CHP: BİR DEVLET PARTİSİNİN ANATOMİSİ

Fikret Başkaya

CHP, saltanatın kaldırılmasından bir ay sonra Cumhuriyet Halk Fırkası adıyla Mustafa Kemal tarafından kuruldu. Adında her ne kadar halk kavramı geçse de, kuruluşundan halkın haberi olmadı. Aynı Cumhuriyetin kuruluşunda olduğu gibi... Cumhurun (halkın) da Cumhuriyetin kuruluşundan haberi olmamıştı. Zaten cumhuriyetin ne olduğu, ne olmadığı, ne olması gerektiği konusunda bir açıklık yoktu. Cumhuriyet rejiminin halk iradesinin tecellisi olduğu gerçeği tartışma konusu bile yapılmamıştı. Padişahın sahneden çekilmesi ve devletin adının cumhuriyet olarak değiştirilmesi yeterli sayılmıştı...

Milli Mücadele döneminde Mecliste iki grup veya klik oluşmuştu. İkinci Grup, Mustafa Kemal’in bazı politika ve uygulamalarını eleştiriyordu. Özellikle Lozan’da verilen tavizlerle ölçünün kaçırıldığına dair eleştiriler, Mustafa Kemal’i ve ekibini rahatsız ediyordu. Saltanatın bir darbeyle tasfiye edilmesinden sonra, Mustafa Kemal, muhalefetin önünü kesmek ve şahsî rejimini pekiştirmek üzere, adı Cumhuriyet Halk Fırkası olan bir parti kurduğunu ilân etti. Böylece kendi ekibini, mecliste oluşan Birinci Grubu ‘siyasi bir kadroya’ dönüştürmüştü. Fırkanın kuruluşunun hemen ardından da bir yurt gezisine çıktı ve yapılacak ilk seçim için durumunu sağlama aldı. Aynı şekilde, hızlı hareket ederek, 1 Nisan 1923 de seçimlerin yapılması kararını dayattı. Bu tür manevralarla, İkinci Grubun (Meclis içi muhalefet ) önünü kesmeyi başardı. Seçimlerde İkinci Gruptan hiç kimse meclise giremedi. Dikkat edilirse, CHF temsilî demokrasinin önünü kesmek üzere sahneye çıkmıştı... Gerçi ikinci grup daha sonra Terakkîperver Cumhuriyet Fırkası (T.C.F.) adıyla bir siyasî partiye dönüştü, ama, yaşamasına izin verilmedi. İrticaya bulaştığı gerekçesiyle 1925 de kapatıldı.

Aslında, iki ayrı fırkaya dönüşen iki grup arasında programatik bir fark yoktu. Mustafa Kemal muhalefin önünü kesmek üzere bir parti kurup, meclis içindeki bir kesimi, İkinci Grubu dışlayınca, dışlananlar ayrı bir fırka olarak örgütlenmek zorunda kaldılar. Burada: Dışla ve tasfiye et kuralı geçerliydi. Fakat, Mustafa Kemal kendi eseri olan bu ‘ayrışmayı’ daha da ileriye götürmek ve sanki ayrışma çok eskilere dayanıyormuş izlenimini yaratmak için, Sivas Kongresini kendi fırkasının ilk kongresi ilân etti. Aslında bu, CHF’nin ( CHP’nin) 1923 de değil de 4 Eylül 1919 ‘da kurulduğu anlamına gelir... Bu durum ister istemez bektaşinin namazını çağrıştırıyor... Meğer parti kurulalı yıllar olmuş da kimsenin haberi olmamış... Kimbilir belki de Cumhuriyetin kuruluşundan halkın haberinin olmamsı gibi, CHP’nin kuruluşundan da kurucuların haberi olmamıştır... Bütün bunlar, olup-bitenlerin ne anlama geldiğini ortaya koyuyor. Bu durumda CHP’nin kuruluşunu daha da gerilere götürmek, mesela İttihat Terakki Cemiyeti’nin kongrelerinden birinde kurulduğunu iddia etmek de pekâlâ mümkündür...

Bu yüzden CHP hiç bir zaman bilinen anlamda bir siyasî parti olmadı. Asıl misyonu, rejimi meşrulaştırmaktı. Zira, anayasal- temsilî rejimlerde, her siyasî parti, başka partilerle eşit koşullarda yarışa girer ve yeterli oyu aldığında hükümet kurar, yeterli oyu alamazsa muhalefette kalır. Periyodik olarak yenilenen seçimlerle de söz konusu yarış tekrarlanır. CHP için böyle bir şey söz konusu değildi. Zaten 1923 ten 1946-50’ye kadar ki dönemde anayasal bir rejim ve onun kurumları söz konusu değildi. Anayasa ve kurumlar bir görüntüden ibaretti. Otokratik rejimin, (Bonapartist diktatörlüğün densin) bir manipülasyon aracı işlevi görüyordu. Bilindiği gibi, otokratik rejimlerde yasallık bir görüntüden ibarettir. Tek kişinin iradesi ve iktidarı esastır. Türkiye’deki rejim, 1923’den 1938’e kadar Mustafa Kemal’in, 1938’den 1950’ye kadar da İsmet İnönü’nün şahsi rejimi olan bir otokrasiydi. Böylesi bir durumda siyasi partinin bilinen anlamda siyasî parti olması mümkün değildir. Partinin başkanı aynı zamanda cumhurbaşkanı, üstelik de ömür boyu... Ebedî Şef’in parti başkanlığı ve devlet başkanlığının ölümden başka sınırı yok... Parti genel sekreteri aynı zamanda içişleri bakanı. Valiler de partinin il başkanı... Bir de hem parti hem de devlet işlerine bakan parti umûmî müfettişlikleri vardı. Milletvekilleri aynı zamanda partinin de başkanı olan cumhurbaşkanı tarafından atanıyordu, vb... (1a) Dolayısıyla, milletin vekili değil, atayanın memuruydular ama, yine de bunlara mebus deniyordu...

CHP’nin kimliğinin ve misyonunun daha iyi anlaşılması için iki önemli hususu hatırlamak gerekir. Bunlardan birincisi, Türkiye’de görünen siyasi partilerin dışında bir parti daha var ve ben buna asıl devlet partisi diyorum; İkincisi 1923’den 1946-50’ye kadar ki dönemde parti-hükümet- devlet tek ve özdeşti, bunlar içiçe geçmiş durumdaydılar. Ne kadarı parti, ne kadarı hükümet, ne kadarı devlet belli değildi. Bu üçü bütünleşmişti... Bilindiği gibi, İttihat ve Terakkî Cemiyeti gizli bir örgüttü. 1908 darbesinden sonra da gizli örgüt olarak kalmaya devam etti. Hem iktidarı ele geçirip hem de hâlâ gizli örgüt olarak kalması ve bunun bir geleneği dönüşmesi dikkate alınmıyor. Tolga Ersoy’un dikkat çektiği bu durum, büyük önem taşıyor ve Türkiye’de siyasi sistemin ve yönetim üslubunun oluşmasında, aynı şekilde, sistemin yapısının ve işleyişinin anlaşılmasında ve olup bitenleri bilince çıkarmada büyük öneme sahiptir.(1) İttihat ve Terakki’nin 1908 darbesinden sonra, kendini lâğvetmeyip, gizli örgüt olarak kalması, hem asıl iktidar odağı olması hem de hep kuliste kalarak yönetmesi, Türkiye’deki rejimin niteliğinin anlaşılması bakımından son derecede önemlidir. Bu durum, Türkiye’de darbeci-komplocu-povokasyoncu bir siyasi geleneğin oluşmasında da etkili olmuştur.(2)

Fakat, 1923 sonrasında parti-hükümet-devlet özdeşliği oluşunca, asıl devlet partisi’ne yapacak pek bir şey kalmamıştı. Dolayısıyla, 1930’lu yıllarda asıl devlet partisinin çok küçük bir gruptan oluştuğunu tahmin etmek zor değildir. Zaten, asıl devlet partisi de söz konusu özdeşliğin bir unsuru , ya da bileşeni durumuna gelmişti. Belki bu dönemdeki tek istisna, Mustafa Kemal’in ölümünün ardından kimin cumhurbaşkanı olacağı sorunu gündeme geldiğinde, darbemsi bir girişimle İsmet İnönü’nün Milli Şef olarak aracın direksiyonuna oturtulmasıdır. Bilindiği gibi, otokratik rejimlerde liderin değişimi ekseri yumuşak bir geçişle mümkün olmaz...

Asıl devlet partisinin etkinliği, 1946-50 döneminden sonra yeniden önem kazandı. 1946 ‘da bir muvazaa (danışıklı dövüş anlamında M.U) partisi olarak Demokrat Parti’nin kurulmasına izin verildi, ama, yine de bu partinin eşit koşullarda seçimlere girip iktidar olmasının önü kesildi.(3) Fakat, iç ve dış konjonktür artık tek parti diktatörlüğüyle yola devam etmeye uygun’ değildi. (Bu önemli sorunun tartışmasına burada girmiyorum). Aslında 1946 da ‘çok partili sisteme’ geçildiği söylense de, bu söylemin nüanse edilmesi gerekir. Gerçi ‘birden çok parti’ dönemi açılmıştı ama, bu partilere taşeron olmak koşuluyla yaşama şansı veriliyordu. Tek devlet partisinden, birden çok devlet partisine geçiş söz konusuydu. Öyle, her isteyen siyasi parti kuramazdı. Asıl devlet partisinden vize alamayan hiçbir partinin kurulmasına, gelişmesine, seçimlere katılmasına, hükümet olmasına izin verilmezdi. Taşeronluk belgesi alabilen siyasi parti de adı üstünde ancak taşerona özgü işler yapabilirdi. Taşeron hükümet olabilir ama asla iktidar olamaz. Zira, iktidar olmak asıl devlet partisine mahsustur .. Dolayısıyla, ‘çok partili sistem’, kavramın gerçek anlamında tam bir retorikti. Bir siyasi partinin kurulmasına izin verilmesi, otomatik olarak onun seçimlere katılmasının güvencesi değildir. Hükümet olabilmek için de bir dizi barajın aşılması gerekir. Taşeronun, iş alabilmesi, asıl devlet partisinin güven ve itimâdına mazhar olmasına, kendini ona sevdirmesine, velhasıl kendini kanıtlamasına bağlıdır... Hükümet kurabilmek için asıl devlet partisinin zorlu sınavından başarıyla geçmek gerekir. Bu durum, bu gün de geçerliliğini aynen koruyor. Yakınlarda İstanbul Üniversitesinin rektör yardımcısı, profesör Nur Serter, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası tarafından düzenlenen “Cumhuriyet Panelinde” yaptığı konuşmada: “ Türkiye’de iktidar olmak için halk oyu kâfi değildir. Halkın oylarını alıp iktidar olsanız bile, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi dışında kaldığınız zaman, iktidar yetkisini kullanma hakkına sahibolamazsınız” diyor ve ayakta alkışlanıyor..: Bu yılmaz YÖK savaşçısı profesörün söyledikleri önemlidir ve tam da benim yukarda söyediklerimi doğrular mâhiyettedir. Profesör, siyasi partilerin, seçimlerin, parlamentonun, oradan çıkan hükümetlerin, vb. balkondaki seyirciyi oyalamaya dönük kurum ve mekanizmalar olduğunu, hükümet kurmanın asla iktidar olmak anlamına gelmediğini, taşeronun taşeronluğunu bilmesi gerektiğini, aksi halde gereğinin yapılacağını söylüyor... Son tahlilde belirleyici olanın asıl devlet partisi olduğu îmâsında bulunuyor...

1950 den sonra taşerona verme dönemi başlıyor ve asıl devlet partisi kuliste kalarak yönetmeye ve hükmetmeye devam ediyor. Yine de 1950 sonrasında, 1923-1950 döneminin katı totaliter yapısından uzaklaşılmıştı, bu dönemden sonra artık, asıl devlet partisi tarafından yönetilen, seçim ve temsil mistifikasyonunun geçerli olduğu bir tür ‘düşük yoğunluklu demokrasi’ rejimi söz konusu olacaktı...

Asıl devlet partisi kendi konumu ve sistemi yönetme üslûbu bakımından 1946-1960 arasındaki bir deneme, sınama-yanılma ve bocalama döneminden sonra (ki bu dönemi asıl devlet partisi bakımından bir geçiş dönemi saymak mümkündür) 1960 darbesiyle durumunu netleştirdi. Bu tarihten sonra asıl devlet partisiyle taşeron devlet partileri arasındaki ilişki, yeni bir evreye girdi. Nitekim, asıl devlet partisi, on yıllık DP hükümetleri dönemininin uygulama ve deneyimlerinden dersler çıkardı ve yeni bir yönetim-denetim veya uzaktan kumanda sistemi oluşturmaya yöneldi. Zira, hükümet kurmasına izin verilen taşeron devlet partisiyle başlangıçta gerçekleşen komprominin (uzlaşmanın) yetersiz olduğu sonucuna varılmıştı. Nitekim, on yıllık DP iktidarı, taşeronun sınırlı da olsa özerkleşebileceğini göstermişti. Öyleyse, asıl devlet partisinin sahneye çıkmadan, kuliste kalarak yönetmesine uygun bir kurumsal yapı, mekanizma ve işleyiş oluşturulmalıydı. 1960 darbesi sonrasında oluşturulan yeni kurumsal çerçeve, mekanizma ve işleyiş, bu amaca yönelikti. Bu tarz kurumsal mekanizmalar ve yasal çerçeve oluşturma 1971 de, ama asıl 1980 darbesinden sonrada da daha yoğun olarak sürdürülecekti. Bir kere MGK ipleri bütünüyle asıl devlet partisinin tekeline veren legal bir kurumdu. Bir başına MGK gibi bir kurumun varlığı bile, siyasî partilerin, seçimlerin, parlamentonun, ‘bağımsız yargının’, vb, içini boşaltıp, işlevsizleştirmeye yeterdi... Elbette halk iradesinin önünü kesmeyi amaçlayan yegane anayasal kurum MGK değildi. Anayasa Mahkemesi de halk iradesinin önünü kesmek üzere dizayn edilmişti. Oysa, temsilî burjuva demokrasilerinde anayasa mahkemesi gibi bir kurumun varlığı kabul edilebilir değildir. Zira, böyle bir kurumun varlığı, halk temsilcilerinin yaptığı yasaların tayinle gelmiş ve hiçbir siyasî sorumluluk taşımayan bir kaç memur tarafından iptal edilebilmesi demektir ki böyle birşeyin hiç bir mantıkî, etik ve siyasi tutarlılığa sahibolması mümkün değildir. Türkiye söz konusu olduğunda durum daha da vahim demektir, zira, anayasa mahkemesi üyeleri doğrudan MGK’nin de başkanı olan cumhurbaşkanı tarafından atanıyor...

1961 anayasasıyla getirilen bir başka kurum senatodur. Senato yasama meclisinin çıkardığı yasaları sansür etmek üzere oluşturulmuştu. Elbette hepsi bu kadar değil... Bir de tabii (ömür boyu) ve kontenjan senatörlükleri getirilmişti. Senato üyelerinin üçte ikisi bunlardan oluşuyor, sadece üçte biri seçimle geliyordu. Böylece, TBMM’nin çıkardığı yasalar, asıl devlet partisinin istekleri doğrultusunda filtreden geçiriliyordu. Bu tür anayasal ve yasal kurumlar, asıl devlet partisinin legal alanda (görünen alanda densin) iktidarını gerçekleştirmesine olanak veren araçlardı. Aynı şekilde ekonomiye çeki-düzen vermek ve sömürü ve yağmayı belirli kurallara bağlama amacı taşıyan Devlet Planlama Teşkilatı da (DPT) bu amaca yönelik kurumsal çerçevenin bir bileşeni sayılabilir... Asıl devlet partisinin legal alandaki bu tür müdahale araçlarına rağmen, 1971, 1980 ve 1997 de taşeronların sözleşmelerinin feshedilmesi, önemli bir sosyal bilim gerçeğini bir kez daha kanıtlıyor: Toplum, dinamik bir varlıktır ve her türlü bürokratik kalıbı kırma istidadına sahiptir...

Türkiye’de resmî tarihin ve resmî ideolojinin rahle- i tedrisinden geçmiş diplomalıların (ki bunlara bir de aydın deniyor) bu kurumların temsilî burjuva demokrasisinin önünü kesmek için oluşturulduğunu değil de, tam tersine, bunları demokrasinin timsâli kurumlar ve mekanizmalar olarak görmesi, bütünüyle entelektüel azgelişmişlikle, toplumdaki siyasal bilincin azgelişmişliğiyle açıklanabilir... Mâlum ilerici anayasa safsatası... İyi de, kendilerini solda ya da solcu sayan taifenin de 1961 anayasasını yere göğe sığdıramamasına ne demeli?

Tolga Ersoy ,CHP’nin 1950 yılına gelindiğinde artık misyonunu tamamladığını, rejim için vazgeçilmez bir siyasi formasyon olmaktan çıktığını söylüyor. Aslında bu tespit genel bir çerçevede doğrudur. Otokrasinin aracı olan bu siyasi örgütün, düşük yoğunluklu demokrasiye geçildiği 1950 sonrasında artık rejim için önemi kalmamıştı. Buna rağmen, sürekli muhalefette kalarak hükümetler üzerinde bir baskı unsuru işlevi gördü. 1950 den bu güne kadar bir iki koalisyon hükümetinin ortağı olduğu kısa süreli dönemler dışında CHP hiçbir zaman hükümet kuramadı. CHP’nin 1950 sonrasında rejim bakımından işlevsel olduğu dönem 1965-1975 yılları arasına rastlar. 1923-1950 döneminde CHP’nin temel misyonu rejimi meşrulaştırmak, temsilî demokrasinin önünü kesmek, özgürlükleri boğmak idiyse, 1965- 1975 aralığında da sol hareketin önünü kesme misyonuna koşuldu. Yükselen sol dalganın önünü kesmek için ortanın solu sloganının arkasına gizlenerek, rejime önemli bir hizmet sundu. Amacı solu etkisizleştirmek olan bir siyasi partinin hâlâ solda ve solcu sayılması bu ülkeye özgü bir ironidir.

Fakat, neo-liberalizmin kesin zafer kazandığı, sol hareketin de hızla prestij kaybettiği 1980 sonrasında, CHP türü bir siyasi partinin varlık nedeni artık bütünüyle ortadan kalkmış durumdadır. 1930 kafasıyla XXI’inci yüzyılda siyaset yapmaya kalkışmak, akıl almaz bir aymazlık olsa da, bu ülkede olabiliyor. Lâkin, kimse bu aymazlığın ilelebet sürüp gideceğini sanmasın. Gün gelir kavramların içi doldurulur ve yalanın, ikiyüzlülüğün ve sahteciliğin ipliği pazara çıkar...

Kardelen, 20 Kasım, 2003

1a Okuyucu, CHP'nin devlet aygıtıyla bütünleşmesinin modalitesi ve devletin niteliğiyle ilgili olarak şu eserlerimize bakabilir: Paradigmanın İflası, Yediyüz, Yenilgi Tuzağı...

1 Tolga Ersoy, Partilerin Birliği , Özgür Üniversite Forumu, sayı 18, Nisan-Haziran 2002.

2 Bu konuda bkz: Tolga Ersoy- Pervin Erbil...Türkiye'de Darbeler ve provokasyonlar- Kısa Tarih, Özgür Üniversite Kitapliği, 1998.

3 Bkz: Tolga Ersoy, Muvazaa Partileri, Özgür Üniversite Kitapliğı no:30, 2000.