Amerikan Köpekleri
Nihat Genç (3.8.2003)
Hürriyet yazarları
Yalçın Doğan, Özdemir İnce Bağdat'ta ABD askerlerince
tutuklandı, gazetecilerimiz 'biz CNN'de çalışıyoruz'
dediler, askerler yemedi, gözaltına aldı, inceleme yaptılar,
baktılar ki hakikaten CNN'de çalışıyorlar,
'bizimkilermiş' deyip bıraktılar. Peki, başka gazetecilerimiz,
CNN'den değiller, ne olacak?.. Ama aklıma bir şey geldi. Türk
askerleri de Aydın Doğan'dan 'CNN basın kartı' pekala
alabilir, böylelikle 'çuval geçirilmeyi' önlemiş oluruz, 'bizimkiler'
muamelesi görürüz... Amerikalıların 'bizimkiler' muamelesi
çektiği bu yazarlar, Türkiye yazarları, Türk'ün yazarları
olurlar... Rezilliklere, şaka bile yapılmıyor.
Nükleer tehditlerle gezegenimiz
yıkılıyor, tarihin en acımasız haksız
savaşlarıyla dünya yıkılıyor, herifin derdine bak,
oturmuş plazasında klimalı odasında 'asker gönderelim' diye
fetva veriyor. Doktor, hemşire, mühendis, elektrikçi, gıda
yardımı gönderelim, aklından geçmiyor.
Ertuğrul Özkök, Sedat Sertoğlu, Sedat
Ergin, Altemur Kılıç vb. bir yığın üfürükçü
sallıyor. Şu Altemur Kılıç, herif, aksırık
tıksırıklarını fikir sanıyor, aksiliklerini Türk
Milleti'nin onuru sanıyor, Türkiye'yi üç kişiden ibaret
sanıyor, babası, Atatürk ve kendisi. Ya şu Sedat
Sertoğlu...
Bazı yazarlarımız kendini
satmış olabilir, ama kendileri satıldı diye Türkiye'yi de
satılmış kabul etmeleri, artık rezillik değil,
palyaçoluğun dik alası.
Irak savaşı öncesi, hatırlayın.
Tüm ekranlar, büyük medya, istinasız Amerika'nın yanında
kılıç sallıyordu. Birkaç küçük gazete, birkaç küçük TV, Amerikan
aleyhinde ancak propaganda yapabiliyor ve
aşağılanıyorlardı. Ne oldu? Büyük medya Meclisin ve
Türk halkının tükürükleriyle boğuldu. Vatan haini,
kalleşler, işbirlikçiler olarak beş-on kişi ortada
kaldı. Kaçtır dünyaya rezil oluyorlar.
Bakın kimleri çıldırtıyor,
ekmeklerinden ediyorlar. Ülkemizde birçok elçilik görevlisi, yabancı
medya mensubu, ABD'de de birçok düşünce kulübü (Think-Tank) işte bu
medyamızı izleyerek, Türkiye'deki havayı koklayıp bilgi
edindiğini sanıyor, işte kızıl kıyamet burada
kopuyor. Ülkemizi ısrarla büyük medya üzerinden koklamaya
çalıştıkları için göt üstü düşüp, her defasında
çuvallıyorlar. Düşünün, elçilik görevlisi ya da muhabirsiniz,
gazetelere bakıp, Türkiye böyle düşünüyor' diye yıllardır
rapor veriyorsunuz ve tüm dünyayı aldatıp yanıltıyorsunuz.
Tezkere günlerini hatırlayın, tüm dünya işte böyle
şaşırdı, afalladı. Medyadan aldıkları
izlenimlerle fos çıktılar, şaşırdılar.
Artık yabancı elçilikler, yabancı muhabirler kafayı
yemiş durumda, artık onlar da gazetelerimizi okuyup, 'asker
gönderelim' sloganlarını görünce, golüyle gülüyorlar, bu
gülünçlükleri dünyaya yansıtmıyorlar!
Ancak, inanılmaz
şaşırtıcı, yanlış bir siyasal hava
yaratılıyor, iletişim araçlarıyla tüm dünyanın
karıncalan, böcekleri izlendiği halde, Türkiye halkının
görüşlerini kimse bilemiyor. Bu da bizim işimize geliyor, hem
yabancı basın, hem elçilikler, Türkiye'deki havayı koklamakta
zorlanıyor. Bizim medya yine bir balon şişiriyor, koskoca
Pentagon bu balona inanıyor, kararlar alıyor, bakıyor ki sonra
kazın ayağı böyle değil, bokun bokun
oluyorlar. Sonra da Türkiye bizi yanılttı diye tehditlerde
bulunuyorlar, sizi yanıltan Türkiye değil, köpeklerinizi
işte, Abdullah Gül Amerika'ya giderken, yine
Türkiye asker gönderecek, pazarlığa geliyoruz diye
raporlar-yazılar verdiler, yine burunlarında sinek
şaplattılar. Büyük medyamız başımızdan eksik
olmasın. Hep yanıltsın. Medyamız, Türkiye
halkının düşüncelerine hiç itibar etmeyerek, aynı zamanda
Türkiye halkının gerçek düşüncelerini de saklamış
oluyor ve Amerika her defasında bozum oluyor. Bu iyiliklerini
unutmayacağız.
(Abdullah Gül'ün danışmanı Ahmet
Davutoğlu çok değerli bir bilim adamıdır, Türk
halkının derin hassasiyetlerinin farkındadır. Bir
düşünün bu koltukta bugün Demirel, Tansu, Ağar otursaydı,
halimiz nice olurdu? Verilmiş sadakamız varmış.)
Şimdi Pentagon da ayılmaya
başladı, köpeği gazetecileri kendilerini sürekli yanıltmasından
bıktı, 'adam sandım eşeği, altına serdim
döşeği' yine bir bok çıkmadı, diyorlar. Neyse, köpeklerle
sahipleri arasındaki bir sorun, fazla karışmayalım.
Dünya siyaset tarihi, borçlu ülkelerin
fazlasıyla tavizler verdiğini yazar, ancak, borçlu ülkelerin her
denileni yapmak zorunda kaldıklarını yazmaz. Dünyada,
batağa saplanmış işgalci Amerikan askerlerinin yanına
asker göndermek isteyen tek ülke var mı? Sadece bizim 'şarlatan'
yazarlarımız var. Ülkemizin, halkımızın, meclisimizin
'lavuk' olmadığını,
'satılmadığını' tezkerede gördünüz. Bu cahil ve
satılmış yazarlar gibi düşünen bin kişi dahi
olmadığını gördünüz. bu ülkenin
onuru, ahlakı, stratejisinin bu büyük medyanın hiç konusu
olmadığını, onların hayatlarının "pazarlık" olduğunu da gördünüz. Avrupa
Uygarlığının ahım şahım devletleri,
değerden, insanlıktan şampiyon olmuş ülkeleri dahi
Amerika'ya karşı sus-pus olurken, beş kuruşsuz bu
zavallı ve yoksul ülkenin tezkeredeki kararını hep birlikte
gördünüz. Yine göreceksiniz. Sizlerin çuldan çuvaldan siyasetleriniz ortada.
Dünya coğrafyasında bu kadar fütursuzca, bu kadar haince üfürüp
sallayan tek bir yazar, gazete gösterin. Yok. işte, köpekleriniz
sayesinde, kaçtır Irak'ta, havanda su dövüyorsunuz! Bu medya on
yıllar boyu bizi çok rezil etti, biraz da sizin ağzınıza
sıçsın, öğrenin, köpeklerle siyaset
olamayacağını!
Neyse... Araplar bizi arkadan vurdu edebiyatı,
medyada hâlâ iş yapıyor. Tarih dışı kalmış
bu düşünceye hâlâ itibar eden ajanlar var aramızda. Önce
İngilizler, sırasıyla, Fransızlar, İsrail ve Amerika,
Türk-Arap düşmanlığı için bu edebiyatı
yüzyıllardır kullanıyor. Aynı ülkeler, Araplara da Türkler
sizi altı asır sömürdü' edebiyatı yaptılar,
yüz yıldır.
Türk yazarlarının 2003 yılında
hâlâ bu gerici, provakatif ajanların fikirleriyle yazı yazıyor
olması cahillik, acıdan da öte, tam bir gülünçlük.
Önce bilmeniz gereken tarihi bilgi şudur, bizi
arkadan vuran Araplar bugün tarih sahnesinde yoktur, İngilizlerin
kurduğu tüm krallıklar Arap milliyetçileri tarafından
yıkılmıştır. Arap bağımsızlık
savaşları iki aşamada olmuştur, birinci cihan harbinde
Türklere karşı, ellili yıllarda İngilizlere
karşı. Hatta, bizi arkadan vuran Arapların oğlu Kral
Faysal, yani Mustafa Kemal'e karşı cephede savaşan Şerif
Hüseyin'in oğluyla Atatürk, Saadabat paktını kurarak,
bağımsızlığına kavuşan Araplara
karşı kin gütmediğini, dosta düşmana ve bizlere
karşı milli bir devlet politikası olarak göstermiştir.
Ayrıca, I. Dünya Savaşı'nda ve
istiklal Savaşı'nda varolma-yok olma savaşı verdiğimiz
halde, bugün hiçbir Türk'te, Araplar kadar büyük İngiliz nefreti yoktur.
Arap demek, tepeden tırnağa İngiliz nefreti demektir.
19601ı yıllara geldiğimizde Arap topraklarında tek bir
İngiliz kalmamıştır, İngilizlerin kukla
krallıklarını Araplar alaşağı etmiş, tarih
sahnesinden silmiştir. Yani, bizim, bizi, arkadan vurdular dediğimiz
Araplar bugün tarih sahnesinden silinmiştir. Vahdettin'in, Abdülhamit'in
silindiği gibi.
Ama hâlâ zavallı, cahil yazarlarımız
yaygara koparıyor, bu fikirlerimizin Ortadoğu topraklarında
hiçbir anlamı ve karşılığı
kalmamıştır. Arap yazarlar, 'Allah'ını seversen ne
diyor bu Türkler' diye şaşkın şaşkın
bizi izliyor.
Aksine, İngiliz muhipliğini Ortadoğu
topraklarında yalnız ve yalnız bizler yapıyoruz. Bizi arkadan
vuranların elinden tutup Arap milliyetçilerinin karşısına
eski kralları bir güç diye çıkarıyoruz. Buyrun,
hatırlayın. Irak Savaşı günlerinde, büyük gazetemizin
manşetini. Ordumuzdan İngilizlere tarihi tokat. Güya,
İngilizlere l. Cihan Harbi'ni hatırlatıp, yardım
isteklerini geri çevirmişiz. Yalan. Oysa, bu manşetle bir
hainliği maskelemeye çalıştılar. O da, biz Türklerin milli
düşmanı Şerif Hüseyin'in torunu, devrik kralın oğlunu
Irak'a götürdük. Üstelik adamla NTV'de röportaj yaptık. Bizi vuran
Arap'ı, bizler ağırladık, karşıladık,
yatırdık, yedirdik, otellere yerleştirip kapısına
güvenlik koyduk. Bizi vuran Arap'ın çocuğunu el bebek gül bebek
saklayıp, gizleyip emaneti Irak topraklarına, yani Arap
milliyetçilerine karşı savaşsın diye biz gönderdik!..
Mesela bir Türk çocuğu olarak benim Şerif
Hüseyin'e karşı öyle bir kinim var ki, hâlâ onun yedi kuşaktan
torununu yolda görsem, öldürürüm, diyorum kendime. Ama devletimiz, medyamız,
Türkçülerimiz hem Araplar bizi arkadan vurdu diye edebiyat yapacak, hem de bizi
vuran Arap'ı ağırlayıp besleyip, Irak'a gönderecek.
Peki, bu kadar haince, ajanca yalanlara nasıl
kanıyorsunuz? Çok basit, yakın tarihimizi hiç okumamakla!
Neyse... Yakın tarihimizde devletimiz
adına onur duyacağımız entelektüel çabalar da oldu. 1961
yılında ülkemizde, çok değerli yazarlarımız
Şevket Süreyya Aydemir ve Y. Kadri Neyse... Yakın tarihimizde
devletimiz adına onur duyacağımız entelektüel çabalar da
oldu. 1961 yılında ülkemizde, çok değerli yazarlarımız
Şevket Süreyya Aydemir ve Y. Kadri Karaosmanoğlu'nun
çıkarttığı ORTADOĞU adında bir strateji dergisi
çıkar. Yani, çok sağlam ellerimiz, büyük bir düşünce
vicdanı ve içtenlikle ülkemize büyük çapta bir hizmet yapar. Bugüne kadar
bu yoğun kapasite ve derinlikte ve içtenlikte bir dış politika
dergimiz olamadı. Derginin 67'ye kadar çıkan 60'ın üstünde
sayısını inceledim. Genç cumhuriyetimizin bu iki güzel
öğretmeni Ortadoğu ülkelerine ağır bir saygı ve
yetenekle birbirinden güzel dostluklar, mesajlar gönderir. Cihan harbinin
yaralarını güzelce ve ahlak temizliğiyle sarmaya, Ortadoğu'daki
kardeşlerimizle kutsal bir beraberliğe doğru yol alırlar.
Derginin 11. sayısından sonra dergi yönetimi tümüyle Celal Tevfik
Karasapan'ın eline geçer. Yani, bu güzel duyguları ve
politikaları, mit müsteşarlarımız, büyükelçilerimiz
yazılarıyla paylaşır. Iran, Irak, Suriye, Mısır,
krallıklar, Mağrip (Kuzey Afrika), Yemen, Kızıldeniz, Basra
hakkında
olaylar, antlaşmalar, iklim, seyahatler,
yumuşak bir dille ve bir aydın iyiliğiyle kaleme
alınır. Neler öğreniyorsunuz, neler, Libya'nın
kazandığı paraları harcayacak bir halkı
olmadığı için, komşu ülkelerden halk ithal ettiğine,
Pakistan'ın taşı olmadığı için, yüz binlerce
Pakistanlı çocuğun yüzyıllarca tuğla fabrikalarında
çalışmak zorunda kaldığını, Arap sosyalizminin
saniye saniye gelişimi, çatışmaları...
Dergiyi okudukça ağlayası geliyor
insanın. Şevket Süreyya Aydemir ve Karaosmanoğlu'nun bu sert ve
acımasız coğrafyaya bir ağbi, baba
yumuşaklığıyla derin dostluklar kurmaya yönelik yazılan,
mesajları, haberleri ve yeniden siyasal ilişkilerimizi örme
çabaları. Ölümcül düşmanlara karşı ağır
hastalığımız milliyetçiliğin yolunu
şaşırmış militanlarına tatlı tatlı dersler veriyorlar. Ve zaman zaman bizlere: 'Geleceğin aydınlan,
Ortadoğu'yla dost olmadan yaşamayız. Ortadoğu kardeşliğine
katkısı olacak geleceğin aydınlarına...' gibi
ibareler, duygudan öldürüyor insanı. Araplarla, iç içe, samimi, tam bir
kardeşlik rüzgarı estiriliyor.
Son kırk yıldır işte birileri
tarafından bu 'dostluk' ağları parçalanıyor. Bir zamanlar,
kırk yıl önce devletimiz, aydını, mit müsteşarı,
elçisiyle bu dostluğu yeniden kurmanın derdindeydi... Şimdi o
dergideki Şevket Süreyya, Karaosmanğlu'yla aynı fikirleri
söylemeye çalışıyoruz, ama artık marjinal kalıyoruz.
O günlerde devletimizin fikri, meşhur ve güzel
yazarlarımızın fikirleriydi. Bugünlerde, Ortadoğu bizim
kardeşimiz dedikçe, devletin içinden birileri tarafından neden
dışlanıyoruz.
Bu dostluk nasıl bir fırtınayla
altüst oldu, inançlarımız, kardeşliğimiz nasıl
çatırdayarak yıkıldı, hangi fikirler bozdu bu
birliği?.. Bizi, komşularımıza ve coğrafyamıza
son kırk yıl içinde kimler düşman etti!.. Türk Devleti son
kırk yılda ne oldu da, bu Ortadoğu siyasetinden vazgeçti?.,
işte birileri bu 'tarih'i öldürdü, bizi Araplara düşman yaptı...
(Dergide bir tuhaf durum gördüm, bugün Daily News Gazetesi'nin sahibi İlnur Çevik'in babası, Türkiye'nin tescilli
meşhur masonlarından ilhan Çevik'tir. Nasıl olmuşsa
derginin on birinci sayısında bizim yazarlarımız
Şevket Süreyya, Karaosmanoğlu gönderilmiş, imtiyaz
müdürlüğüne ilhan Çevik getirilmiş. Mevzuu çözemedim. Komplo
teorilerine de inanmam. Görünüyor ki masonlar, derin devletimizin strateji
dergisinde dahi boy göstermeyi başarmışlar.)
Yani, bugün devletin strateji dergisi Avrasya
Dosyası'nın Türkçü politikalarına bizi kimler getirdi? O büyük
ve büyülü dünyadan bizleri kimler ayırdı?
Bugün, genel bir kanaat halini almış çok
yanlış bir düşünce var. Sanki bizler, Cihan harbinden sonra küsüp
Ortadoğu'ya arkamızı döndük. Hayır. Atatürk'ün Saadabad
paktını düşünün, karşı cephede savaştığı
Melik Faysalla el sıkışıp antlaşmalar imzaladı.
Bizlerin Araplara karşı düşman vaziyet almaya
başlayışımızın tarihi, İsrail Devleti'nin
kuruluşuyla başlar. Yani, bizim Ortadoğu'da temel politika
değişikliğimiz cihan harbi yenilgisiyle değil, Menderes ve
sonrası hükümetlerle başlar.
1950'lerde Afrika ve Ortadoğu'da
bağımsızlık rüzgarları eser, tek bir
bağımsız ülke yokken, 19601ı yıllara
geldiğimizde otuz, kırk, elli ülke
bağımsızlığına kavuşur. 1950'den sonra Arap
topraklarında çok kuvvetli milliyetçilik akımları güçlenir.
Araplar tek tek bağımsızlıklarını
kurarlar. Burası önemli.
Çünkü, yedi yüzyıl siyaset yapamamış
ve başkalarının emrinde çalışmış Araplar,
Baas rüzgarıyla sarhoş olur. ilk işleri tüm Arapları
birleştirmek. Mısır ismini kullanmaz, Suriye'de, Birleşik
Arap Cumhuriyeti'ni kurarlar. Bu fikirlerini kendi kültürlerine uygun bir
sosyalizm teorisini inşa ederek tarih sahnesine sokarlar.
Mısır'da Cemal Abdül Nasır bir Arap
devi olarak gümbür gümbür konuşur.
Arapların ufku gelişir ve doğuya ve batıya, yani Rusya ve
Amerika'ya karşı bir üçüncü güç olarak naralar atarak siyasete
girerler. Nasır kadar, Ortadoğu topraklarında,
İngiltere'ye, Amerika'ya ve Batı'ya karşı, onun kadar
sert, kararlı ve net konuşan tek bir Arap lideri çıkmadı.
Müthiş bir adamdı. Arap halkı radyo başında onu
dinleyip kendinden geçiyordu. Altı günlük İsrail Savaşı'yla
Nasır'ın simleri döküldü, gözden düştü ve sonra öldü.
Nasır'ın gümbür gümbür
ateşli konuşmalar yaptığı bu günlerde Araplar
Türkiye'yi çok seviyordu, hatta Baas, bizim Kemalizm'e tıpkı
benziyor, taklitti. Zaten Baas'ın ileri gelenleri Osmanlı
okullarında okumuş, çoğu Konyalı, İzmirli,
Urfalı, Osmanlı'nın aydınlarıydı. Bizlere,
kardeşlikleri ve hayranlıkları hiçbir zaman bitip tükenmedi.
Ve her defasında bizimle, ölçülü, mesafeli,
saygıyla konuşmaya çalıştılar. Ancak, 1950'den
başlayarak, Türkiye Devleti'nin önce İsrail'e sonra İngilizlere
taraf olmasına dayanamadılar, ipler, biz İsrail'le yakınlaştıkça,
İngilizleri destekledikçe koptu. Mısır'ın milli davası
Türk yazarlarının en büyük
cahilliği, Arapların hem İngiliz hem Amerika nefretlerini
derinliği bilmiyorlardı, ciddiye almayıp, Arapları
küçümsemeye çalıştılar. Bizim Amerika yörüngesine
girdiğimiz yakın tarihte Araplar Amerikalılara karsı
varolma-yok olma savaşına girdi. Araplar tarih sahnesinde henüz 'otuz
yıl' bağımsız kalamadılar, bugün yarısı
işgal edildi, diğer yarısı Amerika'nın uydusu.
Bunun sebebi trajiktir; Araplar, özgürlük
sarhoşluğuna alışamadılar. Asırlar sonra ilk
defa bağımsız devlet kurmanın sarhoşluğundan
kurtulamadılar, hem doğu blokuna, hem batıya, yani
emperyalistlere külliyen meydan okuyup, naralar attılar. Boylarından
çok büyük nutuklarının kurbanı oldular. Meydan okumalarla bağımsızlıklarını
yaşatacaklarına inandılar. Yüzyılların ezikliğiyle,
bağımsızlığı, İngiltere ve Amerika'ya
karşı topyekün bir savaş sandılar, İngilizleri
hızla topraklarından defeden Arapları, çok geçmeden Amerika
kıskaca aldı ve şimdi boğup, öldürmektedir. Nasır'a,
'Amerika'dan gıda yardımı alıyorsunuz' diyorlardı o
günlerde. Nasır bu laflan asla kaldıracak adam değildi:
'Gerekirse aç kalırız, gerekirse halkımız et yemez,
gerekirse tek öğün yemek yeriz,
bağımsızlığımızı kimseye, asla çiğnetmeyiz!'...
Arapların bir hayat üslubu seçtikleri büyük
Amerikan nefretlerine bir küçük misal vereyim. Dünya vahşet tarihinin hiç
kabul edilmez en zalim katliamlarından biri Esad tarafından Hama'da,
diğeri Saddam tarafından Halepçe'de yapıldı, gaz
bombalarıyla kasabalar yok edildi. Birinde Kürtler, diğerinde
İslamcı grup Müslüman kardeşler tarihten kazındı, iki
katliamında baş sebep, bir tarafta Kürtlerin Amerika politikası,
diğer tarafta islamcıların Amerika'yla işbirliği
yapıyorsun suçlamalarıdır. Hafız Esad, henüz geç bir subayken,
1964'lü yıllarda Amerikan işbirlikçisi , gördüğü Müslüman
kardeşlerin ayaklanmasını affetmemiş. katliamından tam
otuz yıl önce, hepsini bir gün geberteceğinin yeminini radyo
başında alenen yapmıştır!
Araplar, milliyetçilik manyağı
olmuştu, tüm Arapları birlik içinde, tek devlette toplayacaklar, büyük,
birleşik Arap cumhuriyetini kuracaklardı, üç-dört yıl kurdular,
Mısır-Suriye yan yana geldi, sonra bu deneyi Irak-Suriye yaptı,
sonra iç karışıklık, darbelerle çözüldüler. Arapları
bizi tanıtacak en büyük siyasi girişim, Arapların dünya siyaset
sahnesindeki en büyük başarısı 'tarafsızlar' blokuna Baas
partilerinin tam tekmil katılmasıdır. Tarafsızların
büyük bir lideri Tito, Nehru
ise diğer büyük lideri Cemal Nasır'dı. Tarafsızlar bloku,
dünyayı kıskaca almış, Varşova paktı ve Amerika
ve Nato'ya karşı, meydan okuyordu. Bugün dahi
insanlığın tek kurtuluşu olan şu madde,
tarafsızlar blokunun üçüncü maddesiydi: 'Elinde nükleer bomba bulunduran
ülkelerle ilişkiye girilmeyecek, antlaşma yapılmayacak, elinde
nükleer bomba bulunduran ülkelerin malları alınmayacak!'
Biz ise o yıllarda, elinde nükleer bomba
bulunduranların kucağındaydık. Bugün, tüm dünyamız
büyük bir insanlık çığlığı arıyor. Bu
çığlık, bloksuzların o günkü bu maddesinde
yazılı, hepimiz, dünyamız için insanlık için harekete
geçeceksek, ve insanlığın tek bir şansı
kalmışsa, o da, doğuda ve batıda hepimiz nükleer silah
barındıranlara karşı tek cephe olmalıyız...
Tarafsızlar bloku, insanlığın
ruhu ve vicdanıydı, bunları bu kadar çabuk unutmak,
ahlaksızlıktır, özgürlüğün peşinden koşanlarla, köpekliğin,
uyduluğun, köleliğin peşinden koşan halkların
tarihlerini iyi öğrenmemiz gerekir!
Amerika, kısa zamanda, 70'lerin
başında, Arapları içerden vurmanın yolunu fundamentalist
İslami gruplarla bulmuştu, ya da petrol şeyhlerini Baas'a
karşı kışkırtarak.
Bugün Araplar, çözülmeye, heyecanlarını
yitirmeye başlamışsa, bunun sebebi, dünya devi İngiliz,
İsrail, Amerika'yı karşılarına almalarıdır.
Sonunda Baas'ı, Arap Birliği'ni çökerten İslami gruplar da ters
tepmiş, 1980li yıllardan itibaren bu gruplar Amerika'yı vurmaya
başlamıştır. Yani, Arap çöllerinde her kum tanesi Amerikan
nefreti taşır. Amerikan düşmanlığı Arapların
kültürel ölçüsünü, temkinini, özenini kaybettirmiş, gözünü
döndürmüş, birer vahşi terörist görüntüsüne sokmuştur. Araplar,
yani Müslümanlar bu kadar 'sert' bir millet değildi, önce İngiliz,
sonra İsrail sonra Amerika'nın
cehennem politikaları onları birer şizofren manyağa
çevirdi.
Arap milliyetçiliği,
bağımsızlık ve onurun anlamını,, bugün dahi
İngiliz ve Amerikalılardan, İsrail'den kurtulmak olduğu
düşüncesiyle anlar. Nasır'dan sonra Enver Sedat'a Amerika'nın
barış ödülü vermesinin sebebi, nihayet bir Arap'ın
Amerikalılarla masaya oturmuş olmasıdır. Bu olay, son elli
yılın hâlâ en büyük siyasi olayı ve Arap
coğrafyasının yırtılmasıdır. Arap
dünyası Enver Sedat'ı aradan geçen 25 yıla rağmen hâlâ
affetmiş değildir, zaten, bir İslamcı terörist
tarafından bu yüzden öldürülmüştür. Ve Arap dünyasının
büyük birleştirici abisi Mısır gözden düşünce,
ortalıkta hokkabazca dönen, Kaddafi, Saddam gibi adamların eline
kalmıştır, büyük Arap davası!
Kendi topraklarındaki
amansız, emperyalizm savaşı bir yana, Arap gençleri Afganistan'a
koşup, Rusya'ya karşı Afganistan bağımsızlık
savaşını verdiler. Arapların varolma-yok olma
savaşı verirken şehirleri, idareleri, kasabaları katliam,
vahşet yerlerine döndü, birbirlerini öldürdüler, birbirlerini
suçladılar. Kan gövdeyi götürdüğü bu elli yıl içinde, Türkiye
ne yaptı, Araplar karşısında, İngiliz ve Amerika ve
Nato, ve İsrail siyaseti izledi. Başka bir dünyanın
menfaatlerine doğru uçtu...
Arapların birlik ve milliyetçi neşeleri bugün heyecanını
kaybetmiştir, ancak Irak topraklarından direnişçiler
Amerika'yı kazıdıklarında, o eski sağlıklı,
kanlı, canlı Arap neşesi, bağımsızlık keyfi
yeniden yerine gelecektir. Belki hayaldir, ama herkesin bilmesi gereken
şudur, ama beş yıl, ama on yıl, Araplar, Amerika'yı
bir gün mutlaka kovacaktır, çünkü başka türlü yaşamaları
mümkün değildir. Ve unutmayın, günümüzün Arap mucizesi, muazzam bir
direniş muazzam bir fedakarlıkla yaşayan Arap gençleridir!
İsrail saldırılarıyla
Filistinliler tarih sahnesinde yalnız kalıyor, Arap
topraklarının işgali karşısında, Avrupa, insanlık,
susuyor, işgalci güçlerin tanklarını susarak seyrediyoruz. Petrolü
çalınan, talan edilen, tecavüz edilen Araplar karşısında,
hiçbirimiz insanlığın vicdanından konuşmuyoruz!
Türkiye'yi
bir uçuruma düşürecek düşünce de budur, NATO'ya, AB'ye girmesi, ABD
çıkarlarını ilerletmesi, ülkemizin, insanlık
vicdanından konuşmasını zora sokmakta. Ama artık,
Ortadoğu topraklarında kurnazca, hileyle atılacak bir adım
kalmadı, Amerikalılar bütün siyasi puştlukları denediler.
Türkiye'nin atacağı yanlış bir adım, bizi Araplar
karşısında birkaç dolar için devletini, onurunu, şerefini,
askerini, tarihini satmış köleler gibi yapacaktır.
Bugünlerde
hepimiz, bizi, Arapların düşmanı haline kimler ve neler
getirdiğini yeniden düşünmek zorunda. Bakın doğu
topraklarına dönük, CENTO'muz vardı, Türkiye-İran-Pakistan.
60'lı yıllarda CENTO sayesinde Trabzon ve Mersin limanına büyük
vinçler gelip genişletilmiş, halen ülkemiz dünyaya bu limanlarla
açılıyor, İran'a demir yolu döşenmiş ve üstüne CENTO
sayesinde 60'lı, 70'ii yıllarda komşularımızla tek
bir sorun yaşamadık! Şimdiyse, Gümrük Birliği antlaşması
yüzünden, bu ülkelere, Avrupa'dan izinsiz mal satamıyor, onlardan,
Avrupa'dan izinsiz mal alamıyoruz...
Nato, Varşova
Paktının Avrupa kıtasına yönelmiş binlerce tümenine
karşı Avrupa kıtasını korumak için kuruldu. Bizler tam
elli yıl NATO'nun bekçiliğini yaptık. Bunun maliyeti olarak
silahlara milyarca dolar, darbeler, kardeş kanı. Avrupa'nın
Allah'ı olsa hiç değilse bu ülke bizim için silahlara milyarlar ödedi
ve bugünkü ekonomik çıkmazının bir sebebi de budur, der.
Avrupa'nın Allah'ı olsa, eski dostumuz, der. Avrupa'nın
Allah'ı olsa elli yıl sarıldığı dostunu,
Sovyetler çöker çökmez sümük gibi kapıya fırlatıp, yedi kat
yalnızlığa fırlatmaz. Avrupa'nın Allah'ı yoktur
ve şimdi bizi eşit bir üye değil, boynumuza bir demir
halkayı antlaşmalarla bağlamak istiyor. Eğer
Avrupalıların Allah'ı olsaydı, AB'ye imza
attığımız kırk yıl öncesinden beri, bu
birliğin kuruluş planları aşamasında birliğin
içinde olurduk. Kırk yıldır, planlanıyor birlik, siyasi,
sosyal, iktisadi, sınırlar, nüfus, parası planlanırken
Türkiye hesaba katılırdı. Projeler bitti, inşaat
tamamlandı, şimdi de Türkiye'nin yükleyeceği sosyal ve siyasi
yükleri tartışıyorlar. Bu yük, bugünün sorunu değil ki
başımıza kakıyorlar. Bu yük, kırk yıl öncesinden
beri gelen bir maliyet! Şimdi, binayı bitirmişler,
alırız da, almayız da, sonra gelin de... Türkiye'nin AB'ye
sığmayacağı elli yıldır bilinen bir gerçek,
AB'nin uzmanları, bilim adamları elli yıldır bu
gerçeği biliyor. Oyalamalarının sebebi, bizim NATO'da köpeklik
yapıyor oluşumuz.
işte
Türkiye'de yüzünü Avrupa'ya içtenlikle dönmüş aydınlar arasında
kafa karışıklığı ve gittikçe büyüyen Avrupa
nefreti burada başlıyor. Avrupa Birliği'nin haksızca hukuk
dinlemeden, attığı imzalan hiç dikkate almadan Türkiye'yi
kullanıp bir çöp gibi sokağa atmasının sebebi olarak
Türkiye'de yeni bir milliyetçilik rüzgarı esmeye
başlamıştır. Oysa Türkiye, NATO'dan kalan
alacaklarını kuruşu kuruşuna ödetene kadar, AB'nin yakasını
asla bırakmamalı, onların istediği her antlaşmayı
yerine getirip, getirdikçe AB'yi köşeye sıkıştırarak
elli yılın intikamını almalı.
Kardeşlerim, Türkiye'nin NATO'da köpek gibi
kullanılıp sümük gibi fırlatılıp atılması,
en batıcı Türk aydınlarının dahi kafasını
karmakarışık yapmıştır. Ülkemizde yeni estirilen
milliyetçilik rüzgarları tanıdık değildir, bu rüzgarlar,
ne Namık Kemallerin, ne Mustafa Kemallerin ne de bizim
şaşkın MHP'lilerin milliyetçiliğe benzememekte. Ne de kaba,
gerici, ilkel, sebeplerle doğal olarak oluşmuş bir milliyetçilik
türü değildir. Aksine, dikkat edin, çok okumuş, onlarca yıl
batıya yönelmiş, batılı değerleri benimsemiş
aydınlar arasında bu yeni Avrupa düşmanlığı
patlak vermiştir.
Avrupa'nın bu kalleşliği batıda
okumuş aydınlarımızı
kışkırtmıştır, ilginç ve çağ
dışı bir bağımsızdık rüzgarları estirmesine
sebep olmuştur. Türkiye bu yeni tür Avrupa
düşmanlığını yavaş yavaş
içselleştirerek bir dinamit haline gelmekte. Ülkemiz, milliyetçi ve
taşkın profesörlerle dolup taşmakta, ekranlarımız,
akıl hastası Avrupa düşmanlarıyla boğulmuş
durumda. Bu yeni tür düşmanlığın sahiplerine bakın!
Yüzyıldır batı esaslarıyla batılı okullarda
batılı terbiyeyle batılı sanatlarla batılı
bilimle büyüyen insanlardır. Bu insanların sonradan görmüş
'milliyetçilikleri de' çok daha körleşmiş, bir akıl hastalığı
türüne dönmüştür. Her şeyden pirelenen, her şeyi
batının ajanı savan, Avrupa'nın bizi sömürgeleştirip
feshedeceğine inanan, batıdan gelen tüm kitap ve metinleri 'ajan' ve
'komplo' gibi okuyan yeni bir milliyetçilik türü!
Yani, aklıselim yine kaybedildi, yani
uğraşıp duralım artık binlerce profesör
manyağıyla... Bu terbiye edilmemiş,
yatıştırılması imkansız milliyetçilik, ekranlarda
kan çıbanı gibi patlayan çılgın bir düşünce
dünyasını da Türkiye'ye yavaş yavaş
öğretiyor!
Yani, eskiden bu toprakların gençleri
azgın milliyetçi olurdu, şimdi yer değiştirildi,
şimdi, aydınları ve profesörleri vahşi milliyetçileri
oluyor!
Batıda doğup batıda ölseler dahi,
doğu kökenli aydınların zihnini yönlendiren batı
kültürüyle doğulu aydınlar bir türlü duygudaşlık
kuramıyor. Duygudaşlık kurulmayan bir kültürü tasvip etmeleri
mümkün değil. Tam tersine, öğrendiği ve yetiştiği
batı biliminin bilim ve hukuk kılığında, doğulu
halklara baskı uyguladığına inanıyor.
Beyni, batılı hukuk, demokrasi, siyaset
gibi batılı değerlerle ortak bir söylemi paylaşsa dahi,
asla içselleştiremiyor. Yani, hepimiz yüreği başka, beyni
başka adamlar olduk. Mesela, doğulu aydınlar batının
biliminden vazgeçmeseler de, batının sanatsal
başarılarını çoktan küçümseyip hiç ciddiye almamaya
başladılar. Şimdi, bu kafa
karışıklığıyla tamamen başka bir kültürün
içine girebilmek mümkün mü? Çözülmesi imkansız bu sorunlar basit
değil, şimdi yüzlerce profesörümüz batılı gibi
düşünmeyi 'bozulma' kabul ediyor, bu kadar büyük bir
tuhaflığı bu ülke kaldırabilir mi?
Bizi batıya satan
aydınlarımız*. Doğallığını kaybetmemek
için direnen halkımızdı. Şimdi aydınlarımız,
türkülerimizi, sanat müziğimizi, tarihi eserlerimizi, Yunus'u,
Mevlana'yı, doğuyu merak ediyor, 'dur' diyor. Halkımız ise
bugün batı özentisinin en aşağılık örnekleriyle
çorbaya dönmüş Aşmalı Konak gibi dizileri izliyor. Bunları
sonra tartışırız...
Bir halkımız daha var,
halkımızdan içeri. Ülkemiz, dünyanın en büyük en zengin
ekonomisine dahi sahip olsa, asla tatmin olmayacak, Bosna, Afganistan,
Çeçenistan ve Irak'ta yaşadığı vicdan
sızısını gidermeden rahat etmeyecek, bir halk.
Irak ve Bosna işgaline sessiz kalan Avrupa
karşısında, halkımız ve aydınlarımız,
bir 'insanlık' sesi arıyor, kendi kültürlerinin içinden bir adalet
duygusu, bir iyilik fikri devşirmek istiyor.
Karşılıksız iyilik, iyilik, mal
gibi, borsa gibi, dolar gibi yükselen ya da Avrupa'nın yasaları gibi
dünya alem görsün diyen hukuki metinler değil, hiçbir tanımı ve
tarifi ve kuralı olmayan bir iyilik.
iyilik, hızla yayılır, iyilik, her
insanın, her devletin insanlığın yasaması için
olmazsa olmaz en temel duygumuzdur. insanlığın en büyük
değeri. Bir küçük iyilik, dünyanın neresinde olursa olsun
fırtınalar yaratır, çok çabuk çoğalır, etkileri
asırlar sürer.
Şimdi, kapısı sabah vakti Amerikan
askerlerince kırılıp parçalanan, annesi babası don gömlek
yataktan fırlatılıp duvara dizilen dört yaşındaki
Iraklı çocuklar, bizlerden bir 'iyilik' beklemekte. Uçsuz bucaksız
çöllerde kendi halinde yaşayan bir Iraklı çoban hepimizden Allah
rızası için 'adalet' beklemekte.
Bizi, aydınlarımızı,
halkımızı, insanlığı yüceltecek olan değer,
iyilik'tir. Rusya, ABD ve Avrupa kültürünün karşısında bizi
yüceltecek ve elimize insanlık meşalesi-
ni verecek
olan duygu, Allah rızası için kardeşlerimize iyilik'tir. Küçük bir
iyilik, devletlerin tüm maddi yasalarından ve zenginliklerinden ve
kudretinden daha büyük anlamlar taşır! İnsanoğlu'nun
kaybolmuş ruhu, ezilmiş vicdanı ve hâlâ insanoğlunun
evrendeki en büyük mucizesi, yardımlaşma, el sıkışma,
paylaşma, bir küçük yardım paketi gönderme, komşusunu
düşünüp, üzülmesidir!
Petrol ve madenlerimizi ve
inançlarımızı bilmeksizin yağmalayanlar
karşısında insanoğlunun acısını dindirmenin
tek yolu, iyilik'tir. Hem kendimiz hem halkımız hem devletimiz hem
insanlık, zalimlerin işgal ettiği bu dünyada ancak iyilikler
yaparak, varolabilir.
Topraklarını, çoluk
çocuklarını, inançlarını, sokaklarını,
dünyanın en manyak en delirmiş silahlarına karşı
savunan insanların yanında 'iyiliklerimizle' durabilmeli-yiz. Milli menfaatler, devlet çıkartan ve politikalar
düşünmeden yapabileceğimiz iyilikler tüm insanlığın
özlediği ve aradığı 'insanlık
çığlığıdır'.
Ortadoğu toprakları kan
ağlıyor. Şarkı söyleyen bir Arap çocuğunu en son ne
zaman gördünüz? Yoksul, mazlum, silahsız insanlar, dünyanın en büyük
şeytanları Amerika ve İsrail'e karşı ayakta durmaya
çalışıyor. 15 yaşındaki evlatlarını intihar
bombalarıyla havaya uçurmaktan başka şansları
kalmamış.
Isa, bugünlerde ne yapıyor? Hazret-i Musa'yla,
Kudüs'te, ölen, yağmalanan, talan edilen Müslüman çocukların
ardından kahkahalarla mı gülüyor?
Batı, kültürümüzü ve
insanlarımızı neden yağmalayıp, tarihten silmeye
çalışıyor. Batı, kültürümüzü işe yarar, verimli
bulmadı mı?
Ama, karanlığımızı çok
işlevsel buldu. Öyle verimli karanlığımız var ki, sürekli
aydınlatmaya geliyorlar. Ne komik, batının dört
yüzyıllık aydınlatma düşüncesi bizi kendi petrolümüzle
aydınlatmaya geliyor.
Batı, inançlarımızın ve
tarihimizin eski olduğunu, bu kadar eskimiş şeyin asla modern
olmayacağını, bu kadar eskimiş kültürün ancak zalim
diktatörler yetiştireceğini iddia ediyor, işte bu yüzden,
onurumuzu ve inançlarımızı bombalarıyla örseleyerek,
artık bu hırpalanmış tarihten ve inançlardan kurtulup
atmamızı bekliyorlar. ABD askerlerinin sırt çantalarında
getirdikleri, 'hukuk ve özgürlükleri' bayramlar yaparak kullanmamızı
istiyorlar.
Bağdat müzesini yağma etmelerinin sebebi,
bizim kültürel zengin geçmişimizdi. Ancak,
karşılığı dolar olarak belirtilmemiş eserlerdi.
Batı, karşılığı dolar olarak
yazılmamış hiçbir şeyden hoşlanmaz, bu yüzden
yağmaladılar, şimdi bu değerli eserler el altı serbest
piyasada dolar karşılıklarıyla değerlendirildi ve
artık bu eserler de batının envanter zenginliklerine girdi.
işgal güçlerine zorluk
çıkarttığı için Iraklılara tazminat davası
açacak kadar delirmiş, akıl hastası batı medeniyeti!
Artık, gasp edilmiş bir şirketin
malı Irak, iki ortağı yarın birbirine girer. ABD,
İngilizlere, 'üç milyar ver, sana bırakıp çekileyim' demeye
başlar. Ya da ikisi de artık çamura saplanmış bu ihaleyi
Japonlara satabilir.
Şu anda, Avrupa ve Amerika'nın
üniversitelerindeki bilim adamları bu kadar sessiz kalacak hangi
yoğun çalışmalar içindeler.
insanlık sorunu kalmadığına
göre, ahlak bittiğine göre artık yapacakları, 'kesin bilimdir'.
Bilim tarihi de hep bu kesin bilimi arayıp durmadı mı?
Çocukları öldürüp, ülkeleri yağmalatıp sarsılmayan tek
insan türünü onlar bu kesin bilimle icat etmediler mi?
Irak'ın ne kadar barbar, geri, zalim,
İslam'ın ne kadar vahşi bir din olduğunu dünya
ekranlarından reklam etmek için Irak'ı atom bombalarıyla
yağma ettiler. Bu sefer bilimsel inceleme için değil, askeri bir
inceleme için geldiler. Bu ülkeyi işgal ve halkını topyekün
öldürmek, batı kayıtlarına ye idrakine, tamamen profesyonel bir
çalışma olarak girdi. Bu profesyonellere yardımcı olmak
hiçbir ülke ve modern insan için utanç verici değil, artık.
Ama bilmedikleri bir şey var! Güneşin
neden bu kadar parlak olduğunu hâlâ bilemiyor bilim adamları!
Rüzgarın meteorolojinin konusu olduğunu sanıyor bu adamlar,
rüzgarın Tanrı'nın soluğu nefesi olduğunu
unutmuş, bu adamlar!
O kaskatı, sert, çelik silahlarıyla, hala
iyilikten, adaletten bahseden Allah'ın çocuklarını ve
Allah'ı öldürmeye yemin etmişler!
Yer, gök, doğu, batı,
uygarlıkları, bilim adamları... Görecekler, ilahiler mi deliyor
bu gök kubbeleri, atom bombaları mı?
Şimdi, hepimiz dua ediyoruz, karanlık ve
kutsal yalnızlıklarına gömülmüş Iraklı çocuklara!
Ve hepimiz artık, Bağdat'ta bir
Amerikalı asker daha öldürülünce, bir çentik daha atıyoruz.