POSTER ÖZETLERİ

PO#1 1999 Marmara Depreminin Mudanya Halkı Üzerindeki Psiko-Sosyal Etkileri

M. Ersin Kuşdil1, Ayda Tekok-Kılıç1, Aysel Kayaoğlu2, Nermin Çelen1, Orçun Yorulmaz1 ve Pınar Tosun3

1Uludağ Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

2Anadolu Üniversitesi, İletişim Eğitimi ve Planlaması Bölümü

3Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Depremin doğal bir afet olması, bireyin kendi dışındaki etkileri ve kendi yaşantısını kontrol edebilme inançlarını sarsmaktadır. Ancak, bilgi düzeyinin yükselmesi bireylere belirli bir ölçüde kontrol sağlayabileceğinden, beklenti kaygısını (anticipation axiety) da azalacağı düşünülebilir. Rüstemli ve Karancı (1997) 1992 Erzincan depremi sonrası yörede yaptıkları araştırmada, afetzedelerin kaygı ve korku düzeyleri ve hayatlarına yön verebileceklerine olan inançlarının olası depremlere karşı hazırlık yapma davranışıyla yakından ilişkili olduğunu ortaya koymuşlardır. Ancak, depremden 4.5 yıl sonra yine aynı bölgede alınan ölçümler, tek başına bu motivasyonun depreme hazırlık yapma davranışını yordamadığını göstermiştir. Katılımcılar, önlem alma sorumluluğunun kendilerinden çok, resmi kurum ve yetkililere ait olduğunu belirtmişlerdir. Dolayısıyla, deprem riski taşıyan bölgede yaşayan halk, depremden korunmak için yapılabilecek organizasyonlarda kendilerini kontrol odağı olarak görmemektedirler. Bireysel hazırlıkları geri plana iten bu türden beklentilerin, resmi kurumlarca olası afetlere karşı alınacak önlemlerin etkisini de azaltabileceği açıktır. Öte yandan, yapılan çalışmaların çoğu, depremde yoğun can ve mal kaybına uğramış yörelerde gerçekleşmiştir (Karancı, 1999; Rüstemli ve Karancı, 1999; Karancı ve ark., 1999). Dolayısıyla, bireysel yas reaksiyonlarının söz konusu bulgulara etkisinin ne düzeyde olduğunu belirlemek zorlaşmaktadır. Bu araştırmanın örneklemi ise, 17 Ağustos 1999 Marmara depreminden önemli ölçüde etkilenen, ancak birinci derecede zarar gören yerleşim yerleri dışında kalan Bursa ili sınırlarındaki Mudanya ilçesi seçilmiştir. Bu örneklemdeki can ve mal kaybının diğer merkezlere göre düşük olması, deprem endişesinin yarattığı korku ve kaygı ile deprem sonucu yaşanılan psikopatolojik problemlerin, bireysel yas reaksiyonlarından bağımsız olarak çalışabilmesine olanak sağlamıştır. Araştırma, Bursa ili Mudanya ilçesi sınırları içerisinde yaşayan 258 (123 kadın ve 133 erkek, 2 cevapsız) kişinin katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Denekler, Mudanya ilçesinin 7 ayrı mahallesinde ve resmi liselerinde, araştırmaya katılmayı kabul edenler arasından seçilmiştir. Anketler 4 Aralık 1999-23 Mayıs 2000 tarihleri arasında öğrencilerinden oluşan anketörler ve Mudanya ilçesindeki okullardaki rehber öğretmenlerin yardımlarıyla toplanmışlardır. Örneklemin yaş ortalaması 34.35 (SS= 14.06) olarak hesaplanmıştır. Katılımcıların yaklaşık % 40’ı lise ve üniversite mezunuyken, küçük bir oranı (% 2) sadece okur-yazar düzeyindedir. Katılımcıların büyük bir çoğunluğu (% 89.1) 17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinin ikisini de yaşadıklarını belirtmişlerdir; diğer katılımcılar ise, bu depremlerden sadece biriyle ilgili deneyime sahiptir. İki depremle ilgili herhangi bir deneyimi bulunmayanların oranı sadece % 0.8’dir. Katılımcıların yalnızca % 5’inin yakınlarından ölü ya da yaralı kimse bulunmakla birlikte, birinci dereceden yakınını kaybeden yoktur. Anket formları, kişisel (cinsiyet, yaş, eğitim ve gelir düzeyi) yerleşimsel (mesken tipi, kat sayısı, dayanıklılık öngörüleri), kontrol-destek (algılanmış kontrol, sosyal destek ve yetkililere duyulan güven düzeyi), bilişsel-davranışsal (deprem beklentisi, can ve mal kaybı beklentisi ve depremin zararlarının azaltılabileceğine olan inanç), stres semptomları (Semptom-Belirleme Ölçeği-Derogatis ve Cleary,1977) ve stresle başa çıkma (Stresle Başa Çıkma Ölçeği-Folkman ve Lazarus 1985) grupları içinde toplanabilecek değişkenlerle ilgili soru ve ölçeklerden oluşturulmuştur. Sonuçlar, büyük bir deprem beklentisinin yaşla birlikte azaldığını ve erkek katılımcıların kadınlara göre daha az bir zarar beklentisi içinde olduklarına işaret etmektedir. Mudanya örneklemi, yeni bir deprem ve zarar olasılığından depresyon, korku/kaygı, kızgınlık/huzursuzluk ve somatizasyon gibi psikolojik semptomlar sergileyecek düzeyde etkilenmiştir. Psikopatolojik semptomlarla ilgili bir başka önemli nokta da, deprem ve zararlarına ilişkin beklentilerin özellikle kadınlarda daha yüksek düzeylerde semptom ifadesine yol açmış olmasıdır. Yani, erkeklerle karşılaştırıldığında, kadınlar deprem ve sonuçlarından çok daha fazla etkilenmektedirler. Ancak, bulgular, söz konusu semptomların önlem alma davranışının ortaya çıkması üzerinde doğrudan bir etkisi bulunmadığına işaret etmektedir. Bu noktada belirleyici olan değişkenler ise, stresle başa çıkma yöntemleridir. Söz konusu yöntemlerden özellikle problem çözme/iyimserlik ve kaçınma yönelimleri bireylerin depreme karşı bireysel hazırlıklarını yordamada önem taşımaktadır. Problem çözme/iyimserlik yönelimi, önlem alma davranışının ortaya çıkmasında olumlu katkılarda bulunurken, kaçınma yönelimi tehlikeyi gözardı etme ve önlemleri erteleme biçiminde kendini göstermektedir. Yapılan regresyon analizleri, eğitim düzeyinin, depremin zararlarının azaltılabileceğine olan inancı gelir düzeyinden daha güçlü olarak yordadığını göstermiştir. Öte yandan, bu değişkenlerin ikisi de, deprem beklentisi, zarar beklentisi ve depreme karşı önlem davranışı gibi değişkenleri kestirmede etkili değildir. Önlem alma davranışını etkileyen en önemli değişken ise, bireysel kontrol algısıdır. Katılımcıların 17 Ağustos depremi sonrasında yaşamlarına yön verebileceklerine olan inançlarındaki artışların önlem alma sıklıklarında da bir artışa yol açtığı saptanmıştır. Son olarak, Mudanya örnekleminin depremle ilgili hazırlık düzeyine bakıldığında, ‘17 ağustos depremi sonrasında evinizde bir deprem durumunda ne yapacağınızı saptadınız mı ?’ sorusuna verilen yanıtlar, örneklemin % 65.6’sının böyle bir hazırlığının bulunduğunu, % 34.4’ünün ise herhangi bir hazırlık yapmadığını göstermektedir. Katılımcıların üçte birinin depreme karşı hiçbir önlemi olmadığını gösteren bu tablo, deprem konusundaki bilgilendirme çalışmalarının ne denli önemli olduğuna işaret etmektedir.

 

PO#2 Sağlık ve Hastalığın Sosyal Temsilleri

Meltem Narter

İstanbul Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışmada amaç Türkiye’de var olan sağlık ve hastalık bilgisinin içeriğine dair bilgi edinmektir. Bu bilgiyi edinebilmek amacıyla, sosyal temsiller kuramı temel alınmıştır. Sosyal temsiller kuramı bilginin, iki farklı bilgi biçiminin karşılaşması neticesi dönüşerek yeni bir bilgi biçimi meydana getirdiğini iddia eder. Sağduyusal ve bilimsel bilginin karşılaşması neticesi meydana gelen yeni bilgi biçimi de sosyal temsiller olarak tanımlanır. Sosyal temsiller kuramının yanı sıra bu çalışmada önemli bir diğer konu da söylem analizi tekniğini bu çalışmada kullanılmasıdır. Sosyal temsiller kuramı sosyal psikolojide bugüne dek çok fazla ilgilenilmeyen, “kullanılan gündelik bilginin” nasıl bir dönüşüm yaşadığı ve nasıl bir yeni bilgi oluşturduğunu meydana çıkarmaktadır. Söylem analizi de sosyal psikolojiye yeni bir teknik ve sorunları çözme de yeni bir bakış açısı teklif etmektedir. Sosyal temsiller sosyal bilginin oluşumunu açıklayan yeni bir tasvir yapmaktadır. Bilginin kaynağı, oluşumu, dönüşümü, bilgiyi oluşturan etkenler ve tüm bunların içinde insanın aldığı yer, sosyal temsillerin temelini oluşturmaktadır. Bilimsel bilgi formunun ve sağduyusal bilgi formunun karşı karşıya olduğu ve etkileşimleri sonucu meydana gelen sosyal temsillerin Türkiye’de nasıl işlediği bu araştırmanın ana temasıdır. Sağlık ve hastalık kavramlarının Türkiye’de geleneksel bilgi ile –yani sağduyusal bilgi ile-, modern tıp bilgisi ile –yani bilimsel bilgi ile- nasıl bir araya geldiği ve nasıl bir dönüşüm yaşadığı ve ortaya nasıl bir yeni bilgi çıkardığı çalışmanın hedefidir. Araştırmanın hedefi, Türkiye’de sağlık ve hastalık bilgisine dair sosyal temsillerin var olup olmadığını bulmaktır. Buna göre, sağlığın, sağlıklı olmanın nasıl tanımlandığı, hastalığın nasıl tanımlandığı, hastalığa yakalanmakla sağlıklı olmak arasındaki farklılaşmayı, sağlıklı bir bireyin hasta bir bireyi nasıl tanımladığı hakkında oluşmuş olabilecek sosyal temsiller ve tanımları önemlidir. Çalışmaya 20-55 yaş arası 16 kişi dahil edilmiştir. İstanbul’da ikamet etmekte olan katılımcılar tercih edilmiştir. Kadın erkek sayısı eşit tutulmaya çalışarak geniş bir yaş diliminde katılımcılar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmada kullanılan söylem analizi (Discourse Analysis), sosyal psikolojide yeni bir yöntem anlayışının temel tekniklerinden biridir. Niteliksel bir yöntem anlayışını benimseyen söylem analizi sosyoloji ve antropolojide kullanılan bir yöntemdir. Psikolojide kullanılan niteliksel yöntemlerle de benzerlik göstermektedir. Özellikle içerik analizi tekniği ile benzerlikleri fazladır. En temel fark tanımlamalardan ziyade tarifleri öne planda tutmasıdır. Ayrıca, elde edilen bulguları matematiksel bir biçimde değerlendirmeye almamaktadır. Söylem analizinin bazı kuramsal ilkeleri vardır. Bu ilkele sırasıyla şöyledir. Uygulamalar ve kaynaklar; uygulamalar, insanların konuşmalarında ve yazılarında ne yaptığı ile ilgilenir. Kaynaklar ise, bu uygulamalarda insanların kullandıkları kaynakların çeşitliliği ile ilgilenir. İnşa ve tasvir; söylemin, sosyal eylemi nasıl inşa ettiğini anlamayı içerir. İçerik; söylem analizi, eylemin olduğu her yerde içeriği bulmanın mümkün olduğuna inanır. Dolayısıyla, içeriği anlamak için eylemlere bakmak gerekmektedir. Retorik; konuşmanın veya metnin retorik veya argümantatif organizasyonu ile ilgilidir. Bir nedene dayandırma ve sorumluluk; Bireylerin eylemlerini ve içeriklerini dayandırdıkları kaynak ile ilgilenir. Eylemdeki kognisyon; bireyin kognitif faaliyetlerini reddetmez. Sonuç olarak, söylem analizi, retorik, tasvir ve inşada, kültürün her versiyonunu yakalamayı sağlar. Yani istatistiksel anlamda bir bilgi sağlamamaktadır. Söylem analizinin aşamaları; araştırma soruları, örneklem seçimi, kayıt ve dokümanların toplanması, mülakatlar, transkripsiyon, kodlama, analiz, tasdik, rapor, uygulama’dır. Bu tekniğe, çalışmanın amacına ve problemlerine uygun olarak bir mülakat hazırlanmıştır. Mülakattaki ana sorular değiştirilmeden söylem analizi tekniğinin el verdiği ölçüde mülakatlar derinleştirilmiştir. Uygulamanın öncesinde çalışmanın amacı anlatılıp, gönüllüler belirlendikten sonra mülakatlar yapılmıştır. Mülakatlar katılımcıların izni alınarak teybe kaydedilmiştir. Teybe kaydedilen mülakatların transkripsiyonları yapılmış ve söylem analizi tekniğinin aşamalarına uygun olarak analiz edilmiştir. Mülakatların transkripsiyonlar ve kodlamalar yapılmıştır. Ancak, analiz tamamlanamamıştır.

 

PO#3 Dindarlık Derecesi, Dogmatism, ve Ahlaki Sorgulama Arasındaki İlişkiler

Adviye Tolunay

University of Rhode Island, ABD

Diane Sunar

Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışma, Müslüman -Türkler ve küçük bir grup Ateist üzerinde dindarlık derecesi, dogmatizm ve ahlaki sorgulama arasındaki ilişkileri incelemiştir. Özellikle Batı’da diğer dinlere mensup kişiler (Hristiyanlar, Yahudiler) üzerinde daha önce yapılan araştırmaların sonuçlarına göre, dindarlığı yüksek olan kişilerde dogmatizm eğilimine daha sık rastlanmaktadır. Ayrıca, dogmatik düşünce tarzının ahlaki sorgulama yeteneğini olumsuz bir şekilde etkilediği yönünde bulgular vardır. Ancak İslam dünyasında ve Türkiye’de bu ilişkileri irdeleyen çalışmalar yok denecek kadar azdır. Diğer dinleri inceleyen araştırmalara dayanarak, şu hipotezler ileri sürülmüştür: (1) Dindarlık ile dogmatizm arasında pozitif bir ilişki olacaktır; (2) Dogmatizm ve ahlaki sorgulama arasında negatif bir ilişki olacaktır; (3) Dolayısıyla dindarlık ile ahlaki sorgulama arasında negatif bir ilişki olacaktır. Ateist ve Müslümanları karşılaştıran bir çalışmaya rastlanamadığı halde, yine Batı’da yapılan çeşitli çalışmalara dayanarak dördüncü bir hipotez ileri sürülmüştür: (4) Ateistler’in ahlaki sorgulama seviyeleri Müslümanlar’ınkinden farklı olmayacaktır. Bu hipotezleri sınamak için Boğaziçi Üniversitesi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden 18-33 yaşları arasındaki 283 öğrenciye üç ölçek uygulanmıştır. (1) Dindarlık Derecesi Ölçeği, Uysal (1995) ve Mehmedoğlu (1999)’nun hazırladıkları ölçeği değiştirilerek uyarlanmıştır. (2) Dogmatizm Ölçeği, çeşitli ölçeklerden esinlenerek bu çalışma için oluşturulmuştur. (3) Rest’in Değerlerin Belirlenmesi Testi (DBT) (Cesur 1997 tarafından çevrilip Türk kültürüne uyarlanmıştır). Ayrıca katılımcılardan çeşitli demografik bilgiler toplanmıştır. Sonuçlar birinci ve ikinci hipotezleri desteklemiş, üçüncü hipotezi ise yalanlamıştır. Dindarlık derecesi ile dogmatizm arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Dogmatizm ve ahlaki sorgulama seviyesi arasında beklenen olumsuz ilişki de bulunmuştur. Ancak dindarlık derecesi ile ahlaki sorgulama seviyesi arasında bir ilişki bulunmamıştır. Dördüncü hipotez, Müslüman ve Ateist katılımcı sayısı arasındaki büyük fark nedeniyle test edilememiştir. Ek analizlerde, demografik özellilklere göre ahlaki sorgulama seviyeleri incelenmiştir. Sonuçlar, kadınların, ilahiyat fakültesi öğrencilerinin ve çalışmayan anneye sahip olan katılımcıların ahlaki sorgulama seviyelerinin diğerlerine göre daha yüksek olduğunu göstermektedir.

 

 

 

 

 

PO#4 Sosyo-Ekonomik Statü, Benlik Saygısı ve Medyanın Yeme Davranışı Üstündeki Etkisi

Ayşe Altan, Ceren Duran ve Özlem Hesapçı

Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Özellikle son yıllarda “normal” yeme alışkanlıklarında ve güzellik standartlarında bazı değişimler olduğu göze çarpmaktadır. Bunların sonucu olarak kişilerin yeme alışkanlıkları uzun vadede yeme bozukluklarına yatkınlığa neden olduğu düşünülen “periyodik diyetlere” dönüşmeye başlamıştır. Bu çalışmada, İstanbul’da yaşayan ve çeşitli sosyo-ekonomik gruplardan gelen kişilerin yeme alışkanlıkları ve bunun yaş, cinsiyet, sosyo-ekonomik statü, benlik saygısı ve medyanın etkisiyle ilişkisi incelenmiştir. Araştırmaya katılan ve yaşları 15-66 arasında değişen 295 kişiye (182 kadın ve 113 erkek) kişisel bilgi formu, medyanın diyete başlama ve kilodan duyulan memnuniyet üstündeki etkisini sorgulayan sorular, Yeme Tutum Testi (Eaing attitudes Test, EAT-40) ve Yetişkinlerde Benlik Saygısı Kaynakları Ölçeği (Adult Sources of Self-esteem Inventory, ASSEI)’den oluşan bir anket dağıtılmıştır. En önemli bulgu, medya etkisi ve benlik saygısı puanlarıyla yeme tutumu arasında anlamlı bir ilişkinin varlığıdır. Buna göre medyanın diyete başlama ve kilodan duyulan memnuniyet konusundaki baskısına daha çok maruz kalan kişilerin yeme tutumları diğerlerine göre anormale daha yakın olduğu bulunmuştur. Bunun dışında kadınlarla erkekler arasında yeme tutumu ve medyanın zayıf olmayı isteme ve diyete başlama üzerindeki etkisi açısından önemli bir fark bulunmuştur. Buna göre medyanın kadınların yeme tutumu ve diyete başlama üstündeki etkisi erkeklere göre daha fazladır. Ancak, sosyo-ekonomik statü, beden kitle endeksi (kilo/boy2) ve yaşın, yeme tutumu ve medya etkisi açısından bir anlamlı bir etkisi olmadığı da ortaya çıkmıştır. Ayrıca, katılımcıların okuduğu dergi türlerinin de yeme alışkanlıklarıyla ilişkili olduğu saptanmıştır. Tüm bunlara ek olarak, benlik saygısı, medyanın yeme davranışı üzerindeki etkisi ve yeme tutumu arasında anlamlı bir ilişki bulunduğu saptanmıştır. Bulunan sonuçlar, medya etkisi ve diğer sosyokültürel faktörlere bağlanmıştır. Buna göre Türkiyenin batılılaşma sürecine girmiş olması ve içinde bulunduğu kültürel değişim süreci ve bununla birlikte medyanın zayıf olma konusundaki baskısı Türkiyede normal yeme davranışının ve güzellik normlarının değişime uğramış olmasını açıklayabilmektedir. Kadın ve erkekler arasında bulunan anlamlı farklılık literatürle uyumludur ve bu durum kadınların erken yaşlardan itibaren medyanın bu yöndeki baskısına maruz kalmış olması şeklinde açıklanabilir. Bu araştırmanın sonuçlarına göre, özellikle kadın dergileri, sağlık dergileri ve magazin dergileri okuyan kişilerde yeme tutumunun bu tip dergileri okumayanlara göre anormale daha yakın olması bu durumu desteklemektedir.

PO#5 Milli Kimlik ve Etnik Önyargı: Bir Türk Örneklemi

Nida Bikmen

The Graduate Center of City University of New York, Program in Social/Personality Psychology, ABD

Diane Sunar

Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Araştırma üniversite öğrencisi Türklerin Türkiye'de kentsel alanda yaşayan başlıca 10 etnik gruba karşı tutumlarını ve bu gruplarla ilgili ne gibi kalıp yargılara (stereotip) sahip olduklarını öğrenmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Sosyal Kimlik Kuramı'na (Tajfel, 1982) uygun olarak, öğrencilerin milli ve/veya dini iç-gruplarıyla özdeşleşme derecelerinin etnik azınlıklara karşı tutumlarında etkili olacağı varsayılmıştır. Ayrıca, gruplar arası temas ve katılımcıların sosyoekonomik düzeyi arttkça önyargılı tutumlarda bir düşüş gözleneceği beklenmiştir. Etnik önyargıyı ölçmek için Bogardus'un (1928) Sosyal Mesafe Ölçeği'nin bir adaptasyonu, her bir grup hakkındaki kalıp yargıları belirlemek içinse Katz & Braly'nin (1933) Sıfat Listesi kullanılmıştır. Sonuçlar Milli ve Dini Kimliklerin arasında güçlü bir ilişki olduğunu, ve her iki kimliğin de dış-gruplara karşı tutumları belirlediğini, ancak genel olarak Dini Kimliğin daha belirleyici bir rol oynadığını göstermiştir. Beklendiği gibi, tüm etnik gruplarla temas arttıkça sosyal mesafede düşüşe rastlanmıştır. Örneklemin sosyoekonomik değişkenler açısından homojen özellikleri, bu değişkenlerin önyargıya etkisinin incelenmesini sınırladıysa da, sosyoekonomik statü arttıkça önyargının azaldığı yönünde bir eğilim gözlenmiştir. Bazı grupların etnik kimliklerinin yanısıra ait oldukları düşünülen sosyal sınıfın da öğrencilerin önyargısında belirleyici olduğu çalışmanın işaret ettiği beklenmeyen bir etki olarak ortaya çıkmıştır. Bulgular, her bir grupla tarihi, sosyal ve politik ilişkiler göz önüne alınarak tartışılmıştır.

 

PO#6 Koca Sözü Dinlemeyen Kadınlara Uygulanan Fiziksel veya Sözel Şiddete Kim Daha Olumlu Bakar?(*)

Nuray Sakallı-Uğurlu

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışmanın amacı, evlilik içinde kocasını eleştiren, ona karşı çıkan, onun beklentilerini yerine getirmeyen kadınlara karşı uygulanan fiziksel ve sözel şiddetin haklı olarak algılanmasını etkileyen bazı sosyal psikolojik değişkenleri ele almaktır. Bu sosyal psikolojik değişkenler; düşmanca cinsiyetçilik, korumacı cinsiyetçilik, geleneksellik, tutuculuk, dine bağlılık, kişinin kendi babasının annesine şiddet uygulayıp uygulamadığı ve katılımcının cinsiyetidir. Bu araştırmaya, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden 211 erkek ve 195 kadın olmak üzere toplam 406 öğrenci katılmıştır. Bu öğrenciler, incelenecek olan sosyal psikolojik değişkenleri ve kadının fiziksel ve sözel şiddeti hakettiği durumları (örn., “Kocasının beklentilerini yerine getirmezse,” “Kocasına devamlı karşı çıkarsa”) içeren ölçeği sınıf ortamında doldurmuşlardır. Öğrenciler, verilen durumları fiziksel ve sözel şiddet olmak üzere ayrı ayrı 6 dereceli ölçek (1 “Hiç katılmıyorum”; 6 “Çok katılıyorum”) üzerinde değerlendirmiştir. Ölçekten alınan yüksek puan şiddete ilişkin olumlu tutumları yansıtmaktadır. Öğrenciler katılımlarından dolayı ekstra puan almışlardır. Ortalamalara bakıldığında, genel olarak, tüm katılımcıların evlilik içinde kocasını eleştiren, ona karşı çıkan, onun beklentilerini yerine getirmeyen kadınlara karşı uygulanan fiziksel şiddetin kabul edilebilirliğine (FŞKE) ve sözel şiddetin kabul edilebilirliğine (SŞKE) olumsuz yaklaştıkları bulunmuştur. Ancak, ele alınan konuda katılımcıların cinsiyet farklılığına bakıldığında, kadın katılımcıların (FŞKE için X = 1.40; SŞKE için X = 2.44) bu konularda erkek katılımcılardan (FŞKE için X = 2.18; SŞKE için X = 3.43) daha olumsuz olduğu görülmektedir (FŞKE için F (1, 391) = 53.27, p < .01; SŞKE için F (1, 385) = 68.90, p < .01). Regresyon analiz sonuçlarına göre, katılımcının cinsiyeti (b = .25), düşmanca cinsiyetçilik (b = .21), geleneksellik (b = .16) ve katılımcının kendi babasının annesine şiddet uygulaması (b = .09) SŞKE’ni anlamlı olarak yordamaktadır (R2 = .31; F (8, 343) = 19.13, p < .01). Buna göre, erkek olması, düşmanca cinsiyetçilik ve geleneksellikten yüksek puan alması ve kendi annelerinin şiddete maruz kalma oranının artması, katılımcıların SŞKE’ne daha olumlu bakmalarıyla ilişkilidir. Benzer şekilde katılımcıların, evlilik içinde kocasını eleştiren, ona karşı çıkan, onun beklentilerini yerine getirmeyen kadınlara karşı uygulanan FŞKE’ni anlamlı olarak yordayan değişkenler şunlardır: Düşmanca cinsiyetcilik (b = .28), katılımcının cinsiyeti (b = .15), tutuculuk (b = .14), geleneksellik (b = .13) ve katılımcının kendi babasının annesine şiddet uygulamasıdır (b = .11). Bu bulgulara göre, erkek olması, düşmanca cinsiyetçilik, geleneksellik ve tutuculuktan yüksek puan alması ve kendi annelerinin şiddete maruz kalma oranının artması; katılımcıların FŞKE’ne daha olumlu bakmalarıyla ilişkilidir. Sonuç olarak, bu araştırma bazı sosyal psikolojik değişkenlerin koca sözü dinlemeyen kadınlara uygulanabilecek olan fiziksel veya sözel şiddeti hak edip etmedikleri konusundaki tutumları nasıl yordadığını incelemektedir. Bulgulara göre, düşmanca cinsiyetçi, geleneksel, tutucu ve erkek olmak ile kişinin kendi annesinin şiddete maruz kalması kadına karşı şiddetin kabul edilebilirliğine bir ölçüde daha olumlu bakmaya yol açmaktadır.

(*) Bu araştırma TÜBA-GEBİP tarafından desteklenmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

PO#7 Romantik İlişkilerde Cinsiyet Farklılığına Göre Memnuniyeti ve Bağlanmayı Yordayan Değişkenler

Nuray Sakallı-Uğurlu

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışmanın amacı, romantik ilişkilerde memnuniyet ve bağlanmayı yordadığı belirtilen ödül (fiziksel çekicilik, güzellik ve seksilik; yaratıcılık, güvenilir olma, akıllı olma, anlayışlı olma gibi kişilik özellikleri), bedel (ilişkide kişinin yaptığı fedakarlık, ilişkiden daha fazla kimin yararlandığı), sosyal karşılaştırma (kişinin kendi ilişkisini diğerlerinin romantik ilişkisi ile karşılaştırması), ilişkiye harcanan zaman ve çaba ile ilişkinin kişinin idealindeki ilişkiye yakınlığı değişkenlerini kadın ve erkek katılımcılarda ayrı ayrı incelemektir. Bu araştırmaya, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden romantik ilişki yaşayan 200 kadın ve 204 erkek olmak üzere toplam 404 öğrenci katılmıştır. Romantik ilişki yaşayan öğrenciler sınıf ortamında ölçekleri doldurmuşlardır. Veri toplama aşamasında romantik ilişkisi olmayan öğrenciler ise, verilen ölçekleri romantik ilişki yaşayan kişilere vererek, doldurtup geri getirmişlerdir. Sınıf ortamında ölçek dolduran katılımcılara ve sınıf dışında ölçek doldurtan öğrencilere aldıkları derslerde ekstra puan verilmiştir. Kadın katılımcılar için romantik ilişkide memnuniyeti, kendi ilişkilerinin diğerlerinin romantik ilişkilerinden daha iyi olarak algılanması (b = .50), sevgilinin fiziksel çekiciliği (b = .21), sevgilinin kendilerini dinleyip, anlamaya çalışması (b = .16), sevgilinin iyi kişilik özelliklerine sahip olması (b = .12) ve sevgilinin ilişkiden daha fazla yararlanması (b = -.12) anlamlı olarak yordamaktadır (R2 = .69, F (6, 186) = 69.10, p < .01). Kadın katılımcılardaki bağlanmayı ise ilişkilerinin ideallerindekine yakın algılanması (b = .30), harcadıkları zaman, çaba (b = .29) ve memnuniyet (b = .26) anlamlı olarak yordamaktadır (R2 = .44, F (3, 195) = 50.33, p < .01). Erkek katılımcılar için romantik ilişkilerinden memnuniyeti, sevgilinin fiziksel çekiciliği (b = .35), kendi ilişkilerinin diğer çiftlerin romantik ilişkilerinden daha iyi algılanması (b = .34), sevgilinin iyi kişilik özelliklerine sahip olması (b = .22) ve sevgilinin kendilerini dinleyip, anlamaya çalışması (b = .14) yordamaktadır (R2 = .65, F (6, 190) = 58.74, p < .01). Erkek katılımcılarda bağlanmayı ise memnuniyet (b = .50), harcadıkları zaman, çaba (b = .17) ve ilişkilerinin ideallerindekine yakın algılanması (b = .15) anlamlı olarak yordamaktadır (R2 = .41, F (3, 201) = 47.25, p < .01). Bulgulara göre, kadın ve erkek katılımcıların ilişkilerindeki memnuniyeti farklı olarak yordayan değişken, ilişkiden daha çok kimin yararlandığı algısıdır. Kadın katılımcılarda, ilişkiden daha çok sevgilinin yararlandığının algılanması memnuniyeti olumsuz olarak etkilerken; erkek katılımcılarda, bu değişken anlamlı bir etki göstermemiştir. Beta değerleri incelendiğinde, kadın katılımcılarda, ilişkilerinin ideale yakın algılanması ve ilişkileri için çok çaba ve zaman harcamaları bağlanmayı daha fazla etkilerken; erkek katılımcılarda, memnuniyet ağırlıklı olarak bağlanmayı etkilemektedir. Özetle, bu araştırma ile kadın ve erkek katılımcılarda memnuniyeti ve bağlanmayı yordayan değişkenler incelenmektedir. Bulgulara göre, kadın katılımcılarda memnuniyeti ve bağlanmayı etkileyen değişkenlerin beta değerleri erkek katılımcılardan farklılık göstermektedir. Ayrıca, ilişkiden kimin daha fazla yararlandığı değişkeni, kadın katılımcılarda memnuniyeti yordayan anlamlı bir değişken iken, erkek katılımcılarda memnuniyeti anlamlı olarak yordamamaktadır.

 

PO#8 Geri Dönüşüme İlişkin Tutumlar ile Bazı Sosyal Psikolojik Değişkenler Arasındaki İlişki (*)

Nuray Sakallı-Uğurlu

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışmanın genel amacı, geri dönüşüme ilişkin tutumlar ile çevresel değişimlerin sonuçlarının farkında olma, geri dönüşüm hakkında algılanan yarar, geri dönüşüm hakkında algılanan zorluk, geri dönüşüm hakkında algılanan bilgi, geri dönüşüm kumbaralarının varoluşu ve cinsiyet farklılığı arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Bu araştırmaya, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden 148 erkek ve 220 kadın olmak üzere toplam 368 öğrenci katılmıştır. Bu öğrenciler, incelenecek olan sosyal psikolojik değişkenleri içeren ölçeği sınıf ortamında doldurmuşlardır ve katılımlarından dolayı ekstra puan almışlardır. Yapılan faktör analizleri sonucunda, Geri Dönüşüme İlişkin Tutumlar Ölçeği’nde iki faktör bulunmuştur: Geri dönüşüme ilişkin genel tutumlar ve geri dönüşüm için gönüllülük-sorumluluk hissetme. Stern, Dietz ve Guagnano’un (1995) makalesinden uyarlanan Çevresel Değişimlerin Farkında Olmaya İlişkin Tutumlar Ölçeği’nin ise “çevresel korumanın yararları” ve “çevresel korumanın abartılması” olmak üzere iki ayrı faktörden oluştuğu bulunmuştur. Faktör analizi, iç tutarlık ve test tekrar test analizlerinden sonra, geri dönüşüme ilişkin genel tutumlar ve geri dönüşüm için gönüllülük-sorumluluk hissetme faktörleri bağımlı değişkenler; geri dönüşüm hakkında algılanan bilgi, geri dönüşüm hakkında algılanan yarar, geri dönüşüm hakkında algılanan zorluk, çevresel korumanın yararları, çevresel korumanın abartılması ve geri dönüşüm kumbaralarının varoluşu bağımsız değişkenler olmak üzere regresyon analizleri yapılmıştır. İlk olarak, erkek ve kadın katılımcılardan elde edilen tüm datalar kullanılarak yapılan regresyon analiz sonuçlarına göre, geri dönüşüm hakkında algılanan yarar (b = .45), çevresel korumanın yararları (b = .14), çevresel korumanın abartılması (b = -.13), geri dönüşüm hakkında algılanan zorluk (b = -.11) ve cinsiyet farklılığı (b = -.09) geri dönüşüme ilişkin genel tutumu yordamaktadır (R2 = .51; F (7, 346) = 52.09, p < .01). Buna karşın, geri dönüşüm için gönüllülük-sorumluluk hissetmeye ilişkin tutumları, geri dönüşüm hakkında algılanan zorluk (b = -.42), geri dönüşüm hakkında algılanan yarar (b = .20), cinsiyet farklılığı (b = -.15), geri dönüşüm hakkında algılanan bilgi (b = .13) ve çevresel korumanın yararları (b = .09) değişkenleri yordamaktadır (R2 = .51; F (7, 344) = 52.81, p < .01). Sadece erkek katılımcılar ele alınacak olursa, geri dönüşüm hakkında algılanan yarar (b = .49), çevresel korumayı abartma (b = -.18) ve çevresel korumanın yararları (b = .16) geri dönüşüme ilişkin genel tutumları yordayan değişkenlerdir (R2 = .51, F (6, 137) = 24.02, p < .01). Geri dönüşüm için gönüllülük-sorumluluk hissetme konusu ele alınırsa, geri dönüşüm hakkında algılanan zorluk (b = -.51) ve geri dönüşüm hakkında algılanan yarar (b = .15) erkek katılımcıların bu tutumlarını yordamaktadır (R2 = .49; F (6, 135) = 22.07, p < .01). Kadın katılımcılarda ise, geri dönüşüme ilişkin genel tutumları, geri dönüşüm hakkında algılanan yarar (b = .45), geri dönüşüm hakkında algılanan zorluk (b = -.24) ve çevresel korumanın yararları (b = .12) yordamaktadır (R2 = .46, F (6, 203) = 29.06, p < .01). Geri dönüşüm için gönüllülük-sorumluluk hissetmeye ilişkin kadın katılımcıların tutumlarında, geri dönüşüm hakkında algılanan zorluk (b = -.36), geri dönüşüm hakkında algılanan yarar (b = .25) ve geri dönüşüm hakkında algılanan bilgi (b = .21) yordayıcı değişkenlerdir (R2 = .46; F (6, 203) = 29.31, p < .01). Sonuç olarak, bu araştırma bazı sosyal psikolojik değişkenlerin geri dönüşüme ilişkin genel tutumları ve geri dönüşüm için gönüllülük-sorumluluk hissetmeye ilişkin tutumları nasıl yordadığını incelemektedir. Elde edilen bulgular, yurt dışında geri dönüşüm konusunda yapılan araştırmaların sonuçlarına bağlı olarak ve Türkiye’nin kültürel ve ekonomik koşulları göz önüne alınarak tartışılacaktır.

(*) Bu araştırma TÜBA-GEBİP tarafından desteklenmiştir.

PO#9 Çalışan Kadınların ve Ev Kadınlarının Benlik Algısı, Benlik Kurgusu ve Merkezi Kimlik Tanımı Açısından Karşılaştırılması

Meral Gezici ve Gülden Güvenç

Hacettepe Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışmada kadınların benlik-algısının, benlik-kurgusunun ve merkezi kimlik tanımının çalışma durumuna ve yaş grubuna göre değişip değişmediği incelenmiş, ayrıca aralarındaki ilişki örüntüsü betimlenmeye çalışılmıştır. Benlik-algısı, bireyin belirli ilişki alanlarındaki yeterlik duygusu ve bütünsel özdeğeri olarak, benlik-kurgusu kültürel değerlerle bütünleşme ya da bu değerlerden ayrışma olarak tanımlanmıştır. Öte yandan bireylerin kendilerini tanımlamada en önemli gördükleri kimlik rolleri de merkezi kimlik tanımı olarak ele alınmıştır. Yukarıda değinilen benlik kavramlarını; hem çalışma ve yaş durumlarına hem de aralarındaki ilişkilere göre betimlemek amacıyla, Ankara ilinde yaşayan ev kadınları ile vasıfsız ve uzman iş statülerinde çalışan kadınlar evlerinde ve işyerlerinde ziyaret edilerek ölçek uygulamaları gerçekleştirilmiştir. Araştırmada uygulanan ölçekler; Messer ve Harter’in (1986) geliştirdiği “Yetişkinler İçin Benlik-Algısı Ölçeği”, İmamoğlu’nun (1998) “Dengeli Bütünleşme-Ayrışma Ölçeği” ve araştırmacı tarafından geliştirilen “Kimlik Tanımı Sıralama Formu” dur. Ayrıca, deneklerin demografik bilgilerini öğrenmek amacıyla Kişisel Bilgi Formu kullanılmıştır. Araştırmada, 60 ev kadını, 69 vasıfsız iş ve 88 uzman iş statüsünde olmak üzere toplam 217 kişilik bir örneklemden veri toplanmış ve farklı istatistiksel teknikler aracılığıyla analiz edilmiştir. Araştırmanın birinci sorusuna ilişkin analiz sonuçlarına göre çalışan kadınlar ev kadınlarına kıyasla kendilerini daha değerli olarak algılamaktadırlar. Buna karşın, yetişkinler de gençlere kıyasla ev işinde ve mesleki alanda kendilerini daha yeterli algılamaktadırlar. Araştırmanın ikinci sorusu olarak, benlik-kurgusunun çalışma durumuna ve yaş grubuna göre farklılık gösterip göstermediği incelenmiştir. Uzman işte çalışma ile genç olma kadınların bireysel-gelişim yöneliminde özerkleşmeyi artırıcı etkenler olarak belirmiştir. Öte yandan, yaşın ilerlemesi ile birlikte kadınlarda ilişkisel yönelim boyutunda bütünleşme eğilimi artmaktadır. Bunun yanında, çalışma durumu ve yaşın benlik-kurgusu üzerinde ortak etkisi saptanmıştır. Uzman işlerde çalışan hem genç hem de yetişkin kadınlar, diğer çalışma kategorilerindekilere kıyasla daha fazla özerklik eğilimi taşımaktadır. Ev kadınlarında ve vasıfsız işlerde çalışanlarda ise, genç yetişkin grupta olma bireysel gelişim yöneliminde bireyleşmeyi geliştirici bir rol oynamaktadır. Benlik-algısı ve benlik-kurgusu arasındaki ilişki örüntüsüne bakıldığında, bireysel-gelişim yöneliminin atletik yeterlik algısı ile ilişkisel yönelimin ise yakın ilişkiler ve bütünsel özdeğer ile yüksek düzeyde ilişkili olduğu izlenmektedir. Benlik-kurgusunun bu iki temel yöneliminin benlik-algısı üzerindeki etkisi içerdikleri kutuplara göre incelendiğinde ise; bireyleşmiş benlik-kurgusuna sahip kadınların kalıplaşmış benlik-kurgusuna sahip kadınlara göre kendilerini yakın ilişkilerde, atletik alanda ve fiziksel görünüm alanında daha yeterli algıladıkları görülmüştür. Öte yandan, ilişkili benlik-kurgusuna sahip kadınlar kopuk benlik-kurgusuna sahip kadınlara kıyasla kendilerini ev işinde ve yakın ilişkilerde daha yeterli algılamakta ve kendilerini göreli olarak daha değerli hissetmektedirler. Son olarak, kadınların merkezi kimlik tanımı incelendiğinde, kadınların kendilerini tanımlamada en önemli gördükleri kimlik boyutlarının sırasıyla aile, eğitim ve meslek olduğu görülmüştür. Çalışma durumuna göre bakıldığında ise, ev kadınları ve vasıfsız işte çalışan kadınlar için ailenin, uzman işte çalışanlar için eğitimin daha merkezi olarak algılandığı saptanmıştır. Tüm bulgular bir arada değerlendirildiğinde uzman işlerde çalışan kadınlar açısından bireyleşme eğiliminin özellikle özdeğeri yordamaya katkıda bulunduğu ve bu kategorideki kadınların kimlik tanımında mesleğin ve eğitimin öncelik taşıdığı görülmektedir. Öte yandan, vasıfsız işlerde çalışan kadınlarla ev kadınları açısından bireyleşme eğiliminin sadece genç olanlarda görüldüğü, yaşlı grupta bütünleşme eğiliminin daha güçlü olduğu izlenmektedir. Ancak, bu kategorilerdeki tüm kadınlar için ailenin, meslek ve eğitimden daha merkezi bir önem taşıdığı söylenebilir. Yine tüm bulgular kadınların yaşına göre değerlendirildiğinde yetişkin kadınlarda ilişkisellik yöneliminin içerdiği bütünleşme kutbunun daha baskın olduğu, bu bütünleşme eğiliminin özellikle yakın ilişkilerdeki yeterlik duygusu ve özdeğeri yordamaya katkıda bulunduğu görülmektedir. Ayrıca, vasıfsız işlerde çalışan yetişkin kadınlarla ev kadınlarında gözlenen bütünleşme eğilimi ile yakın ilişkilerde kendine güven algısı ve yüksek özdeğer ilişkisinin ailenin baskın kimlik tanımı olmasıyla da bir arada gittiği söylenebilir. Anılan bulgular, benlik ve kimlik ile ilgili kuramlar ve modeller çerçevesinde tartışılmıştır.

 

PO#10 Üniversite Öğrencilerinin Sosyal Baskınlık Yönelimi ve Başka Bazı Değişkenler Açısından Karşılaştırılması

Hatice Karaçanta

Ankara Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Son yıllarda grupla ilgili etkili bir kuram Sosyal Baskınlık Kuramı’dır (Social Dominance Theory). Grup temelli önyargı ve baskıya her an ve her yerde rastlanmakta olduğu gerçeğinden hareketle Sidanius ve arkadaşları tarafından (1991) geliştirilen Sosyal Baskınlık Kuramı, grup içi ilişkileri hiyerarşik sosyal sistemler bağlamında ele alıp incelemektedir. Kurama göre bireyler, etnik, ırksal ya da sosyal sisteme dayalı grup temelli sosyal hiyerarşiler oluşturmak eğilimindedirler. Söz konusu grup temelli hiyerarşiler değişmeden varlığını sürdürmek eğilimindedirler. Amerika Birleşik Devletleri’nde gözlenen etnik hiyerarşi buna örnek gösterilebilir. ABD’de hangi grupların üst (Avrupa kökenli Amerikalılar), hangi grupların alt statülü gruplar (Afrika kökenli Amerikalılar ve Latinler) oldukları konusunda yaygın bir görüş birliği vardır (Sidanius ve Pratto, 1993; Sidanius, 1993). Sosyal Baskınlık Kuramı’nın temel amacı bu türden grup temelli hiyerarşilerin oluşmasında ve sürdürülmesinde etkili olan mekanizmaları ortaya koymaktır(Sidanius, Pratto ve Mitchell, 1994). Kurama adını veren ve temel öğesi olan sosyal baskınlık yönelimi (SBY), bireylerin ve içinde bulundukları grupların, diğer gruplar üzerinde sosyal baskınlığa ve üstünlüğe sahip olmayı istedikleri ölçüde işlerlik kazanmaktadır. Sosyal Baskınlık Kuramı’na göre grup dışına yönelik saldırganlık ve baskınlığın ortaya çıkmasında etkili olan temel faktörlerden biri de bu yönelimdir. Sosyal baskınlık yönelimi, sosyal gruplar arasında baskın hiyerarşik ilişkiler yaratmayı istemekle ilişkili bireysel bir değişken olarak da tanımlanabilir. Sosyal baskınlık yönelimi yüksek olan bireyler, kendilerinden düşük statüye sahip kişilere karşı pek fazla empatik olmamak, görece muhafazakar, ırkçı ve önyargılı olmak eğilimindedirler (aktaran, Pratto, Sidanius Stallworth ve Malle, 1994). Sosyal baskınlık yönelimi ile eşitsizliği temel alan ideolojiler arasında da bir ilişki vardır. Sosyal baskınlık yönelimi, grup dinamikleri ve çatışma konusunda açık ipuçları sunan bir kişilik yapısı olarak da tanımlanabilir. Bu yapı, ölüm cezasının desteklenmesi, siyasal muhafazakarlık (Pratto, Sidanius, Stalworth ve Malle, 1994) gibi siyasal tutumlar açısından da önemli ipuçları sunmaktadır ( Rabinowitz, 1999). Önceki araştırmalar, Amerika’dan çok daha eşitlikçi bir ülke olarak kabul edilen İsveç’te grup baskınlığı yönelimi ile kapitalizmin (Sidanius ve Pratto, 1993b), ırkçılığın ve cinsiyet ayrımcılığının (Sidanius, Devereux ve Pratto, 1992) desteklenmesi arasında bir ilişki olduğuna, aynı zamanda Avustralya, Rusya, İsveç ve ABD’de gözlenen aynı türden cinsiyet ayrımcılığına (Sidanius, Pratto ve Brief, 1995) işaret etmektedir. Pratto ve arkadaşları (1994) sosyal baskınlık yönelimine ilişkin bireysel değişkenliğin yukarda açıklanan ideolojilerle, siyasal tutumlarla ve hiyerarşik rollerle benzer ilişki kalıplarına sahip olduğunu savunmakta ve pek çok toplumda da güvenilir bir biçimde ölçülebileceğini belirtmektedirler (Pratto, Sidanius Stallworth ve Malle, 1994; Rabinowitz,1999). Türkiye’de gruplar özellikle de etnik gruplar konusunda çok konuşulmasına karşın konu üzerinde yok denecek kadar az çalışmanın yapıldığı görülmektedir. Sosyal Baskınlık Kuramının savunduğu görüşlerin Türkiye’de geçerliğini sınamak ve böylece kuramın gücünü görmek önemlidir. Türkiye’de bazı grup üyeleri kendilerini farklı tanımlamakta ve toplumda ayrımcılığa maruz kaldıklarını iddia etmektedirler. Alt grup kimliklerini ön plana çıkaran bu bireyler gruplarıyla özdeşleşmelerini arttırmakta, toplumda statü farklılıklarının olduğunu düşünmektedirler. Bu araştırmada Atatürk’ün 1920 yılında söylediği “Türkiye’de yalnızca Türkler yaşamıyor, Çerkesler, Kürtler, Lazlar da yaşıyor” sözünden yola çıkılarak bu etnik gruplarla çalışılmış, bu grupların grup içi özdeşleşme düzeyleri, algıladıkları ayrımcılık ve statü farkları araştırılmıştır. Bu grupların Vatanseverlik açısından farklılaşıp farklılaşmadıkları ve bütün bu değişkenlerin Sosyal Baskınlık Kuramı’nın en önemli değişkeni olan sosyal baskınlık yönelimiyle ilişkisi incelenmiştir. Böylece ABD’de, İsrail’de yapılmış olan gruplar arası ilişkiler ile ilgili çalışma bulguları ile Türkiye’de yapılanların bulgularını karşılaştırma ve Sosyal Baskınlık Kuramını Türkiye’de sınama amaçlanmıştır. Bu araştırmada, sosyal baskınlık yönelimi, vatanseverlik, grupla özdeşleşme, adaletsizlik algısı ve gruba bağlılık arasındaki ilişkilere bakılmış, statü algısı açısından etnik gruplar arasında farklılıkların olup olmadığı araştırılmış ve farklı etnik gruplardaki üniversite öğrencileri arasında sosyal baskınlık yönelimi, vatanseverlik, grup içi özdeşleşme, adaletsizlik algısı ve gruba bağlılık açısından farklılıkların bulunup bulunmadığı görülmeye çalışılmıştır. Son olarak gruba bağlılık, grup içi özdeşleşme, adaletsizlik algısı ve grup statüsü algısının SBY’ni, sosyal baskınlık yöneliminin de vatanseverliği yordayıp yordamadığına bakılmıştır. Araştırmaya farklı etnik gruplardan 206’sı kadın, 214’ü erkek toplam 420 üniversite öğrencisi katılmıştır. Araştırmanın temelini oluşturan sorulara yanıt aramak amacıyla deneklere SBY, Vatanseverlik, Grup İçi Özdeşleşme, Adaletsizliğin Algısı, Grup Statüsü Algısı ve Gruba Bağlılık ölçekleri uygulanmıştır. Bu ölçeklerin Türkçe’ye uyarlama ve geçerlik–güvenirlik çalışmaları araştırmacı tarafından yapılmıştır. Araştırmanın temel bulgularından biri, statü açısından etnik gruplar arasında fark olduğudur. Tüm denekler statü açısından Türkleri en yüksek statüde görmekteyken, statü açısından en düşük görülen grup Kürtlerdir. Ayrıca etnik gruplar sosyal baskınlık yönelimi ve vatanseverlik açısından karşılaştırıldığında, Kürt deneklerin diğer etnik gruplara göre daha düşük sosyal baskınlık yönelimine ve vatanseverliğe sahip oldukları görülmektedir. Grup içi özdeşleşme ve gruba bağlılık açısından da etnik gruplar arası farkın anlamlı olduğu, etnik gruplarıyla en çok özdeşleşme gösteren ya da etnik gruplarına en bağlı grupların Çerkezler ve Kürtler olduğu bulunmuştur. Etnik gruplara adaletsizlik algısı açısından bakıldığında diğer gruplara göre Kürtlerin en fazla adaletsizlik algıladıkları görülmektedir. Bundan başka adaletsizlik ve grup statüsü algısının SBY’ni yordadığı, SBY’nin ise vatanseverliği yordadığı bulunmuştur.

 

PO#11 Depremzedeler Depremlere Karşı Önlem Almak Hakkında Ne Düşünüyorlar? 1999 Depremleri Sonrasında Durum

Gülten Akarsu, Metin Özdemir ve A. Yasin Şenyurt

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 depremleri sonucunda Marmara Bölgesi’nde geniş çaplı can ve mal kaybı meydana gelmiştir. Resmi rakamlar 17 Ağustos depreminde 15 000-18 000 kişinin hayatını kaybettiğini, 25 000 kişinin yaralandığını; 12 Kasım depremi sonrasında ise 800 kişinin öldüğünü ve 5 000 kişinin yaralandığını rapor etmektedir. Her iki deprem sonucunda resmi makamlara göre 25 000 ev ve 5 000 işyeri hasar görmüş ya da kullanılamaz hale gelmiştir. Halbuki Japonya gibi depremlerin yoğun olarak yaşandığı ülkelerde aynı şiddetteki depremler çok daha az hasara ve can kaybına yol açmaktadır. Depremlerin bu denli büyük zararlara yol açmasında temel nedenlerden biri de depremin şiddeti kadar depremlere karşı alınması gereken önlenmelerin alınmamış olmasıdır. Halbuki, deprem bölgesinde yaşayan insanların depremlere karşı yeterince bilgi sahibi olmaları, deprem öncesinde, deprem sırasında ve deprem sonrasında yapılması gerekenleri bilmeleri can ve mal kaybını önemli ölçüde azaltabilir (Karancı, Akşit, Anafarta, Özdemir, 2001). Bu nedenle afet bölgelerinde halkın bilinçlendirilmesi ve alınması gereken önlemler hakkında bilgilendirilmeleri oldukça etkinli olabilir. Bu çalışmanın amacı 17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerini yaşamış olan depremzedelerin deprem hakkındaki duygularını, deprem sonrasındaki “depremlere karşı önlem alma” davranışlarını incelemektir. Elde edilecek bilgilerin deprem bölgelerinde uygulanacak olan bilinçlendirme eğitimlerinin yapılandırılmasında yardımcı olabileceği düşünülmektedir. 1999 depremlerinden yoğun olarak etkilenen Adapazarı ve Düzce’de 92 depremzede (% 32 kadın, % 68 erkek) araştırmacılar tarafından konutlarında ziyaret edilmiştir. Görüşme yapılan depremzedelerin % 23’ü apartman dairesinde, % 54’ü müstakil evlerde, % 23’ü prefabrik konutta yaşamaktadır. Araştırmada kullanılan veri toplama aracı iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, gelir düzeyi gibi bilgilerin dışında katılımcılara depremin kendilerinde çağrıştırdığı duygular, depremin nedeni ve deprem zararlarının sorumluları hakkında sorular soruldu. İkinci bölümde ise deprem öncesi alınması gereken bazı önlemleri alıp almadıkları (bina zemin etüdü yaptırmak, tehlike yaratabilecek eşyaları sabitlemek, evin güvenli yerlerini belirlemek vb.) ve bunların nedenleri soruldu. Son olarak da deprem ve alınması gereken önlemler hakkında bilgi kaynaklarını belirlemek ve bu bilgi kaynaklarına ne kadar güvendiklerini öğrenmek amacı ile sorular sorulmuştur. Araştırma sonuçları depremzedelerin deprem denilince en yaygın olarak korku, ardından ölüm, çaresizlik, üzüntü ve panik hissettiklerini göstermektedir. Katılımcıların % 64.8’i depremin bir doğa olayı olduğunu belirtirken, % 13.2’si depremi Allah’ın bir cezası, % 14.3’ü kader, % 8.9’u ise kıyamet alameti olduğunu belirtmişlerdir. Genel olarak depremin kontrol dışı, doğa üstü bir nedenden kaynaklandığını belirtenler (Allah’ın cezası, kader ve kıyamet alameti) katılımcıların % 36’sıdır. Depremlere karşı önlem alma konusunda ise en çok devletin (% 69.6) sorumlu olduğu belirtilmiştir. Katılımcıların % 67.4’ü belediyelerin, % 59.8’i müteahhitlerin, % 53.3’ü vatandaşların, % 46.7’si mühendislerin ve % 28.3’ü sivil toplum örgütlerinin depremlere karşı önlem almada sorumlu olduğunu belirtmişlerdir. Depreme karşı alınan önlemlere bakıldığında ise katılımcıların en çok deprem esnasında yapılması gerekenler hakkında bilgi edinmeye çalıştığı (% 87.2), evdeki güvenli yerleri belirledikleri (% 71.8), acil durumlar için gerekli olabilecek malzemeleri depoladıkları (% 71.8), bina imar planının uygunluğunu kontrol ettikleri (% 43.7) ve bina zemin etüdü (% 41.7) yaptırdıkları görülmektedir. Alınması gereken önlemler hakkındaki bilgilerin kaynağının ise en çok televizyon ve gazeteler olduğu görülmüştür. Ancak bu bilgilere orta düzeyde güvenilmektedir; sırasıyla M = 2.67 ve M = 2.71 (5 noktalı Likert tipi ölçek). En önemli bilgi kaynaklarının bu konularda verilen seminerler olduğunu belirtenler ise elde ettikleri bilgilere daha fazla güvenmektedirler (M = 3.84, SS =1.4). Elde edilen sonuçlar depremin depremzedelere korku, ölüm, çaresizlik gibi duyguları yoğun olarak hatırlattığı görülmektedir. Ayrıca katılımcıların yaklaşık 1/3’ü depremin kontrol dışı bir nedenden (Allah’ın cezası, kader, kıyamet alameti gibi) kaynaklandığını düşünmektedirler. Buna karşılık özellikle de müstakil evlerde yaşayanlar depreme karşı hazırlıklı olma konusunda daha duyarlıdırlar. Depremlere karşı hazırlıklı olma bilinci vermek için afet bölgelerinde verilecek bilinçlendirme eğitimlerinin temel hedeflerinden biri depremin bir doğa olayı olduğu, ancak zararlarını azaltmak için önlem alınabileceğini bilincini vermek olmalıdır. Bunun yanı sıra deprem zararlarından özellikle de devlet ve belediye gibi kurumların sorumlu tutulmasının yerine, aynı zamanda halkın kendi davranışlarının da depremin daha fazla zarar vermesine neden olabileceği bilgisi verilmelidir. Bu araştırmanın sonuçları, seminer gibi karşılıklı iletişime dayalı bilgilendirme yöntemleri ile elde edilen bilgilere daha fazla güvenildiğini göstermektedir. Buna karşılık en yaygın bilgi kaynağı televizyon ve gazetelerdir. Bilinçlendirme çalışmalarında medyanın etkili kullanımının yanısıra karşılıklı etkileşime dayalı yöntemlerin kullanılmasının da oldukça faydalı olacağı görülmektedir.

 

PO#12 Ahlaki Yargı ile Kişilik Arasındaki İlişki

Sine Egeci ve Sevim Cesur

İstanbul Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu araştırma, temelini Kohlberg’in kuramından alan ahlaki muhakeme ile bireysel farklılıkları içinde barındıran kişilik arasında bir ilişki olup olmadığını incelemeyi amaçlamaktadır. Ahlakın gelişimi içersinde önemli bir yere sahip olan yedi kavramı açıklayan Kohlberg, özellikle sosyal çevre içersinde edinilen deneyimlerin, üstlenilen sorumluluğun, uzlaşıcı olabilmenin önemini vurguladığından, bu çalışmada ahlak gelişimi ile kişiliğin “dışadönüklük”, “deneyime açıklık”, “sorumluluk”, “uzlaşılabilirlik” boyutları arasındaki ilişkinin sorgulanması amaçlanmaktadır. Güdülen bir diğer amaç ise, ahlak ile yaş ve eğitim faktörleri arasındaki ilişkinin sınanmasıdır. Çalışmada, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü’nden 52 birinci (yaş ortalaması=19,39) ve 25 dördüncü sınıf öğrencisi (yaş ortalaması=23,13), örneklem grubunu oluşturmaktadır. Birinci sınıf öğrencileri içinde 47 tane kız, 5 erkek öğrenci; dördüncü sınıf öğrencileri içinde de 23 kız, 2 erkek öğrenci bulunmaktadır. Çalışmada, Demografik Bilgiler Formu, Değerlerin Belirlenmesi Testi ve Neo-5 Faktörlü Kişilik Envanteri veri toplama araçları olarak kullanılmıştır. Araştırılmakta olan ahlak gelişimi ve kişilik konusunda katılımcıların geçmiş deneyim ve aile öykülerinin kontrol edilebilmesi için “Demografik Bilgiler Formu” düzenlenmiştir. Formda, katılımcıların yaşları, cinsiyetleri, gitmiş oldukları lisenin türü, okumakta oldukları psikoloji bölümünün kaçıncı tercihleri olduğu, İstanbul’da kaç yıldır bulundukları, daha önce bulundukları şehir/şehirler ve bu şehirlerde bulunuş süreleri ile ailelerinin sosyo-ekonomik seviyeleri ve meslekleri sorgulanmaktadır. Katılımcıların ahlak gelişim basamaklarının ölçülmesi amacı ile “Değerlerin Belirlenmesi Testi” (Defining Issues Test-DIT) (Rest,1986) kullanılmıştır. Kohlberg’in Ahlaki Gelişim Kuramına dayanan testin Türkiye’ye adaptasyonu yapılarak (Cesur, 1997) pek çok farklı araştırmada kullanılmıştır. Değerlerin Belirlenmesi Testi, farklı gelişim basamaklarında olan kişilerin ahlaki problemlerle ilgili değerleri farklı tanımlayacağını öngörmektedir. Testin Türkçeye adapte edilen versiyonu 4 hikaye ve bu hikayelerle ilgili olan 12 değerlendirme cümlesinden oluşmaktadır. Katılımcılardan hikayeyi okuduktan sonra, hikayeyle ilgili bir karar vermesi, daha sonra da 12 değerlendirme cümlesinin verdikleri kararı ne ölçüde etkilediğini belirtmesi beklenmektedir. Son olarak da 12 değerlendirme cümlesinin içinde en önemli olan dört tanesi seçilmektedir. Değer ifadeleri farklı ahlaki yargı basamaklarını temsil edecek şekilde düzenlenmiş olduğundan, katılımcıların aldıkları puan ahlaki yargı bakımından bir kontinyumdaki yerlerini belirlemektedir. Hesaplanan P Puanı da, katılımcıların “uzlaşım sonrası devre”ye ait puanlarını göstermektedir. Katılımcıların kişilik özelliklerinin ölçülmesi amacı ile NEO 5 Faktörlü Kişilik Envanteri kullanılmaktadır. Costa ve McCrae (1991) tarafından geliştirilen ve Türk popülasyonunda kullanılmak üzere Sunar (1996) tarafından adaptasyonu yapılan NEO Beş Faktörlü Kişilik Envanteri kişiliğin beş boyutunu ölçer: Nörotisizm, Dışadönüklük, Deneyime Açıklık, Uzlaşılabilirlik ve Sorumluluk. Test, 60 sorudan oluşmaktadır. Her bir soru, “Bana çok uygun”, “Bana uygun”, Emin değilim”, “Bana uygun değil”, “Bana hiç uygun değil” şeklinde beş kategorili likert tipi değerlendirme yapılması beklenmektedir. Neo-5 Faktörlü Kişilik envanterinin Deneyime Açıklık boyutuyla Ahlak Gelişimi Puanı arasında olumlu, Dışadönüklük boyutuyla Dışa Dönüklük Puanı arasında negatif bir ilişki bulunmuştur. Yapılan tek yönlü varyans analizinde, anlamlı olmamakla beraber dördüncü sınıf öğrencilerinin ahlak gelişimi puanı birinci sınıflardan yüksek bulunmuştur. Ahlak gelişimi puanı, cinsiyet, yaş, anne ve babanın eğitim düzeyi ve okunan lisenin türü bakımından farklılaşmamıştır.

 

PO#13 ABD’deki 11 Eylül Saldırısına ve ABD’nin Taliban’a Karşı Askeri Müdahelesine İlişkin Tutumlar: Korelasyonel Bir Çalışma

Ozanser Uğurlu

Ankara Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Nuray Sakallı-Uğurlu

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışmanın amacı Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğrencilerinin,11 Eylül 2001’de Amerika Birleşik Devletleri’nde New York ve Washington D.C.’ye yapılan saldırılara karşı ve bu saldırıya karşın Amerika Birleşik Devleti’nin Afganistan’da Taliban’a karşı askeri müdahelesinin haklılığı ile ilgili düşünceleri ile bu öğrencilerin siyasi tercihlerine, milliyetlerine verdikleri önem ve sosyo-ekonomik düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bu çalışmada kültürlerarası bir araştırmanın Türkiye verileri kullanılmıştır. Araştırmaya, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden 225 erkek ve 287 kadın olmak üzere toplam 512 öğrenci katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalamaları 21.04 (SD = 3.85) değerindedir. Katılımcıların beşi alt sosyo-ekonomik, yüz otuz beşi orta-alt sosyo-ekonomik, üç yüz kırk dokuzu orta-üst sosyo-ekonomik ve on yedisi üst sosyo-ekonomik düzeyde olduklarını belirtmişlerdir. Katılımcılar, Glick ve Fiske tarafından düzenlenen kültürlerarası çalışma için hazırlanmış olan ölçeğin Türkçe versiyonunu doldurmuşlardır. Burada sunulan çalışma için ölçülen değişkenler; öğrencilerin cinsiyetleri, siyasi tercihlerine ve milliyetlerine verdikleri önem, sosyal ekonomik düzeyleri, 11 Eylül saldırısı ve Amerika Birleşik Devleti’nin Taliban’a karşı askeri müdahelesine ilişkin tutumlarıdır. Öğrenciler bu araştırmaya katılımlarından dolayı aldıkları derslerde ekstra puan almışlardır. Bulgulara göre, katılımcıların siyasi tercihlerine verdikleri önem ile 11 Eylül saldırısının haksız olarak algılanması, 11 Eylül saldırısının terorist bir hareket olarak algılanması, 11 Eylül kurbanlarına üzülme, Amerika Birleşik Devleti’nin Taliban’a saldırma hakkının varolduğuna inanma arasında negatif korelasyonlar vardır. Katılımcıların milliyetlerine verdikleri önem ile 11 Eylül saldırısının terorist bir hareket olarak algılanması ve Amerika Birleşik Devleti’nin Taliba’na saldırma hakkının olduğuna inanma arasında pozitif korelasyonlar bulunmuştur. Katılımcıların sosyo-ekonomik düzeyleri ile 11 Eylül saldırısının haksız olduğuna inanma, 11 Eylül saldırısının terorist bir hareket olarak algılanması, 11 Eylül kurbanlarına üzülme, ve Amerika Birleşik Devleti’nin Taliba’na saldırma hakkı olduğuna inanma arasında pozitif korelasyonlar bulunmuştur. Ayrıca, 11 Eylül saldırısının terorist bir hareket olarak algılanması ile bu saldırının haksız olarak görülmesi, kurbanların durumlarına üzülme ve ABD’nin Taliban’a saldırma hakkı olduğuna inanma arasında da korelasyonlar vardır. Sonuç olarak, bu araştırma Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğrencilerinin 11 Eylül saldırısına ve Amerika Birleşik Devleti’nin Afganistan’ da Taliban’ a askeri müdahalesine karşın görüşlerini ve bu görüşleri etkileyebilecek olan siyasal tercihe verilen önem, milliyete verilen önem ve sosyo-ekonomik düzey gibi bazı sosyal unsurlar arasındaki korelasyonel ilişkiyi araştırmıştır. Bulgular sosyal psikolojik kuramlar açısından ele alınarak tartışılacaktır.

 

PO#14 Lise Çağı Öğrencileri Gözüyle “Evlilik”: Bir Sosyal Temsil Ön Çalışması

Bengi Öner

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Başak Maraşlıoğlu

TED Ankara Koleji Özel Lisesi

Esra Serdaroğlu

Ankara Fen Lisesi

Bu araştırmanın amacı lise çağı öğrencilerinin evlilik sistemini genel olararak nasıl algıladıklarını incelemektir. Liseli öğrencilerin evliliği nasıl tanımladıkları, evlilikten ne bekledikleri, evlilikte kriz ve çatışma dönemleri hakkındaki düşünceleri, öne sürdükleri krizle başa çıkma yöntemleri gibi açılardan bakılarak evlilik kurumu ile ilgili ortak bir görüşe sahip olup olmadıkları gözlemlenmek istenmektedir. Yöntem olarak yarı yapılandırılmış mülakat yöntemi kullanılmıştır.Yaşları 18-16 arasında değişen on tane kız ve on tane erkek olmak üzere 20 kişiden oluşan çeşitli liselerden gelen öğrenci grubu ile ayrı ayrı mülakatlar yapılmıştır. Sorulan sorulara verilen cevaplar içerik analizi yöntemi ile değerlendirilmiştir. Bulgulara göre denek grubunun çoğunluğu, evliliğin gerekliliğini ve bu doğrultuda aşkın önemini vurgulamışlardır. Evliliğin tanımında ortak olarak belirtilen özellik ise, hayatı paylaşmak ve buna bağlı olarak sevgi, saygı ve hoşgörü içerisinde yaşamaktır. Kızlar için sevgi ve saygı ön plandayken, erkekler mutluluk ve anlaşmayı önemsemektedirler. Liseli örneklem grubumuzun yarısından fazlası evliliği aşkla bağdaştırmıştır. Aşk, iyi anlaşma durumu olarak nitelendirilmiştir.Özellikle kızlarda gözlemlenen genel bir kanı ise,cinselliğin aşktan sonra gelmesi gerektiği; ancak yine de evliliğin vazgeçilemez bir parçası olduğu görüşüdür. Evliliğin bir gereksinim olduğu, liseli örneklemimizde kızlara oranla erkekler tarafından daha fazla vurgulanmıştır. Evliliğin gerekliliği konusunda, erkekler, paylaşım,destek,düzenli bir hayat, yakın birine sahip olma isteğini vurgularken, kızlar, aşk ya da toplumsal baskı üzerinde durmuşlardır.Her iki grup da evliliğin aile kurmak için gerekli olduğunu söylemişlerdir. Evliliğin gereksiz ve evlenmeden birlikte yaşamanın normal olduğu daha çok kızlarca dile getirilmiştir.Genel inanışa göre, kadınların evliliğe erkeklerden daha hevesli olmalarına rağmen, örneklemimizden alınan bilgilerde bunun tersi bir eğilim gözükmektedir. Nitekim kadınlar kadar erkekler için de evliliğin hayatta önemli bir amaç olduğu yabancı kaynaklı araştırmalarda da vurgulanmaktadır. Mülakatlardan çıkan ifadelerde “çocuğun” evliliği bütünleştirici, aile bağlarını kuvvetlendirici bir etkisi olduğu görüşü saptanmıştır. Sorumluluk duygusunu arttıran, paylaşımı yükselten, neşe ve övünç kaynağı olarak tanımlanan çocukların, boşanmayı güçleştirdiği, varlıkları ile ailenin kolay kolay yıkılmadığı görüşü katılımcılar tarafından vurgulanmıştır. Çocuk, evlilik içinde istendik ve yararlı bir etmen olarak tanımlanmıştır.Liseli gençlerin, gerek evlilik tanımlamalarında gerekse evlilikte krize yol açan sebepler arasında maddi konulardan çok manevi konulara yer verdikleri gözlemlenmiştir. Kriz dönemi boşanmaya bir basamak olarak tanımlanırken, boşanmanın evlilik kadar doğal olduğu ve başarısız bir evliliğin gelenekleri sürdürmek adına uzatılmaması gerektiği vurgulanmıştır. Kriz dönemi ve boşanmanın çiftlerden çok çocuklar üzerinde yıkıcı bir etkisi olduğu fikri paylaşılmaktadır. Modern evliliklerin eskiye oranla çiftler arasında daha eşitlikçi ve daha özgür bir yaklaşım sağlaması gençler tarafından olumlu bir şekilde değerlendirilmektedir. Sonuç olarak evlilik hakkında lise grubu örnekleminde ortak fikir ve inanışlara rastlanmıştır. Bu fikirlerin, ortak bir görüş, teori ve inanışı vurgulayan bir “sosyal temsil” niteliğinde olup olmadığının anlaşılabilmesi için daha geniş örneklem grubunda benzer çalışmaların yapılması gerekmektedir. Detaylı tartışma mulakatlar incelenerek yapılan içerik analizi doğrultusunda hazırlanacak olan tablo esas alınarak yapılacaktır.

 

PO#15 Romantik İlişkisi Olan ve Olmayan Üniversite Öğrencilerinin Çeşitli Sosyal Psikolojik Etkenler Yönünden Karşılaştırılması

Ayda Büyükşahin

Ankara Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bağlanma kuramı, romantik ilişkileri açıklamada etkili kuramlardan biridir. Bu kurama göre bağlanma stilleri, yakın ilişkilerde bireylerin davranışlarında, ilişkilerinden doyum almalarında, ilişkilerde yaşanan sorunlardan etkilenmelerinde ve bu sorunlarla başa çıkmalarında etkilidir. Bireylerin romantik ilişkilerinin olmaması ya da romantik ilişkilerine güvensiz bağlanma stili ile bağlanmaları, yalnızlık, stres gibi olumsuz deneyimler yaşamalarına neden olmaktadır. Bu araştırmada da, romantik ilişkisi olan ve olmayan üniversite öğrencilerinin bağlanma stillerinin, stres belirtileri, stresle başaçıkma ve benlik saygısı açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemini Ankara’daki çeşitli fakültelerde okuyan, seçkisiz olarak seçilen 200 kız, 200 erkek olmak üzere toplam 400 üniversite öğrencisinden oluşturmaktadır. Veriler, demografik bilgi formu, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri, İlişki Ölçekleri Anketi, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Stres Belirti Ölçeği ve Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği aracılığıyla toplanmıştır. Ölçekler, gönüllü olarak katılan katılımcılara bireysel olarak uygulanmıştır. Elde edilen veriler varyans analizi ile değerlendirilmiştir. Ayrıca ölçümler arasındaki korelasyonlara bakılmıştır. Uygulanan istatistiksel analizler sonucunda romantik ilişkisi olan ve olmayan üniversite öğrencilerinin, korkulu bağlanma stili ile bağlı olmalarında farklılık gösterdikleri bulunmuştur. Diğer bağlanma stilleri yönünden gruplar arası fark yoktur. Ayrıca, benlik saygısı ve stres belirtileri göstermeleri yönünden de fark bulunmamıştır. Stresle başa çıkma tarzları açısından sadece iyimser tarzda başa çıkma yönünden bu gruplar arasında anlamlı farklılık elde edilmiştir. Romantik ilişkilere güvenli ve güvensiz bağlanmanın benlik saygısı, stres düzeyi ve stresle başa çıkma tarzlarını yordadığı; güvenli bağlı bireylerin güvensiz bağlı bireylere göre yüksek benlik saygısına sahip oldukları, daha düşük stres belirtisi gösterdikleri ve daha yapıcı stresle başaçıkma tarzlarını tercih ettikleri bulunmuştur. Bağlanma stillerinin, stres belirtileri ve stresle başa çıkma tarzlarının cinsiyete göre farklılık gösterdiği; olumsuz özelliklerde (güvensiz, kaygılı bağlanma, daha fazla stres belirtisi gösterme vb.) kızların erkeklere göre daha yüksek ortalamalara sahip oldukları sonucu elde edilmiştir. Bağlanma kuramı ile ilgili bugüne kadar çok sayıda araştırma yapılmıştır. Ancak, aşkı bağlanma süreci olarak ele alan ve ikili ilişkilerde yaşanan pek çok olumlu ve olumsuz deneyimleri bağlanma yaklaşımı çerçevesinde inceleyen çalışmalar oldukça sınırlıdır. Bu araştırma, üniversite öğrencilerinin ikili ilişkilerinde yalnızlık hissetmeleri, stres yaşamaları ve stresle başa çıkma tarzları açısından farklılık gösterdiklerini ve ilişkilerinde yaşadıkları bir çok olumlu ve olumsuz duyguların bağlanma stillerine nasıl dayandığını açıklayabilmektedir. Bu nedenle, bu konuda bilgi sahibi olmak, ikili ilişkilerde yaşanan çatışmaların nedenlerinin anlaşılması, çiftlerin ilişkilerine yön vermeleri, ilişkilerinin kalitesinin arttırılması bakımından yararlı olacağı düşünülmektedir.

 

PO#16 Evlilikte Kadına Uygulanan Şiddete Karşı Tutumlar ve Bu Tutumları Yordayan Sosyal Psikolojik Faktörler

Sinan Ulu ve Nuray Sakallı Uğurlu

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Evlilikte kadına uygulanan şiddet doğu-batı, gelişmiş-gelişmekte olan ayrımı yapmadan bir çok toplumda görülen ve kadının sadece fiziksel ve psikolojik sağlığını değil, aynı zamanda toplumsal yerini ve kimliğini olumsuz yönde derinden etkileyen bir olgudur. Konu üzerinde yapılan çalışmalar sorunun aşılmasında kamu oyunun bilinçlenmesinin ve sorun hakkında bir farkındalık yaratılmasının çok önemli bir rol oynayacağını işaret etmektedir. Böyle bir farkındalık, evlilikte şiddet olayları ile ilk elden meşgul olan güvenlik güçleri, sağlık personeli gibi meslek gruplarının konu üzerindeki hassasiyetlerini arttırmak, olayla karşılaşan sıradan insanın tepkisini sağlamak, ve toplumsal ve hukuksal karar mekanizmalarını sorunun aşılmasına yönlendirmek açısından önemlidir. Böyle bir farkındalığın sağlanması için toplumumuzun konuya karşı tutumlarını öğrenmek ve bu tutumları etkileyen faktörleri ortaya çıkarmak önemli görülmektedir. Bu çalışma, öğrenci dışı örneklemleri de kapsayan daha geniş bir çalışmanın bir parçası olarak, ODTÜ öğrencilerinin evlilikte kadına uygulanan şiddet konusundaki tutumlarını, ve bu tutumların olumluluğunu veya olumsuzluğunu etkileyen sosyal psikolojik faktörleri araştırmaktadır. Kuramsal olarak, kadının evlilikte maruz kaldığı şiddetin daha geniş anlamda ataerkil toplumsal yapılanmanın ve bu yapılanmanın kadının davranışlarını ve toplumsal konumunu kontrol etme isteği sonucu oluştuğu düşünülmektedir. Bu yüzden ataerkil görüşlere, bu görüşleri doğurduğu düşünülen gelenekselliğe, ve bu görüşlerin kaynak olduğu düşünülen cinsiyetçiliğe bu araştırmada yer verilmiştir. Cinsiyet ayrımcılığı, son yıllarda Glick ve Fisk (1996) tarafından geliştirilen ve cinsiyet ayrımcılığını düşmanca ve yardımsever olarak ikiye ayıran çelişik duygulu cinsiyet ayrımcılığı düşüncesiyle uyumlu olarak kavramsallaştırılmıştır. Bu çalışmanın katılımcıları Orta Doğu Teknik Üniversitesinde okuyan, yaşları 17 ve 30 arasında değişen 215 erkek, 191 kadın öğrencidir. Katılımcılar sınıf ortamında veya ders dışında anketi doldurmuş, sınıf ortamında katılan öğrencilerin çoğu anketi doldurdukları için ekstra puan almıştır. Verilen anketler bu çalışmada kullanılan gelenekselcilik, ataerkil görüşler, ve cinsiyetçilik ölçekleri ve demografik soruların yanısıra bu çalışmada kullanılmayan bir takım ölçekleri de içermektedir. Daha önce başka toplumlarda da kullanılan bu ölçekler dilimize çeviri-geri çeviri yöntemiyle uyarlanmış ve güvenirlik testleri daha önceki çalışmalarda bulunan sonuçlarla uyumlu bulunmuştur. Cinsiyetçilik ölçeği daha önceki çalışmalarla uyumlu bir faktör yapısı göstermiş, ve düşmanca ve yardımsever olmak üzere iki faktöre ayrılmıştır. Bu çalışmada gelenekselliğin, ataerkil görüşlerin, cinsiyetin ve cinsiyetçiliğin, özellikle de düşmanca cinsiyetçiliğin kadının evlilik içinde maruz kaldığı şiddete karşı tutumlarla olumlu bir ilişki içinde olması, ve ataerkillik ve cinsiyetçiliğin geleneksellik-tutum ilişkisinde aracı değişken rolü oynaması beklenmektedir. Cinsiyetin, cinsiyetçiliğin, ataerkil görüşlerin ve gelenekselliğin evlilikte kadına uygulanan şiddete karşı tutumlarla olan ilişkisini test etmek için çoklu regresyon ve varyans analizleri uygulanmıştır.Yapılan analizlerin sonuçlarına göre: a. tutumların tüm örneklem düşünüldüğünde olumsuz yönde olduğu bulunmuş b. değişkenlerin hepsinin evlilikte kadına uygulanan şiddete karşı tutumlar üzerindeki temel etkisi anlamlı bulunmuş c. ataerkil görüşlerin gelenekselliğin tutumlar üzerindeki etkisine aracılık ettiği gözlenmiştir Daha önceki çalışmalarla uyumlu olarak evlilikte kadına uygulanan şiddete karşı tutumların bu örneklemde de temelde olumsuz olarak bulunması kuramsal açıdan problemin incelenmesi ve çözülmesi açısından tutumlardan başka etkenlerin de göz önünde bulundurulması gerektiğini göstermektedir. Erkeklerin ve de ataerkil görüşleri benimseyenlerin daha olumlu olan tutumları da başlangıçtaki kuramsal yaklaşımı destekler niteliktedir. Bu olguya karşı geliştirilen olumsuz tutumların çözüme giden yolda etkili olamayışının bir sebebi konunun aile içinde geçmesi ve kesin çözümünün aile kurumunun yapısıyla ters düşebileceği kaygıları olabilir. Özellikle ataerkil yapının geçerli olduğu toplumlarda problemin tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik adımlar ailenin işleyişi ve yapısının özüne gelen tehditler olarak algılanabilir. Bu bağlamda evlilikte kadına uygulanan şiddetin engellenmesi için toplumların ne gibi bedeller ödemeye hazır olduklarını araştırmak önemli görülmektedir. Bu çalışma, böyle bir bakış açısını uygulamaya geçirmenin ilk adımlarından biri olarak görülmektedir. Evlilikte kadına uygulanan şiddete karşı tutumların araştırılması ve tutumların olumsuzluğunu etkileyecek faktörlerin öğrenilmesi, sorunun çözülmesinde toplumsal bilinçlenmenin etkisi göz önünde bulundurulduğunda önemli görülmektedir.

 

PO#17 Üniversitede Okuyan Engelli Öğrencilerin Sorunları

Zehra Yaşın Dökmen ve Şennur Tutarel-Kışlak

Ankara Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Üniversitelerde okuyan öğrencilerin yaşadıkları sorunlar engelli öğrenciler için daha da çeşitlenip ağırlaşmakta olabilir. Üniversitede okuyan engelli öğrenciler arasında sayıları çok da fazla olmayan görme ve bedensel engellilerin yanısıra , daha da az sayıda olmak üzere işitme engelliler de yer almaktadır. Engelli öğrencilerin sorunlarının belirlenmesi ve engelli olmayan öğrencilerin sorunlarıyla karşılaştırılması bu araştırmanın amacını oluşurmaktadır. Henüz verilerinin toplanmasına devam edilen araştırmanın bulguları yakın bir gelecekte elde edilecektir. Araştırmanın katılımcı gruplarını Ankara Üniversitesi’nin çeşitli fakültelerinde (DTCF, Eğitim Bilimleri, Siyasal, Hukuk, Fen vb.) okuyan engelli öğrenciler ve onlara eşit sayıda olmak üzere engelli olmayan öğrenciler oluşturacaktır. Veri toplama araçları olarak bir sorunlar anketi ve Kısa Semptom Envanteri kullanılmaktadır. Sorunlar anketi engelliler için 89 sorudan, engelli olmayanlar için 83 sorudan oluşmaktadır. Bu anket, ulaşımla, derslerle, sınavlarla, öğretim elemanlarıyla, arkadaşlarla, sağlık hizmetleriyle, bilgisayar hizmetleriyle, boş zaman etkinlikleriyle ilgili vb. sorunlar ile fiziksel, psikolojik ve cinsel sorunlarının ve bu sorunlar için getirdikleri çözüm önerilerinin belirlenmesini amaçlamaktadır. Kısa Semptom Envanteri SCL 90-R’ın kısa formu olup 53 maddeden oluşmaktadır. Ölçekte 9 alt ölçek ve ek maddeler yer almakta olup, bunların toplam puanları ile üç global indekse göre değerlendirme yapılmaktadır. Engelli olan ve engelli olmayan öğrenciler, genel sorunları ve Kısa Semptom Envanteri sonuçlarına göre karşılaştırılacaktır. Araştırmanın ikinci aşamasında, engelli öğrencilerin sorunları ve psikolojik durumları değerlendirilerek, üniversite yaşamına uyumlarını ve akademik başarılarını arttırmak amacıyla gönüllü olanlar ile bireysel ve grup çalışmaları yürütülecektir. Araştırmanın verilerinin toplanması sona ermemiştir, ancak bugüne kadar elde edilen verilerin bulgularına baktığımızda, engelli öğrencilerin engelli olmayan öğrencilere göre yaşadıkları sorunların öncelikle ulaşım, fakülte, kütüphane hizmetleri ve sağlık hizmetleri konularında, yüzde olarak çarpıcı bir biçimde fazla olduğu görülmektedir. Hem engelli hem de engelli olmayan öğrencilerin yaklaşık yarısının benzer bir biçimde derslerle, sınavlarla ve fakülte idaresi ile ilgili konularda ortak sıkıntı yaşadıkları da anlaşılmaktadır. Yukarıda belirtilen anketin içerdiği diğer alanlara ilişkin sorun yaşandığını belirtme açısından, engelli ve engelli olmayan öğrenciler arasında belirgin bir fark olmayıp, ilgili sorunların yüzde olarak daha az yaşandığı gözlenmektedir. Engelli ve engelli olmayan öğrencilerin Kısa Semptom Envanteri alt ölçekleri toplam puanları arasında ise anlamlı fark elde edilmemiştir. Genel olarak engelli ve engelli olmayan öğrencilerin sorunları literatür açısından incelenmektedir.

 

PO#18 Servis Kalitesi Yordayıcılarının Çağrı Merkezi Asistanları Perspektifinden Belirlenmesi: Servis Kalitesi Ölçeği ve Servis Kalitesi Modelinin Yapısal Eşitlik Modeli (Yem) Aracılığıyla Geliştirilmesi ve Sınanması

Orhan Sinan Çifci

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışmada, nicel ve nitel araştırma metotları birleştirilerek Türkiye’deki bankalardan birinin çağrı merkezinde, servis sağlayıcı olarak çalışan personelin gözünden banka müşterilerine sunulan servis kalitesinin temel belirleyicilerini ortaya çıkarmak amaçlanmıştır. Belirlenen servis kalitesi temel boyutlarından oluşan Çağrı Merkezi Servis Kalitesi Modeli geliştirilmiş ve geliştirilen model, yapısal eşitlik modeli (YEM) aracılığıyla sınanmıştır. 1. Nicel Çalışma: Servis Kalitesinin Temel Bileşenlerinin Belirlenmesi: Araştırmanın ilk basamağı olan nicel çalışmanın amacı, ÇM asistanlarının bakış açısından servis kalitesinin temel dayanaklarının ortaya çıkarılmasını içermektedir. 25 saatlik aktif gözlem sürecinde, ÇM asistanları ve müşteriler arasında yer alan diyaloglar araştırmacı tarafından dinlenerek asistan-müşteri kesişimi hakkında bilgi edinilmiştir. ÇM asistanlarının müşteriye hizmet sunarken hangi kriterleri önemsediklerini ortaya çıkarmak amacıyla açık uçlu sorulardan oluşan yarı-yapılandırılmış bir görüşme formu hazırlanmıştır. Hazırlanan görüşme formu kullanılarak, yarı-rastlantısal olarak seçilen 44 ÇM asistanı (K = 32, E= 12, ortalama yaş = 22.5 yıl, ortalama iş deneyimi = 17.86 ay) ile görüşmeler yapılmıştır. Yapılan görüşmeler üzerinde MS EXCEL programı kullanılarak içerik analizi yapılmıştır. Her bir soruya verilen yanıtlar içinde en sık tekrarlanan kelime ve cümlecikler servis kalitesi temel boyutlarının ortaya çıkarılmasında girdi olarak kullanılmıştır. 14 servis kalitesi boyutu nicel çalışmanın sonucunda ortaya çıkarılmıştır. Bu boyutlar sırasıyla; (B1) güleryüzlü (positif) karşılama/güleryüzlü iletişim kurma, (B2) aktif dinleme/anlama, (B3) ilgilenme/öncelik verme, (B4) empatik iletişim kurma, (B5) hoşgörülü/saygılı olma, (B6) açıklayıcı olma, (B7) bilgili olma, (B8) güvenilir/dürüst olma, (B9) takip etme/sonuçlandırma, (B10) yönetici desteği, (B11) çalışma grubu desteği, (B12) fiziksel/teknik koşullar, (B13) ücret doyumu, (B14) müşteri profili etkisi. Bu boyutlar, içerikleri doğrultusunda üç ana grup altında sınıflandırılmıştır; (AB1) müşteri odaklı servis (D1-D5), (AB2) bilinçli/sorumluluk sahibi servis (D6-D9), (AB3) servis destek faktörleri (D10-D14). 2. Nitel Çalışma: Servis Kalitesi Ölçeğinin Geliştirilmesi, Ölçeğin Psikometrik Kalitesinin Gösterilmesi, Servis Kalitesi Modelinin Oluşturulması, Sınanması ve Alternatif Modellerle Karşılaştırılması: Nicel çalışmanın sonunda elde edilen veriler kullanılarak Servis Kalitesi Ölçeği geliştirilmiş, ölçeğin psikometrik kalitesi gösterilmiş, Servis Kalitesi Başlangıç Modeli oluşturulmuş ve YEM aracılığıyla sınanmıştır. Servis Kalitesi Ölçeğinin Geliştirilmesi. 14 servis kalitesi boyutlarını betimleyen 128 madde araştırmacı tarafından geliştirilmiştir. Rastlantısal olarak seçilmiş 7 ÇM asistanından boyut-madde eşlemesi yapması istenerek maddeler önizlemeye tabii tutulmuştur. % 57 (7/4) uyum oranını aşamayan maddeler değiştirilmiş, yeni maddelerin eklenmesiyle toplam 152 maddelik bir ölçek elde edilmiştir. Anket Oluşturulması ve Uygulanması. Geliştirilen 152 maddeyle birlikte yaş, cinsiyet, eğitim durumu gibi demografik soruları da içeren bir anket oluşturulmuştur. ÇM asistanlarına sunulan maddeyle ne oranda uyum içinde olduğunu belirtmeleri amacıyla yedi basamaklı Likert tipi ölçek (“1 Kesinlikle Katılmıyorum – 7 Kesinlikle Katılıyorum”) sunulmuştur. Anket çoğaltılarak tüm ÇM asistanlarına dağıtılmıştır. 238 ÇM asistanına dağıtılan anketlerden 198’i geri dönmüştür ( % 83 geri dönüş oranı). Eksik doldurulmuş 3 anket ve standart puana dönüştürüldüğünde ankette yer alan toplam 5 maddeye birden (+3.29 - 3.29) aralığının dışında aşırı uçta yanıt veren 5 anket değerlendirilmeye alınmamıştır. YEM analizleri için yapılmış olan aşırı uçta cevap verme analizi sonucunda (Mahalanobis distance) ise 3 anket elenmiştir. Analizler, 148’i bayan (% 77.9), 42’si erkek (% 22.1) olmak üzere 190 katılımcı ile yapılmıştır. Ortalama yaş 22.32 yıl, ve ortalama iş deneyimi ise 17.29 aydır. Toplanan veri üzerinde iki ana grup analiz yapılmıştır; (1) servis kalitesi boyutlarının iç tutarlık analizleri, (2) YEM analizleri. İç tutarlık analizlerinde, .30’un altında varyans açıklayan ve elendiğinde ölçeğin iç tutarlık değerini artıran maddeler ölçekten çıkarıldığında Servis Kalitesi Ölçeğinde 66 maddenin barındığı ve boyutların iç tutarlık değerlerinin (Cronbach’s alpha) .60 ile .92 arasında değiştiği gözlenmiştir. YEM analizleri ise 4 grup altında yapılmıştır; (1) boyut değerlendirmeleri, (2) ana boyutların içerdikleri boyutlarla birlikte değerlendirilmesi, ve (3) ikinci düzey Servis Kalitesi Modeli’nin değerlendirilmesi, ve (4) önerilen Servis Kalitesi Modelinin alternatif modellerle kıyaslanması. Boyut değerlendirmelerinde her bir servis kalitesi boyutu altında kalan maddelerin barındıkları boyutu ne ölçüde temsil ettiğine bakılmıştır. Maddelerin temsil ettikleri boyutlara .40 ile .88 arasında değişen ve yüksek olarak nitelendirilebilecek ağırlıklarla bağlandıkları görülmüştür. İkinci olarak, ana boyutlar içerdikleri boyutlar ve maddelerle birlikte değerlendirilmiştir. “Uyma” indeksleri şöyledir; (AB1) müşteri odaklı servis (c 2 (184, N=187) = 292, GFI = .87, AGFI = .84, CFI = .92, RMR = .055), (AB2) bilinçli/sorumluluk sahibi servis (c 2 (205, N = 187) = 342, GFI = .86, AGFI = .82, CFI = .86, RMR = .068), ve (AB3) servis destek faktörleri (c 2 (115, N = 187) = 193, GFI = .89, AGFI = .86, CFI = .93, RMR = .076). Üçüncü olarak, ikinci düzey Servis Kalitesi Modeli sınanmıştır. Önerilen modelin eldeki veriyle uyumunun yüksek olduğu gözlenmiştir; (c 2 (73, N = 187) = 132, GFI = .90, AGFI = .86, CFI = .95, RMR = .056). Son olarak, önerilen Servis Kalitesi Modeli alternatif olarak üretilen üç modelle kıyaslanmış ve önerilen modelin c 2; serbestlik derecesi, karşılaştırmalarında alternatif modellerden idtatistiksel olarak daha iyi “uyma” gösterdiği gözlenmiştir. YEM analizlerinin sonuçlarının gösterdiği üzere önerilen Servis Kalitesi Modeli’nin ÇM’den derilen veriyle yüksek düzeyde “uyma” gösterdiği görülmüştür. Bu sonuçlar geliştirilen ölçeğin yapı geçerliğinin (construct validity) olduğunu göstermiştir. İkincil olarak, nicel çalışma sonrasında ayrıştırılan servis kalitesi boyutlarının, literatürde özellikle müşteri-çalışan kesişiminin yoğun olarak yaşandığı ve insan-odaklı (person-based) olarak nitelendirilen servis işletmelerinde yapılan çalışmalarda ortaya çıkarılan servis kalitesi boyutlarıyla örtüştüğü görülmüştür. Son olarak, geliştirilen Servis Kalitesi Modelinin uygun insan kaynakları aktivitelerinin düzenlenmesini sağlayarak müşteriye sunulan servis kalitesini artırmada kullanabileceği düşünülmektedir.

 

PO#19 Psikoloji, İşletme ve Endüstri Mühendisliği Bölümleriyle İlgili Kalıp Yargılar

Zeynep Beşpınar, Fatma Çelikbaş, Ceren Neşşar, Elif Sandal ve Aslı Yıkgeç

Orta DoğunTeknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Araştırmanın amacı Psikoloji, İşletme ve Endüstri Mühendisliği bölümlerinde okuyan öğrencilerin kendi bölümlerindeki ve diğer iki bölümdeki öğrencilere ilişkin algılarını saptamaktı. Bu üç bölümün ortak noktası mezunlarının insan kaynakları alanında çalışmasıydı. Bu amaçla, ilkin her bölümden bölümle ilgili öğrenci topluluğuna üye olan ve olmayan birer öğrenciyle ön görüşmeler yapıldı. Görüşmeler sonucu her üç bölümde okuyan öğrencileri betimleyebilecek 21 özellik elde edildi. Üç bölümde okuyan toplam 144 öğrenciden bu özelliklerin kendilerini ve her üç bölümde okuyan öğrencileri tanımlamak açısından ne derece uygun olduğunu değerlendirmeleri istendi. Öğrencilerin yaklaşık yarısı kendi bölümüyle ilgili öğrenci topluluğuna üye idi. Öğrencilerin bölümleriyle özdeşleşme derecesi de soruldu. Etmen analizi sonucu, özelliklerin ‘insandan anlama’, ‘analitik zeka’ ve ‘yupi’ boyutları altında toplandığını görüldü. Birinci boyut Psikoloji Bölümü öğrencilerini, ikinci boyut Endüstri Bölümü öğrencilerini, üçüncü boyut ise İşletme Bölümü öğrencilerini betimlemekte en uygun boyutlar olarak görüldü. Ancak, diğer iki bölüm öğrencilerinin görüşlerine kıyasla, Endüstri Mühendisliği öğrencileri her üç özelliği de kendileri için daha uygun gördüler. Diğer bölüm öğrencileri ise analitik zekayı kendilerine ve birbirlerine Endüstri Bölümü öğrencilerinin gördüğünden daha uygun buldu. Psikoloji ve İşletme Bölümlerinin öğrencileri genelde Endüstri Mühendisliği Bölümü öğrencilerini ve birbirlerini benzer gördüler. Ancak, İşletme Bölümü öğrencilerine kıyasla, Psikoloji ve Endüstri Mühendisliği bölümü öğrencileri, İşletme Bölümü öğrencilerinin insandan daha az anladığını belirtti. Bu bulgulara ek olarak, diğer bölüm öğrencilerine kıyasla psikoloji bölümü öğrencilerinin bölümleriyle özdeşleşme düzeylerinin daha düşük olduğu bulunmuştur. Ayrıca, kişilerin özdeşleşme düzeyi ile bölüme özgü özellik açısından kendilerini bölüm öğrencilerine benzer görmeleri arasında anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür. Sonuçlar üç mesleğin toplumdaki göreceli konumları ve Toplumsal Kimlik Kuramı çerçevesinde tartışılacaktır.

 

PO#20 Kamu Çalışanlarının İş Doyumlarına Etki Eden Faktörler

A. Başak Ok, Burcu Asan ve H. Canan Sümer

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışma, merkezi Ankara’da bulunan bir kamu kuruluşunda yapılmakta olan iş analizi, norm kadro ve örgüt analizi çerçevesinde gerçekleştirilen kapsamlı bir araştırmanın bir parçasıdır. Çalışanların işlerine yönelik tutumlarını belirlemek üzere 20 maddeden oluşan tutum anketi, kuruluşta çalışan 383 kadın, 1040 erkek ve cinsiyetini belirtmeyen 58 kişiden oluşan toplam 1481 kişilik bir örneklem üzerinde uygulandı. Anketi alan çalışanların yaş ortalaması 42.3, hizmet süresi ortalaması 15 yıl olarak bulundu. Çalıştıkları birimi belirten katılımcılardan 629’u genel müdürlükte, 633’ü ise kurumun taşra teşkilatında görev yapmaktadır. Anketteki ilk 16 madde çalışanların işe yönelik tutumunu (örn., “İşimde, sahip olduğum bilgi ve yeteneklerimi kullanabilme olanağına sahibim.”), kalan dört madde ise çalışanların iş ile ilgili düşüncelerini (örn., “Çalıştığım birimde elemanlar arasındaki iş dağılımının adil olduğunu düşünüyorum.”) değerlendirmek amacı taşımaktaydı. Yapılan güvenirlik analizi sonucu anketin “Yaptığım işe karşı aldığım ücreti yeterli bulmuyorum” maddesinin çalışanların işe yönelik tutumlarından çok, işle ilgili düşüncelerini ölçtüğü tespit edilerek; bu madde işe yönelik düşünceler kapsamında analize alındı. Yapılan faktör analizi sonucu; çalışanların işe yönelik tutumlarını ölçen 15 maddenin iş doyumu adı altında toplanabilecek tek bir faktörü temsil ettiği bulundu. Bu tek faktörün, varyansın %30.18’ini açıkladığı görüldü. On beş maddeden oluşan tutum/doyum ölçeğinin güvenirlik katsayısı .84 olarak bulundu. İş doyumunun cinsiyet bazında değişip değişmediğini incelemek üzere uygulanan bağımsız gruplar için t-testi analizi sonuçlarına göre kadın ve erkeklerin iş doyumu ortalamaları arasında anlamlı bir fark olmadığı görüldü (F = 1.80, p > .05). Ayrıca kurum çalışanlarının iş doyumlarını kurumdaki hizmet yılı bazında karşılaştırmak amacıyla; hizmet yılları üç ana gruba ayrıldı (3 ay - 5.9 yıl; 6 - 15.9 yıl; 16 - 38 yıl). Yapılan tek yönlü varyans analizi (ANOVA) sonucunda iş doyumunun hizmet yılı bazında anlamlı bir değişiklik göstermediği bulundu (F = .78, p > .05). Bundan sonra yapılan analizde işe yönelik tutumlar yönetici (örn., bölge müdürü, şube müdürü ve müfettiş gibi), uzman meslek sahipleri (örn., mühendis, mimar, doktor, avukat gibi), yardımcı-teknik (örn., memur, hemşire, idari destek, işçi gibi) çalışanlar bazında karşılaştırıldı. Farklı meslek grubu çalışanlarının işe yönelik tutumlarının anlamlı ölçüde değiştiği görüldü (F = 29.94, p < .05). Uzman meslek sahipleri grubunun en düşük iş doyumu ortalamalarına sahip olduğu bulundu (Ortalama = 3.17). Genel Müdürlük çalışanları ile taşra teşkilatında çalışanların iş doyumu ortalamaları karşılaştırıldığında; Genel Müdürlük çalışanlarının taşra çalışanlarına göre iş doyumlarının anlamlı olarak daha düşük olduğu bulundu (F = 4.89, p < .05). Son olarak da tek yönlü ANOVA kullanılarak çalışanların iş doyumunun çalışılan bölgeler açısından bir fark gösterip göstermediği incelendi ve analizler sonucu anlamlı bir fark bulundu (F = 5.29, p < .05). Bu analizi takiben Tukey testi kullanılarak yapılan ikili karşılaştırmalar sonucunda, Genel Müdürlük (Ortalama = 3.23) ve İstanbul Bölge (Ortalama = 3.11) çalışanlarının iş doyumlarının özellikle daha küçük yerleşim birimlerinde [örneğin, Sivas (Ortalama = 3.43) ve Elazığ (Ortalama = 3.34)] görev yapan elemanların doyumlarından daha düşük olduğu tespit edildi. Anketin düşünceleri ölçen diğer maddeleri incelendiğinde ise, genel olarak kurum çalışanlarının çalıştıkları birimdeki elemanlar arasında adil bir iş dağılımı olmadığını; sicil değerlendirmelerinin şeffaf olması gerektiğini; görev rotasyonu uygulamasını yararlı bulmadıklarını düşündükleri belirlendi. Ancak yapılan işe karşı alınan ücret konusunda çalışanların ortak bir düşünceyi paylaşmadıkları bulundu. Çalışmanın bazı bulguları literatürle tutarlı, bazıları ise tutarsızdır. Örneğin, iş doyumunun cinsiyete bağlı olarak değişip değişmediği konusunda literatürde çelişkili bulgular mevcuttur (Bilgiç, 1998; Mason, 1995; Sousa-Poza, 2000). Bizim çalışmamızda da çalışanların iş doyumlarının cinsiyete göre değişmediği bulundu. Batıda yapılan çalışmalarda iş doyumunun kurumdaki hizmet yılı ile pozitif yönde ilişki gösterdiği bulunmuştur (Oshagbemi, 2000). Türkiye’de yapılan bir çalışmada ise batıdakinin tersine, kurumdaki hizmet yılının artmasıyla iş doyumunun azaldığı bulunmuştur (Bilgiç, 1998). Bu bağlamda çalışmamızın bulguları literatürle tutarsızdır. Weaver (1977) mesleki prestijin, meslek ve iş doyumu arasındaki ilişkide ara değişken olduğunu bulmuştur. Mesleki prestij etkileri ortadan kaldırıldığında en düşük iş doyumuna sahip grup uzman meslek sahibi-teknik çalışanlar olmuştur. Çalışmamızda kurumun yapı taşını oluşturan uzman meslek sahibi çalışanların en düşük düzeydeki iş doyumuna sahip olmaları, çalışanların kurumda liyakata (performansa) dayalı bir terfi sisteminin olmaması ve adil iş dağılımı bulunmaması yönündeki düşünceleriyle açıklanabilir. Kurumun taşra teşkilatı ile büyük şehirlerde çalışanlarının iş doyumları arasındaki fark ise literatürdeki Fossum’un (1974) kırsal bölge çalışanlarının büyük şehirdeki çalışanlara göre ücret ve rutin işlerden daha çok tatmin oldukları yönündeki bulgusuyla dolaylı olarak açıklanabilir. Türkiye’deki ekonomik ve sosyal şartların bu sonuca neden olduğu söylenebilir.

 

PO#21 İki Dolaylı İş Ölçümü Yönteminin Karşılaştırılması

H. Tuğba Erol, Burcu Asan ve H. Canan Sümer

Orta Doğu Tekniknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Kamu kurum ve kuruluşları için zorunlu kılınan norm kadro çalışması, bu kurum ve kuruluşların görevlerini etkin ve verimli bir şekilde yerine getirebilmeleri için ihtiyaç duydukları optimal kadronun nitelik ve nicelik olarak tespit edilmesini amaçlamaktadır (Norm Kadro El Kitabı, 2000). Bu çalışma, merkezi Ankara’da bulunan bir kamu kuruluşunda yürütülen iş analizi ve norm kadro ve örgüt analizi çerçevesinde gerçekleştirilen bir araştırmanın parçasıdır. Çalışmanın amacı, iki ayrı dolaylı iş ölçümü yöntemi kullanarak kurum çalışanlarının işlerini gerçekleştirmek için bir yılda harcadıkları toplam zamanı iş günü cinsinden hesaplamak ve bu iki yöntemi karşılaştırmaktır. Literatürde kişisel beyan yöntemi ile zaman etüdü ve iş örneklemi yöntemlerini karşılaştıran çalışmalar bulunmaktadır (Arling, Nordquist, Brant & Capitman, 1987; Burke, McKee, Wilson, Donahue, Batenhorst & Pathak, 2000; Mortimer, Hjelm, Wiktorin, Pernold, Kilbom & Vingard, 1999). Ancak literatür taramasında dolaylı iş ölçümü yöntemlerini karşılaştıran çalışmalara rastlanmamıştır. İlk yöntemde, çalışanlarla yapılan iş analizi mülakatında, çalışanlardan işlerinin içerdiği temel görevleri ve her bir göreve harcadıkları zamanı belirtmeleri istenmiştir. Katılımcıların beyanları mülakatı yapan kişi tarafından not edilmiştir. Bu yönteme göre, her çalışanın işi için yılda harcadığı toplam zaman, her bir göreve ayrılan zamanın gün/yıl cinsine çevrilip toplanmasıyla hesaplanmıştır. İkinci yöntemde ise, daha önceden yapılmış kapsamlı bir iş analizi sonucu tespit edilen görevleri içeren iki bölümlü bir anket kullanılmıştır. İlk bölümde çalışanlardan, ankette belirtilen her bir görevi yılda ortalama kaç kez yaptıklarını ve her bir göreve ne kadar zaman ayırdıklarını belirtmeleri istenmiştir. İkinci bölümde çalışanlardan ilk bölümde belirtilmeyen görevleri var ise bunları belirtmeleri ve bu görevlere harcadıkları zamanı yazmaları istenmiştir. İlk bölümde, bir göreve harcanan zaman ve bu görevin yıl içinde yapılış sayısı çarpılmış ve her bir görev için elde edilen zamanlar toplanmıştır. İkinci bölümde belirtilen diğer görevler var ise, bunlar için belirtilen zamanlar da gün/yıl cinsinden hesaplanmıştır. Bir kişinin işi için harcadığı toplam zaman iki bölümden elde edilen sürelerin toplanması ile tespit edilmiştir. Her iki yöntemde de çalışanlardan meslek ve fiili görev bilgileri alınmıştır. Böylece 11 ayrı meslek grubundan toplam 144 çalışan için iki ayrı dolaylı iş ölçümü yöntemi ile yılda çalıştıkları toplam iş günü sayısı hesaplanmıştır. Her iki yöntem sonucunda elde edilen dağılımlardaki en yüksek uç değerler analize dahil edilmemiştir. Uç değerlerin atılmasından sonra her iki dağılım için ortalama ve standart sapma hesaplanmıştır (ortalama1 = 252.1 gün; SS1 = 130.9 gün; ortalama2 = 145.04 gün; SS2 = 125.8 gün). Eş-gruplar için T-testi kullanılarak karşılaştırılan iki yöntem ortalamaları arasındaki farkın anlamlı olduğu (t(135) = 7.4, p < .01), ancak iki yöntem arasındaki korelasyonun anlamlı olmadığı bulunmuştur (r = .16, p > .05). Her iki yöntemden elde edilen gün cinsinden zaman değerleri standart-z puanına çevrilmiştir. Buna göre ilk yöntemde katılımcıların %7’si 1,5 standart sapmanın üstündeyken, ikinci yöntemde katılımcıların %11,3’ünün 1,5 standart sapmanın üstünde olduğu bulunmuştur. İki yöntemin varyanslarını F-max testi aracılığıyla karşılaştırmak için ilk önce katılımcılar mesleklerine göre gruplanmış ve her grup için iki yöntemdeki varyanslar hesaplanmıştır. F-max testi sonucuna göre sadece harita mühendisleri için iki yöntemin varyanslarının anlamlı olarak farklı olduğu bulunmuştur. Harita mühendisleri için ikinci yöntemin ilk yönteme oranla daha az varyans içeren bir dağılım verdiği tespit edilmiştir (F-max(2,14) = 3.35; p < .05). Diğer gruplar için iki ayrı yöntemin dağılımlarının oluşturduğu varyanslar anlamlı olarak farklılık göstermemiştir. Çalışmada kullanılan iki ayrı iş ölçümü yönteminin istatistiksel analizi sonucunda her iki yöntemin de bazı avantaj ve dezavantajları olduğu tespit edilmiştir. İş analizi mülakatları aracılığıyla yürütülen ilk yöntemin ortalamasının yüksek olmasına rağmen dağılımının daha az sayıda uç değer içerdiği bulunmuştur. Buna dayanarak ilk yöntemin, aynı çalışan grubu için daha homojen bir dağılım gösterdiğini ve daha gerçekçi sonuçlar verdiğini söyleyebiliriz. İkinci yöntemin ise, ortalamasının gerçeklikten uzak olması ve ilk yönteme oranla daha fazla sayıda uç değer içermesi, ilk yöntemin tercih edilmesinin nispeten daha sağlıklı sonuçlar vereceğini göstermektedir. İş ölçümü verilerinin iş analizi mülakatları aracılığıyla toplanması, mülakatı yapan kişilerin kaliteli ve uzun bir eğitim sürecinden geçmesini gerekli kılarken, kişisel beyan yöntemi ile toplanması detaylı bir iş analizi yapılmasını ön şart koşmaktadır. Kişisel beyan yönteminin mülakat yöntemine göre üstünlüğü, bu yöntemin işin içerdiği her bir göreve harcanan zamanları karşılaştırmayı mümkün kılmasıdır. Ancak, yapılan iş analizi sonucu hazırlanan iş ölçümü anketleri işe özgü görevleri tam yansıtmıyorsa, bu yöntem gerçekçi olmayan sonuçlar doğurabilir. Mülakat yöntemi ile elde edilen verileri sosyal ve bilişsel kaynaklı hatalar etkileyebilir. Çalışmalar, iş analizi değerlendirmeleri sırasında, yakın zamanda yapılan görevlerin olduğundan daha sık rapor edildiğini göstermektedir. Ayrıca, çalışanların sosyal açıdan kabul görür cevaplar verip, kendilerini olduğundan daha çok çalışıyormuş gibi göstererek olumlu izlenim vermeye yönelmelerine ilişkin bulgular da bulunmaktadır (Morgeson & Campion, 1997). Bu bulgular ışığında, her iki yöntem de çok geçerli olmamakla birlikte, birinin tercih edilmesi söz konusu olduğu durumlarda, iş ölçümünün iş analizi mülakatı aracılığıyla yapılmasının daha yararlı olacağı söylenebilir.

 

PO#22 Şans, Kader, Kısmet: Bahis ve Kumarla Yoğrulan Gençler

Zeynep Göktuna1, Özge Altan2, I. Serhat Damar2, Öykü Özü1, Serdar M. Değirmencioğlu1

1İstanbul Bilgi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

2Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Türkiye’de şans oyunları, bahis ve kumar bir alışkanlık, bir eğlence biçimi, hatta rahatlama, boş zamanları değerlendirme ve vakit geçirmek için yapılan bir etkinlik gibi algılanmakta, bahis ve kumarın yol açabileceği sorunlar halk tarafından bilinmemekte veya gözardı edilmektedir (Duvarcı ve Varan, 2000). Devletin şans ve bahis oyunlarını yasallaştırmasının ardından bu oyunlar giderek daha yaygın ve sık olarak oynanmaya başlanmıştır. Gençler bu nedenle bahis ve kumar oynamanın yasal olduğu ve zararsız gibi görüldüğü bir toplum içerisinde sosyalleşmektedirler. Birçok yetişkin, gençlerin 18-21 yaşına gelene kadar kumar oynamayacaklarına inanmaktadırlar. Oysa birçok “patolojik kumarbaz” kumar oynamaya 11-18 yaşları arasında başlamaktadır. Kumara başlama yaşı küçüldükçe, birçok diğer sorunlu davranışta da olduğu üzere, sorunun kalıcılaşması kolaylaşmaktadır. Birçok anne baba çocuklarının yanında kumar oynamakta ve çocuklarının kendilerini model almalarını sağlamaktadırlar. Gençler çocuk denebilecek yaşta anne babaları ve diğer aile üyeleri ile birlikte şans oyunları oynamaya başlamaktadır. Örneğin, piyango biletleri olan gençlerin yarısının biletleri ailelerinden temin ettikleri saptanmıştır (Carlson ve Moore, 1998). Medya da gençleri bahis ve kumar oynamaya teşvik edecek yayınlar yapmaktadır. Gençlik döneminde, bireyler daha hassas, deneyimsiz ve risk almaya daha eğilimli oldukları için medyanın etkileri daha güçlü olabilir. Sonuç olarak yetişkinlere oranla gençler daha fazla patolojik kumarbaz olma riski taşımaktadırlar (Shaffer ve Hall, 1996). Ciddi kumar sorunları olan gençlerin, eğlenmek, para kazanmak, arkadaşlarla vakit geçirmek, heyecanlı bir şeyler yapmak için kumar oynadıkları saptanmıştır (Wiebe, 1999). Çalışmalar, birçok gencin yasal olmadığı halde kumar oynadığını, gençler arasında “patolojik” kumar davranışlarının yetişkinlerdekine göre daha yüksek olduğunu ve gençlerde kumar davranışı ile ilgili problemlerin yetişkinlere oranla dört kat daha fazla görüldüğünü saptamıştır (Shaffer ve Hall, 1996; Vander Bilt, 1997). Ayrıca bağımlılık düzeyinde kumar oynamanın giderek daha erken yaşlarda görülür olması (Winters ve Stinchfield, 1998) bahis ve kumarın yeterince önemsenmediğinin bir göstergesidir. Türkiye’de gençlerin bahis ve kumar ile tanışmaları, bahis ve kumar oynamaları üzerine çalışmaların sayısı yok denecek kadar azdır. Gençlerin bahis ve kumar ile tanışmalarının incelenmesi, farkındalık yaratmak ve toplumu bilinçlendirmek açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada, amaç gençlerin bahis ve kumar deneyimlerinin betimsel düzeyde incelenmesidir. Çalışmada Ankara, İzmir ve İstanbul illerinde yaşayan gençlerle yüzyüze görüşülmüştür. Geliştirilen kısa bir anket ile en çok nerelerde kumar oynandığı, gençlerin kumara karşı tutum ve inanışları ve aileleri hakkında bilgi edinilmiştir. Yaşları 18 ile 25 arasında değişen toplam 100 gençle görüşülmüştür. Ayrıca özellikle İstanbul’da oynanan at yarışları hakkında ayrıntılı bilgi edinmek üzere bir at yarışı dergisinin yayın yönetmeni ile görüşülmüştür. Son olarak iki arkadaşı ile henüz yaşları tutmamasına karşın at yarışı oynayan ve yüksek bir tutar kazanan bir genç ile bu deneyimi hakkında görüşülmüştür. Bahis gençler tarafından ‘iddia’ olarak tanımlanmaktadır. Katılımcıların bahis ve kumar arasındaki ayrımı tam olarak yapamadıkları ve bahse girmenin kumar oynamaya hazırlayan bir geçiş olduğunu ifade ettikleri görülmüştür. Kumar; para kaybedilmiş olsa bile, kontrol edilemeyen bir dürtüyle sürekli olarak oynama isteğinin ve devamlılığının artması şeklinde tanımlanmıştır. Gençleri bahse girmeye veya kumar oynamaya güdüleyen nedenlerin umutsuzluk ve çaresizlik duygularından kaynaklandığı ifade edilmiştir. Bir diğer temel nedenin kolay yoldan para kazanma isteği olduğu saptanmıştır. Bahis ve kumar oyunlarının kahvehanelerde, evlerde, derneklerde, işyerlerinde de oynanıyor olması, gençlerin bahis ve kumar oyunlarını yeni insanlarla tanışmanın ve arkadaşlarla vakit geçirmenin bir yolu olarak görebileceklerine işaret etmektedir. Birçok gencin erken yaşta anne babaları, akrabaları ve arkadaşları tarafından bahis ve kumarla tanıştırıldıklarını ve çevrelerindeki birçok gencin kumar oynadıklarını ifade etmiş olmaları, sorunun boyutlarını göstermesi açısından önem taşımaktadır. Özellikle at yarışı oynamanın belirli bir mekan, belirli bir zaman içermesi ve yarışlara giren atların, ahırların ve çalışanlarının yakında tanınabilmesi ile özel bir kültür olarak algılandığı, bu kültüre küçük yaştan girildiği ve at yarışı oynamanın zararlı yanlarının unutulduğu vurgulanmıştır. Bulgular gençlerin şans oyunları, bahis ve kumar ile tanışık olduğunu ve bu konuda model bulmakta hiç zorluk çekmediklerini göstermektedir. Gençleri bahse girmeye veya kumar oynamaya motive eden nedenlerin başında iletişim güçlükleri, umutsuzluk ve çaresizlik duyguları gelmektedir. Şans oyunları, bahis ve kumar ile erken yaşta tanışmanın, özellikle de at yarışları örneğinde görüldüğü üzere, tehlikeli olduğu vurgulanmalıdır. Literatürde kumar problemleri ile karşı karşıya kalan gençlerin çoğunun kumar davranışlarını sonlandırmak için yardım istemedikleri, isteyenlerin ise nereden ve kimden yardım isteyeceklerini bilmedikleri saptanmıştır. Genç kumarbazlar kumar oynamayı istedikleri zaman sonlandırabileceklerini veya yaşadıkları kumar problemlerinin ciddi olmadığını düşünmektedir (Wiebe, 1999). Erken yaşta ortaya çıkan problemli kumar davranışlarının anlaşılması, risk faktörlerinin ve gelişiminin anlaşılması, ileriki yaşlarda ortaya çıkabilecek problemlerin önlenebilmesi için büyük önem taşımaktadır. Gençlerin bahis ve kumar deneyimleri hakkında daha çok araştırmaya gereksinim vardır.

 

PO#23 Gençlerin Bahis ve Kumara İlişkin Tutum ve Davranışları

Serhat Damar ve Özge Altan

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Zeynep Göktuna, Öykü Özü ve Serdar M. Değirmencioğlu

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Kumar, farklı sosyoekonomik ve etnik yapıdaki ailelerden çocuk ve gençleri kendine çekmektedir. Ülkemizde, özellikle yaşanan son ekonomik gelişmeler bahis ve kumarın daha çekici hale gelmesini sağlamış ve çocukların ve gençlerin bahis ve kumara ilgi ve eğilimlerinin bilimsel olarak ele alınıp incelenmesini gerekli kılmıştır. ABD’de yapılan çalışmalarda, gençlerin yetişkinlerle kıyaslandığında kumarla bağlantılı sorunlarla daha fazla karşılaştıklarını bildirmiştir (Shaffer, 2000). Gençlerin ve çocukların kumar oynaması kanunen yasak olduğu için, kumarın yasal boyutu yetişkinleri daha fazla etkilemekte, bunun yanında patolojik kumarbaz olan çoğu yetişkin, kumara çok genç yaşlarda başladıklarını bildirmektedir (Shaffer & Hall, 1996). Türkiye’de de çocuklar ve gençler arasında kumarın oynanma şekilleri ve görülme sıklığı, anne babaların ve eğitimcilerin genç insanların kumar oynama davranışına yaklaşımı gibi konularda araştırmalar yapılması gerekmektedir. Bu çalışmada, bu bilgilerin bir bölümünün sağlanması amaçlanmıştır. Bu çalışmada bahis ve kumar hakkında ABD ve Avrupa ülkelerinde günümüze kadar yapılmış çalışmalarla oluşmuş literatürün taranarak gençlerin bahis ve kumara ilişkin tutum ve davranışlarının daha sistemli biçimde incelenebilmesi için bir anket geliştirilmiştir. Yaşları 18 ile 25 arasında değişen, çeşitli illerde yaşayan gençlerle yapılan yüz yüze görüşmelerde bu anket kullanılmıştır. Toplam 70 gençle görüşülmüştür. Görüşülen geçlerin 27’si üniversite, 6’sı lise öğrencisi; 5’i üniversite, 32’si de lise mezunudur, ayrıca lise ve üniversite mezunu gençlerin yarısından fazlası işsizdir. Bahis, kesin olmayan olayların sonuçlarıyla ilgili dogmatik çıkarım ve ifadelerde bulunup, bu yönde para verme eğilimidir. Kumar ise, bahse girerek önemli miktarlarda para ve zaman yitirmeye yol açan güdüsel bir zincirin son halkası olarak görülmektedir (Halliday & Fuller, 1974). Görüşülen 70 gençten 5’inin bahis ve kumar tanımı yapamadıkları, 20’sinin ise, akademik düzeydeki bahis ve kumar tanımlarına yakın tanımlar yaptıkları gözlenmiştir. Bahis ve kumarın gençler tarafından birbirine çok yakın algılandığı bulunmuştur. Gençlerin, büyük çoğunluğunun bahsin tanımını “bir iddia” şeklinde yaptıkları, yine büyük çoğunluğun kumar için “bir para kazanma oyunu” ifadesini kullandıkları ve gençlerin bahis oyunlarını kumardan daha zararsız buldukları görülmüştür. At yarışlarına ilgi duyan ve altılı ganyan bahisleri oynayan gençlerle yapılan görüşmelerde bu gençlerin üçte biri at yarışlarına bağlı olarak girilen yasal bahislerin kumar olduğunu düşündüklerini belirtmişlerdir. Altılı ganyan bahisleri oynayan gençlerin bazıları bahisle kumar arasında fark olmadığını, bazıları ise kumarı daha ciddi bir oyun türü ve bahis oyunlarını da daha basit bir oyun gibi düşünmektedir. Gençlere bahis oynayan gençlerin oranı sorulduğunda çoğunlukla %70 ile %90 arasında değişen oranlar verdikleri, aynı soru kumar için sorulduğunda ise verilen yanıtların %3 ile 20 arasında yoğunlaştığı kaydedilmiştir. Kumar deneyimine sahip gençlerin, “Gençlerin yüzde kaçı kumar oynar, yüzde kaçı oynamaz?” sorusuna: “ %80-90’ı oynar” gibi, kumar oynayanların sayısının çok yüksek olduğunu düşündüklerini ortaya koyan yanıtlar verdikleri görülmüştür. Kumara ilgi duyan gençlerle yapılan görüşmelerde, bu gençlerin kumarla çoğunlukla bir anne babaları, bir akrabaları ya da yakın bir arkadaşları tarafından tanıştırıldıkları ve bu kişilerin gençleri kumar oynamaya zorladıkları belirlenmiştir. Bu zorlama daha çok duygusal biçimde olmuş, oynamadıkları zaman olumsuz tepkiler verme ve olumsuz davranışlar sergileme şeklinde gerçekleşmiştir. Bu araştırmada, gençlerin bahis ve kumarı nasıl tanımladıkları, bahis ve kumar konusundaki davranış ve tutumları nesnel bir biçimde incelenmiş, bahis ve kumar oyunlarına ilgi duyan gençlerimizin bu tür oyunlarla ilgisi bulunmayan gençlerimizden sosyal, kültürel, ekonomik ve başka açılardan farklı olup olmadıkları araştırılmıştır. Elde edilen bulgulara bakıldığında, bahis ve kumar konusunun yaygın ve geniş bir çerçevede ve bahisten kumara uzanan bir süreç olarak gelişimsel bir yaklaşımla ele alınması gereken bir sorun olduğu açıkça görülmektedir. Bahis oyunları, tüketimin giderek daha öne çıkarıldığı günümüz Türkiye’sinde çoğunlukla kazanma güdüsüyle güdülenen, eğlence ya da macera arayışı içindeki veya kolay yoldan zengin olmak isteyen insanların oynadığı şans oyunlarıdır. Bilinen yasal bahis oyunları yanında, gençlerin oynadığı, yasalar tarafından ya tanımlanmamış ya da yasadışı olarak tanımlanmış bahis ve kumar oyunu türleri de incelenerek, bu oyunları oynayan gençlerimizin sosyal, kültürel ve ekonomik özellikleri ile içinde bulundukları koşullar daha iyi tanınmıştır. Bu çalışmada gençlerin bahis ve kumara ilişkin tutumları, bahis ve kumar oynayan gençlerin özellikleri, bahis ve kumarın gençlerde görülme sıklığı hakkında bir birikim oluşturma yönünde küçük bir adım atılmıştır. Bu ve bu alanda yapılacak diğer çalışmalar ile bahis ve kumar oynayan, hatta kumar bağımlısı gençlerin daha iyi tanınarak, bu gençlere destek verilmesi ve yardım edilmesi gündeme gelebilecektir.

 

PO#24 Basının Bahis ve Kumara Yaklaşımı

Zeynep Göktuna1, İ. Serhat Damar2, Özge Altan2, Öykü Özü1 ve Serdar M. Değirmencioğlu1

1İstanbul Bilgi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

2Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Birçok yetişkin, genç ve hatta eğitimci kumar oynamayı olumsuz sonuçları çok az olan zararsız bir davranış biçimi olarak görmektedir (Gupta & Deverensky; 2000). Son 30 yıl içerisinde Türkiye’de devlet kurumları aracılığı ile şans ve bahis oyunları yasallaştırılmış ve Milli Piyango, Spor Toto, Altılı Ganyan, Spor Loto, Gol Loto, Kazı Kazan ve Sayısal Loto gibi oyunlar yaygınlaşmıştır (Duvarcı ve Varan; 2000). Devletin kumarı yasallaştırmasının ardından önce basın ve daha sonra da genel olarak medya kişileri kumar oynamaya teşvik edici yayınlar yapmaya başlamıştır. Günümüzde gerek devlet gerekse özel televizyon kanallarında şans oyunları ve yarışmalar oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle 1985 sonrasında yılbaşı piyango çekilişi ikramiyelerin hiç görülmemiş şekilde büyütülmesi ve medyada bu ikramiyelerle ilgili sürekli reklam yapılması, bireylere piyango bileti almaları için özendirici yayınlar yapılması, özellikle basında piyangodan trilyonlar kazanan kişilerin bir gün içerisinde hayatlarının nasıl değiştiğinin anlatılması, medyanın kumar oynama alışkanlığının olumlu gibi görünen sonuçlarını topluma nasıl yansıttığını göstermesi açısından önemlidir. Şans oyunları, bahis ve kumarın yasallaştırması, medyanın şans oyunları, bahis ve kumar oynamayı teşvik etmesi ve gençlerin bahis ve kumarı teşvik eden bir toplumda sosyalleşiyor olmaları gençlerin de yetişkinler kadar tehdit altında olduğunu düşündürmektedir (Baboushkin, Deverensky, Harden, 2001; Deverensky, Gupta & Della Cioppa, 1996; Duvarcı, Varan; 2000; Gupta & Deverensky, 1998; Ladour & Dube, 1994; Ladouceur, Dube & Bujold, 1994; Shaffer, Hall & Vanderbit, 1997; Stinchfield, 2001; Wiebe, 1999; Winters & Stinchfield; 2001). Televizyonlarda bahis ve kumar oynayarak milyarlar kazanan birinin gösterilmesi, gençleri kolay yoldan zengin olma düşleri kurmaya ve kumar oynamaya teşvik edebilir (Dupta & Deverensky, 1998). Carlson ve Moore (1998) da piyango bileti satın alan gençlerin piyango bileti satın almayan gençlere oranla, bahis ve kumarla ilgili reklamları ve bilgileri daha fazla akıllarında tuttuklarını saptamıştır. Zenginliğin bahis ve kumar yoluyla sağlanabileceğini gösteren medya sayesinde, gençler yetişkinlere oranla daha fazla patolojik kumarbaz olma riski taşımaktadır (Shaffer & Hall, 1996). Bu bağlamda gazete arşivlerinin incelenmesi basında şans oyunları, bahis ve kumar hakkındaki haberlerin yaygınlığının saptanması açısından önemlidir. Bu çalışmada basının bahis ve kumar davranışına yaklaşımının ortaya çıkarılması amaçlanmaktadır. Bu çalışmada basının genel olarak şans oyunları, bahis ve kumara yaklaşımının yanında özellikle yılbaşı piyango çekilişlerini sunuşunun ve bireylere verdiği mesajların incelenmesi hedeflenmiştir. Bu amaçla 20.12.2001 ile 5.01.2002 tarihleri arasında yayınlamış olan Akşam, Cumhuriyet, Evrensel, Hürriyet, Milliyet, Ortadoğu, Radikal, Sabah, Star, Vakit, Yeni Şafak, Zaman gazeteleri taranmıştır. Bu taramanın sonuçları literatüre uygunluk göstermektedir. İncelenen gazetelerin çoğunda düzenli olarak at yarışları tahminlerine, Sayısal Loto ve Piyango sonuçlarına yer verilmektedir. İncelenen gazetelerde, genel olarak her fırsatta piyango biletlerinin yok sattığı, hırsızların artık piyango biletleri çaldıkları vurgulanmakta, ünlü kişilerin şans oyunlarını teşvik eden açıklamaları yayımlanmakta; şans oyunları maddi sıkıntılardan kurtulmak için bir çıkış yolu olarak gösterilmektedir. ‘Ya size de çıkarsa’, ‘Belki de size çıktı’ ifadelerine sıklıkla yer verilmekte, bayiliklerde piyango biletleri alan kişilerle yapılan mülakatlarda ‘Trilyoner olursanız ne yapardınız gibi’ sorulara verilen yanıtların yayınlanmakta ve yeni evlenen çiftlere piyango biletlerinin hediye edilmesi gösterilmektedir. Ortaya çıkan tablo, toplumun şans oyunları, bahis ve kumar hakkında “olağanlık” ve “onay” mesajları aldığı, hatta neredeyse bilinçli olarak şans oyunları, bahis ve kumara teşvik edildiğidir. Bu tablo özellikle çok satan gazeteler için geçerlidir. Bununla birlikte bazı gazetelerde, uzmanların görüşlerine yer verilmiş, kumar davranışının yaratacağı sorunlar aktarılmış, vaka örnekleri sunulmuş, kumar davranışının sadece bireyin kendisini, aile ve arkadaşlarını değil toplum yaşamını da etkilediği gösterilmiştir. Ayrıca bazı gazeteler, dini ve siyasi amaçlarına uygun olmadıkları için şans oyunları, bahis ve kumarı kınamış ve şans oyunlarının doğru olmadığını, “haram” olduğunu savunmuşlardır. Bu araştırma basında bir yandan şans oyunları, bahis ve kumar arasındaki ilişkinin, öte yandan kumarın ciddi bir sorun olduğunun yeterince önemsenmediğini göstermektedir. Gerek basında gerekse medyada gözlemlenen tablo toplumun bu konuda bilinçsiz olduğunu göstermesi ve psikologlara ne tür görevler düştüğünü işaret etmesi açısından önemlidir. Bireyler, yolda yürüdüklerinde, gazete okuduklarında, televizyon seyrettiklerinde, hatta spor etkinliklerine katıldıklarında, kumar oynamaya teşvik edecek reklamlar görmekte ve bu reklamlardan etkilenmektedirler. Toplumda olumlu bahis ve kumar kalıpyargıları oluşmakta ve ortaya çıkabilecek sorunlar fark edilmemektedir. İlk olarak yapılması gereken bahis ve kumar oynama davranışlarının zararsız olduğuna ilişkin basındaki tutumları değiştirmek olacaktır. Bununla beraber patolojik kumar üzerinde makaleler yazılması, halkın bilgilendirilmesi, özellikle görevi toplumu bilgilendirmek olan medya çalışanları için konferanslar düzenlenmesi, kitle iletişim araçları kullanılarak kumardan korunma yöntemlerinin halka sunulması, kumarı aratmayacak aktivitelerin sunulması, gelecekte yüksek sayıda kumar sorunu olan bireyler ile karşı karşıya kalınmasını önleyecektir.

PO#25 Şans Oyunları Oynama Davranışını Belirleyen Bireysel Farklılıklar

Sevgi Bayram1, Metin Özdemir2 ve Serap Piri1

1Hacettepe Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

2Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Şans oyunları ülkemizde yaygın olarak bulunmasına karşılık üzerinde pek araştırma yapılmayan konulardandır. Kumarın bir farklı türü olarak da görülen şans oyunları hakkında elde yeterli bilgi olmaması bu konuda yapılabilecek düzenlemeler konusunda sınırlılıklar getirmektedir. Yurt dışında yapılan bazı çalışmalar (örn. Cook ve McHenry, 1998) loto benzeri şans oyunları oynama ile düşük benlik kontrolü ve düşük zihinsel etkinlik arasında ilişki bulmuşlardır. Bu araştırmanın amacı Milli Piyango İdaresi tarafından yönetilmekte olan “sayısal loto” oynama davranışı ile bazı demografik ve kişilik değişkenleri arasında bir ilişki olup olmadığını incelemektir. Araştırmaya 90 kişi (35 kadın, 55 erkek) katılmıştır (Yaş ort. = 27, SD = 8.5, aralık = 18-52). Katılımcıların % 26’sı lise ve altı, geri kalanı üniversite eğitimi almışlarıdır. Katılımcılara demografik bilgilerinin ardından şans oyunları oynama davranışlarını belirlemeye yönelik sorular (oynama, sıklık, oynama şekli gibi) sorulmuştur. Bunun dışında veri toplama aracında standart ölçüm araçları olan yaşam doyumu, mutluluk ve şansa inanma ölçekleri kullanılmıştır. Katılımcıların sadece % 17’si sayısal loto oynamadıklarını belirtmişlerdir. Gelir düzeyleri ise orta düzeydedir (ort. = 4, SD = 1.08, 1-7 arası ölçek). Ne kadar süredir sayısal loto oynadıkları sorusuna verilen yanıtlar katılımcıların ortalama 96 haftadır sayısal loto oynadıklarını göstermiştir. Katılımcıların % 23’ü her hafta, % 36’sı ise ayda iki-üç defa sayısal loto oynamaktadırlar. Sayısal loto oynayanların % 82’si her defasında en az 3 kolon oynadıklarını, % 30’u ise 8 veya daha fazla kolon oynadıklarını belirtmektedirler. Katılımcılar genel olarak sayısal loto için harcadıkları paranın kendileri için çok önemli olmadığını belirtmişlerdir (ort. 3.6, SD = .78, 1-5 arası). Buna karşılık katılımcıların sadece % 35’i gelecekte maddi açıdan hiçbir sıkıntılarının olmayacağını belirtmişlerdir. Yaşam doyumu ve gelir düzeyi arasında anlamlı korelasyon vardır (r = .41). Mutluluk puanları yüksek olanların kendini şanslı görme eğilimi de yüksektir (r = .46). Yapılan hiyerarşik regresyon analizinde birinci aşamada demografik değişkenler (cinsiyet, yaş, eğitim, gelir düzeyi) (R = .419, R2 = .176) ve ikinci aşamda ise şans algısı ve şansa inanma değişkenleri eşitliğe girilmiştir (R = 511, R2 = .26, R2 Değişim = .086). Birinci aşamda eğitim (β = -.45, p < .001), ikinci aşamada ise şans algısı (β = -.21, p < .05) ve şansa inanma (β = .26, p < .01) sayısal loto oynama davranışını anlamlı düzeyde yordamıştır. Bu araştırmada katılımcıların sayısal loto oynama davranışları ile gelir düzeyleri, geleceğe dair gelir düzeyi beklentileri, yaşam doyumu ve mutluluk düzeyleri arasında bir ilişki bulunamamıştır. Ancak gelir düzeyi ile mutluluk ve yaşam doyumu arasında pozitif yönde korelasyon vardır. Yapılan hiyerarşik regresyonda ise sayısal loto oynama davranışını eğitim düzeyi ve şans değişkenlerinin yordadığını göstermektedir. Düşük eğitim düzeyine sahip olanlar daha çok sayısal loto oynamaktadır. Kendilerini daha az şanslı görenler daha çok sayısal loto oynama eğilimindeyken, şansa inananların da daha çok sayılsal loto oynadıkları görülmektedir. Kendilerini hayatta genel olarak şanssız kabul eden ancak şansın varlığına inananların ve aynı zamanda eğitim düzeyleri düşük olanların daha çok sayısal loto oynama eğiliminde olması düşük sosyo ekonomik yapıda olan ve yaşamlarının değişeceğine dair umutları yüksek olmayanların bu tür şans oyunlarını daha çok oynama eğiliminde olduğunu göstermektedir. Sayısal loto ve benzeri şans oyunları oynama davranışı daha geniş demografik bilgiler ve kişilik değişkenleri kullanılarak araştırılmalıdır.

 

PO#26 Gençlerin Gönüllü Faaliyetlere Katılımları ve Gönüllü Faaliyetlere Karşı Tutumlar

Metin Özdemir

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Gönüllü faaliyetler genel olarak kişinin kendi isteğiyle ve maddi karşılık beklemeden katıldığı, toplumun belli bir kesiminin veya geniş kitlelerin faydasını amaç edinen faaliyetlerdir. Gönüllü faaliyetlere katılım kişinin psikolojik sağlığına, toplumla uyumuna, bireysel ve sosyal gelişimine olumlu katkılarda bulunmaktadır (Uggen & Janikula, 1999; Henderson, 1990). Değirmencioğlu ve Özdemir (2001) 17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 depremleri sonrasındaki yardım çalışmalarına katılan gönüllü gençlerin travma sonrası gelişim belirtileri gösterdiğini bulmuşlardır. Bu gençler özellikle de kendine güvenlerinin arttığını, yeteneklerinin farkına vardıklarını ve yeni beceriler edindiklerini, toplumsal konulara daha duyarlı olduklarını ve hayat felsefelerinde değişimler olduğunu belirtmişlerdir. Gönüllü faaliyetlerin olumlu etkileri olmasına karşılık bu konuda yapılan çalışmalar sınırlıdır. En önemli sınırlılıklardan biri de insanların gönüllü faaliyetleri nasıl algıladıkları konusundadır. Bu araştırmanın amacı üniversite gençlerinin gönüllü faaliyetleri nasıl algıladıklarını belirlemek ve bu algı ile gönüllü faaliyetlere katılımları arasında bir ilişki olup olmadığını incelemektir. Araştırmaya Ankara’da iki farklı üniversiteden 154 katılımcı katılmıştır (91 kadın, 63 erkek). Yaş ortalaması 20.18’dir (SD = 1.51). Katılımcılara demografik bilgilerinin dışında son iki yıl içerisinde gönüllü faaliyetlere katılımları, ne tür faaliyetlere katılmayı tercih ettikleri gibi sorular sorulmuştur. Ayrıca yeni geliştirilmekte olan Gönüllü Faaliyetlere Karşı Tutum Ölçeği verilmiştir. Yirmi yedi maddeden oluşan bu ölçek iki boyut içermektedir. Boyutlar gönüllü faaliyetlerin kişisel faydaları ve sosyal faydaları şeklinde adlandırılmışlardır ve her iki boyutun iç tutarlık katsayısı, µ = 0.88’dir. Katılımcıların sadece % 28’i son iki yıl içerisinde, % 41’i ise yaşamlarının bir bölümünde gönüllü olarak bir faaliyete katıldıklarını, % 92’si ise yapmak zorunda oldukları işlerden geriye kalan zamanları yeterli olsa düzenli olarak bir gönüllü faalieyete katılmak istediklerini belirtmişlerdir. Araştırmaya katılan öğrenciler ortalama olarak zamanlarının % 54’ünü sadece okul ile ilgili işler için kullandıklarını belirtmişleridir; bu kişilerin % 40’ı ise zamanlarının % 60 ve daha fazlasını sadece okul ile ilgili işlere harcadıklarını belirtmişlerdir. Katılımcıların en çok katılmayı istedikleri gönüllü faaliyetler ise fakir ve düşkünlere yardım (% 62), afet sonrası yardım çalışmaları (% 62), kültürel etkinlikler (% 57), gönüllü eğitim çalışmaları (% 52) ve çevre koruma ile ilgili faaliyetler (% 50) şeklinde sıralanmaktadır. Katılımcıların katılmayı istemedikleri faaliyetler ise şu şekildedir: Politik parti faaliyetleri (%84), demokrasi hareketleri (% 71), yeni sivil toplum örgütleri kurma (% 71) ve insan haklarını savunan etkinlikler (% 54). Gönüllü faaliyetlere katılanlar Gönüllü Faaliyetlere Karşı Tutum Ölçeği’nin kişisel faydalar boyutundan (F(1, 152) = 15.39, p < .001, katılanlar M = 4.29, katılmayanlar M = 4.02) ve sosyal faydalar boyutundan daha yüksek puanlar almışlardır (F(1, 152) = 9.71, p < .01, katılanlar M = 4.06, katılmayanlar M = 3.78). Son olarak da kişisel faydalar boyutundan alınan puanlar katılımcıların gönüllü faaliyetlere katılma isteklerini anlamlı düzeyde yordamaktadır (b = .33), R2 = 141, F(2, 147) = 12.02, p < .001). Araştırmaya katılan gençlerin sadece % 28’i son iki yıl içerisinde bir gönüllü faaliyete katıldıklarını belirtmişleridir. Buna karşılık katılımcıların % 40’ı zamanlarının en az % 60’ını sadece okul ile ilgili işler için harcamakta, % 92’si ise zamanlarının olması durumunda düzenli olarak gönüllü faaliyetlere katılmak istediklerini belirtmektedir. Gönüllü faaliyetlerin, kişinin sosyal gelişimine ve ruh sağlığına sağladığı faydalar gözönünde bulundurularak, gençler arasında daha da yaygınlaştırılması gerektiği söylenebilir. Gönüllü faaliyetlere katılan kişiler gönüllü faaliyetlerin kişisel faydaları hakkında daha olumlu düşüncelere sahiptirler ve bu boyutta alınan puanlar genel olarak gönüllü faaliyetlere katılma niyetini anlamlı olarak yordamaktadır. Gençlerin gönüllü faaliyetlerin kendilerine sağlayacağı faydalar konusunda bilinçlendirilmeleri gönüllülüğü artırıcı etki yaratabilir. Gençlerin demokrasi, insan hakları, politik parti faaliyetleri, sivil toplum örgütleri oluşturma gibi etkinliklere katılmayı istememeleri ise sivil toplumun gelişiminin önünde bir engel oluşturabilir.

 

PO#27 Anlatılarda Nedensel İlişkilerin Çeşitli Yaşlarda İfadesi

Ayhan Aksu-Koç

Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Aylin C. Küntay

Koç Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Yeniden anlatımda düşüncenin farklı şekillerde ifadesi dil kullanımında sıkça rastlanan bir olgudur. Farklı ifade, konuşmacının aktarmak istediği içeriği o andaki amaçlarına ve dinleyicisine uygun bir şekilde yeniden kurması sonucu ortaya çıkar. Dolayısıyla aynı düşüncenin farklı ifadelerinin incelenmesi söylemde belirleyici rol oynayan bireysel, toplumsal ve kültürel olgular hakkında aydınlatıcı olabilir. Gelişimsel açıdan incelendiğinde ise ‘farklı ifadeler’ bize çocuğun değişik yaşlarda sahip olduğu söylem kurma ve bellek becerileri hakkında olduğu gibi, içselleştirmiş olduğu dilbilgisel yapılar hakkında da önemli bilgi verir. Bu çalışmada, Türkçe’de anlatı türü bir söylemde nedensel ilişkilerin farklı ifadesinin gelişimsel bir analizi yapılmıştır. Türkçe’de olaylar arasındaki nedensel ilişkileri ifade etmek için konuşmacılar tarafından aşağıdaki farklı dil yapıları veya stratejiler kullanılabilir: 1. herhangi bir bağlaç kullanılmaksızın iki tümceciğin ardarda sıralanması; 2. çünkü, diye, zira gibi özellikle nedensel ilişkilerin belirtilmesinde kullanılan bağlaçlar; 3. nedensel ilişkilerin ifadesine özel olmayan ve, sonra gibi genel amaçlı bağlaçlar ile –ince ve –erek gibi ulaçlar; 4. nedensel ilişki ifade eden –dığı için ve –mak için gibi yapılarla eylemin isimleştirilmesi ve yan tümcecik olarak ana eyleme bağlanması. Veriler, dört-oniki yaşları arasında çocuklarda ve de 20-25 yaş yaşlarındaki yetişkinlerden olmak üzere toplam 48 kişiden toplanmıştır. Her denek tek başına görülmüş ve ‘İki Mutsuz Arkadaş’ (‘Deux amis malheurex’ adlı Fransızca hikayenin İngilizce çevirisinden çeviri) başlıklı hikaye kendilerine iki kez okunduktan sonra bir de onların anlatmaları istenmiştir. Veriler banda kaydedilmiş ve daha sonra da çözümlenerek yazıya geçirilmiştir. Analiz aşamasında deneklere okunan özgün öykü içerdiği nedensel ilişkiler açısından kodlanmıştır. Hikayede bir dilbilgisel biçim kullanılarak ya da kullanılmadan ifade edilen 18 ayrı nedensel ilişki belirlenmiş, nedensel bağlantıyı belirten dilbilgisel biçimleri, ve neden-sonuç tümceciklerinin sırası saptanmıştır. Analiz, deneklerin yeniden anlattığı öykülerde yer alan nedensel ilişkilerin özgün öyküdekilerle kıyaslanmasıyla gerçekleştirilmiştir. Kıyaslamalar aşağıdaki kriterlere göre yapılmıştır. 1. özgün öyküdeki sözkonusu nedensel ilişkinin anlatıda belirtilip belirtilmediği; 2. nedensel ilişkinin neden ve sonuç bölümlerine değinilip değinilmediği; 3. nedensel ilişkinin anlatımında hangi dilbilgisel formun kullanıldığı ve bunun orijinal öyküde kullanılan ile aynı olup olmadığı; 4. neden ve sonucun orijinal öyküdeki sıra ile mı farklı sıra ile mi anlatıldığı. Analizde aşağıdaki sorular cevaplanmaya çalışılmıştır: 1. yeniden anlatımda, özgün öyküdeki nedensel ilişkilerden hangilerine yer verilmiş hangileri dışarıda bırakılmıştır?; 2. yeniden anlatımda yer verilen nedensel ilişkilerin ifadesinde hangi biçim ya da stratejiler kullanılmıştır? 3. farklı ifade edilen nedensel ilişkilerde özgün ifadenin yerine hangi biçim ya da stratejiler kullanılmış, neden-sonuç sıralamasında ne tür farklılık yapılmıştır? 4. nedensel ilişkilerin farklı ifadesi, anlatının kurulmasında her yaşta ne gibi değişikliklere yol açmaktadır? Bulgular, anlatılan hikayelerde hem yer verilen nedensel ilişkiler, hem de bunların ifadesinde kullanılan biçimler açısından yaşa bağlı değişimler olduğunu göstermiştir. Sonuçlar, nedensellik ifade etmekte kullanılan dilsel biçimler ile söylemdeki işlevleri arasındaki ilişkilerin gelişimi açısından tartışılmaktadır.

 

PO#28 Özsaygı Düzeyini Geliştirme Programının İlköğretim Okulu 6. ve 7. Sınıfı Öğrencilerinin Özsaygı Düzeyine Etkisi

Sevgi Sezer

Karaman Lisesi, Karaman

Binnur Yeşilyaprak

Gazi Üniversitesi, Eğitimde Psikolojik Hizmetler Anabilim Dalı

Bireyin varlığını etkin bir şekilde sürdürebilmesi hızla değişen ve gelişen dünyaya aktif katılımı ile mümkündür. Özsaygı düzeyi yüksek bireyler, güvenli, iyimser, başarılı olma isteği yüksek, zorluklar karşısında yılgınlık göstermeyen, rahat, esnek ve yeniliğe açık, girişken, araştırmacı ve yaratıcı bireyler olarak tanımlanır. Kısacası bu değişim ve gelişime ayak uydurabilecek özelliklere sahiptirler. Birey böylece bireysel amacı olan başarı ve mutluluğa ve bunun sosyal ve ekonomik getirilerine ulaşabilecektir. Bireyin eğitiminde anne babalarından sonra en önemli role sahip olan eğitim kurumları da, Psikolojik Danışma ve Rehberlik Hizmetleri aracılığıyla, önemli bir geçiş dönemini yaşayan ön ergenlere yönelik, özsaygı duygusunu geliştirmeyi hedef alan çalışmalar gerçekleştirerek, bu yaş grubu öğrencilerin içinde bulundukları karmaşayı daha kolay çözmelerine ve sağlıklı bir kimlik geliştirme yolunda önemli bir adım atmalarına yardımcı olabilir. Bu araştırmanın amacı, “Özsaygı Düzeyini Geliştirme Programı”nın İlköğretim Okulu 6 ve 7. sınıfa devam eden öğrencilerin özsaygı düzeyleri üzerindeki etkisini incelemektir. Bu amaç doğrultusunda, Özsaygı Düzeyini Geliştirme Programına katılan öğrencilerin özsaygı düzeyi bu programa katılmayan öğrencilerin özsaygı düzeyinden yüksek olacaktır denencesi test edilmiştir. Araştırma Ankara Keçiören’de bulunan Özel Alp İlköğretim okuluna(1999-2000 eğitim öğretim yılında) devam eden 6 ve 7. sınıf öğrencileriyle gerçekleştirilmiştir. Araştırma modeli, ön test son test kontrol gruplu deneysel modeldir. Araştırmanın bağımsız değişkeni özsaygı düzeyini geliştirme programı, bağımlı değişkeni deney grubu üyelerinin özsaygı düzeyleridir. Öğrencilerin seçiminde geçerlik ve güvenirlik çalışması araştırmacı tarafından da yapılan Coopersmith Özsaygı Envanteri (Okul Formu, 8-15 yaş; Coopersmith, 1991) kullanılmıştır. 100 tam puan üzerinden yapılan değerlendirmede 60 ve altında puan öğrencilerden 14’ü deney 14’ü kontrol grubuna olmak üzere 28 öğrenci deney ve kontrol gruplarına rastgele atanmıştır; t testi ile iki grubun başlangıç puanları arasında bir fark olmadığı anlaşıldıktan sonra çalışmaya başlanmıştır. Çalışma 10 hafta süreyle haftada bir gün ve 90dk. olacak şekilde deney grubu üyelerine, araştırmacı tarafından geliştirilen Özsaygı Düzeyini Geliştirme Programının uygulanması yoluyla gerçekleştirilmiştir. Kontrol grubuna yalnız ön-test ve son-test uygulanmıştır. Araştırmada deneysel işlemin özsaygı puanları üzerindeki etkisini ve ön-testten son-teste deney ve kontrol grupları arasındaki değişimi ölçmek amacıyla, Tek Faktör Üzerinde Tekrarlı Ölçümler için 2 Faktörlü ANOVA tekniği kullanılmıştır. Bulgular deney ve kontrol gruplarının özsaygı ölçeği ön-test puanları ile son-test puanları arasında anlamlı bir farkın olmadığı göstermiştir (F=0,004, P>.05). Buna karşılık deneklerin ön-test son-test puanlarının (grup ayırımı yapmaksızın) anlamlı bir fark gösterdiği görülmüştür (F=31,657, P<.05). Bu bulgu deneklerin özsaygı düzeylerinin zamana bağlı olarak değiştiğini göstermiştir. Deneysel işlemin etkilerini tanımlayan, grup x ölçüm ortak etkisinin ise anlamlı olmadığı bulunmuştur (F=2,486, P>0,5). Bu bulgu deney ve kontrol gruplarının deney öncesi ve sonrası özsaygı puanlarındaki değişimlerin anlamlı bir şekilde farklılaşmadığını göstermektedir. Uygulanan deneysel işlem, deney grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir farklılık yaratmamıştır. Bu sonuca göre araştırmanın denencesi desteklenmemiştir. Uygulanan deneysel işlemin özsaygı düzeyini geliştirmede anlamlı bir etkiye sahip olmadığı görülmekle birlikte, deneklerin özsaygı düzeylerinde zamana bağlı bir değişimin saptanmış olması nedeniyle, bunun deney ve kontrol gruplarında ayrı ayrı test edilebileceği düşünülmüştür. Bu doğrultuda deney ve kontrol gruplarında ayrı ayrı olmak üzere, ön-testler ve son-testler arasında anlamlı bir farklılaşma olup olmadığı incelenmiştir. Analiz sonuçlarına göre, deney grubunun ön-test son-test puanları arasındaki fark anlamlı (p<.001), hem de kontrol grubunun ön-test son-test puanları arasındaki fark (p<.05) anlamlı bulunmuştur. Bu durumda uygulanan deneysel işlem gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmamakla birlikte, deney grubunun özsaygı düzeyindeki gelişmenin göreli olarak bir miktar daha yüksek olduğu söylenebilir. Elde edilen sonuçlar, yurtiçi ve yurtdışında bu alanda yapılan benzer bir çok araştırma bulgusu ile tutarlı çıkmış olmakla birlikte, bu araştırma bulguları ile tutarlı olmayan bir çok araştırma da mevcuttur. Araştırmalarda uygulama süresi, dikkate alınan faktörler ve kullanılan teknikler gibi bir çok boyutta farklılıkların olması, özsaygı değişkenini yükseltmeye yönelik daha uzun süreli, özsaygı düzeyini etkileyen başka faktörleri dikkate alan veya farklı tekniklerden yararlanan çalışmaların yapılmasına gerek olduğu şeklinde yorumlanabilir.

 

PO#29 Cumhuriyet ve Gençlik

Meltem Narter

İstanbul Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışmanın amacı Türkiye’deki cumhuriyetçi anlayışın üniversite gençleri tarafından nasıl algılandığı ve bir kimlik oluşumuna sebep olup olmadığıdır. Sosyal psikolojide kimlikle ile kuramsal yaklaşımlar ışığında bakıldığında, var olan sosyal ortamın kimlik kazanımında etkili olduğu önem kazanmaktadır. Çünkü, kişilerin kendilerini ait hissedecekleri, ait olmaktan memnun olacakları, kendilerini olumlu algılayabilecekleri ve çevrelerindeki kişilerin de kendilerini olumlu algılayabilmesini sağlayacak bir kimlik seçmeleri beklenen bir durumdur. Türkiye’deki sosyal ortama bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve ardından gelen tüm çabaların cumhuriyetin arzu edilir, özenli davranılması ve korunması gereken bir kavram olduğunu göstermektedir. Sosyal kimlik kuramının bireyin kendine olan saygısını arttırma ve olumlu bir biçimde kendini değerlendirebilme ihtiyacı, Türkiye’deki cumhuriyet kavramı ve etkilerine bakılığında kendini göstermektedir. Bu sayede de, cumhuriyet kavramı bireye olumlu bir kimlik sağlayabileceği için ait olma durumunu destekleyecek nitelikte olacaktır. Sosyal kimlik kuramında olduğu gibi benlik kategorizasyonu kuramına göre de, kişiler otomatik bir biçimde olumlu bir benlik kavramına sahip olmayı ve onu savunmayı istemektedirler. Bu durum kişilerin bireysel ve grup seviyesindeki karşılıklı etkileşimlerinin temel amacını anlamayı sağlamaktadır. Bunun yanı sıra benlik kategorizasyonu kuramı, sosyal benliği sosyal ortamlar sayesinde oluşan algılamaların ve koşulların meydana getirdiği kognitif bir yapı olarak tarif eder. Eğitim hayatı içinde cumhuriyet politikalarının yer alışı da bu kuramın ifade ettiği sosyal ortamı algılama ve koşulları belirleme konusunda etkin olabilmektedir. Bu çalışmada önemsenen diğer kuramsal yaklaşım olan benlik dayanaklı davranış yaklaşımında da sosyal davranış kişiye karşı duyulan duyguları, bir kişiyi değerlendirmeyi, benliği diğerleri için makul hale getirmeyi ve kişinin bilinçli ya da bilinçsiz olarak, bireyin olumlu benlik duygularının arttırılması ya da koşullara göre davranmaktan kaynaklanan, doğrudan kendini geliştirme tepkileri olarak tarif edilir. Bu anlayış daha önce de ifade edildiği gibi cumhuriyet, bu kuramsal yaklaşım için de sosyal ortamda olumlu bir kimlik algısı oluşturabilecek bir kavram olarak yorumlanabilir. Benlik dayanaklı davranış kuramına göre, sosyal anlamda gerçekleşen benlik gelişimi, karşılıklı etkileşimler sonucunda bireyin kimlik oluşumunda önemli bir yer tutmaktadır. Dolayısıyla da, benlik kavramının meydana gelebilmesi için bireylerin içinde bulundukları sosyal bağlamda sahip oldukları kimlik önemli bir işleve sahiptir. Çünkü, sahip olunan kimlik hem karşılıklı etkileşimi başlatacak hem de bireylerin birbirlerini anlamalarını ve davranış biçimlerini değerlendirmelerini sağlayacaktır. Bu dönüşüm de, yine bireyin kendine olumlu bir kimlik sağlayacak olumlu sosyal ortam ve koşulları seçmesinde önemli bir işleve sahip olacaktır. Bu kuramsal yaklaşımların tarif ettikleri kimlik anlayışından bakıldığında, Türkiye’deki cumhuriyet kavramı ve anlayışının yine kuramların işaret ettiği ve kimliği temellendirdikleri sosyal ortamda onaylanan, arzu edilen ve seçilmesi durumunda bireye olumlu bir kimlik sağlayacak olan kavramın cumhuriyet olabilme ihtimalinde bir engel görünmemektedir. Bu çalışmada üniversite öğrencilerinin yer alması dolayısıyla çalışılan yaş grubu da kimlik kazanımı için önemli bir dönemi temsil etmektedir. Bu dönem için geçerli olan özellik olumlu bir kimlik kazanma çabasıdır. Bu bağlamda bakıldığında çalışmanın amacını ve problemlerini maddede toplamak mümkündür; Üniversite gençlerinin ‘cumhuriyet’ tanımı nedir? Üniversite gençleri ‘cumhuriyet’in içinde kendilerini nasıl tarif etmektedirler? Üniversite gençlerinde ‘cumhuriyetçi kimlik’ nasıl ifade bulmaktadır? Üniversite gençlerinin ‘cumhuriyet’ tanımları ile ‘cumhuriyetçi kimlik’ tanımları arasındaki ilişki var mıdır ve nasıldır? Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli özelliklerinden biri olan gençliğe yapılan vurgu gençler tarafından nasıl algılanmaktadır? Cumhuriyet ile yönetilmenin bireylere kazandırdığı düşünülen yurttaşlık kavramı gençler tarafından nasıl algılanmaktadır? Çalışmaya İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji, Sosyoloji, Felsefe bölümlerinde okuyan 75 öğrenci dahil edilmiştir. Çalışmanın amacına ve problemlerine uygun olarak hazırlanmış olan 19 soruluk bir soru listesi verilmiştir. Bu listedeki sorular açık uçludur. Uygulamanın öncesinde çalışmanın amacı anlatılıp, gönüllüler belirlendikten sonra sorular dağıtılmıştır. Deneklere, soru formunun başında bulunan; isim-soyadı, yaş, cinsiyet, bölüm, sınıf, kaç yıldır İstanbul’da yaşıyorsunuz? sorularına cevap verdikten sonra, soru listesini doldurmaya başlamaları söylenmiştir. Uygulama esnasında zaman mümkün olduğunca serbest bırakılmıştır. Elde edilen veriler içerik analizinin iki türü olan duygusal yön analizi ve anlamsal içerik analizi ile iki birimde; tüm cevap ve cümle-cümle birimlerinde değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmelere ki kare uygulanmıştır. Analizden elde edilen sonuçlara bakıldığında, tutum ve eğilimleri ortaya çıkaran duygusal yön analizinde, cumhuriyete, prensiplerine ve kimlik nesnesi olarak cumhuriyeti görmeye dair olumlu bir algının olduğu söylenebilir. Cumhuriyetin uygulanışı ve cumhuriyetin öğelerini oluşturan yapılara yönelik sorularda ise olumsuz bir algının yaygın olduğu ifade edilebilir. Diğer analiz türü olan anlamsal içerik analizinde elde edilen sonuçlara bakıldığında da, duygusal yön analizi sonuçlarını destekleyecek nitelikte tanımlamalar ve içerikler olduğu görülmektedir. Sonuç olarak, üniversite gençlerinin cumhuriyeti, prensiplerini ve bir kimlik nesnesi olarak cumhuriyeti algılamayı kabullendikleri ancak, uygulanışı konusunda belirgin bir rahatsızlıkları olduğu görülmüştür.

 

PO#30 İlköğretim Okulu Öğrencilerinin Öz Kavrama Düzeylerinin Çeşitli Değişkenlere Göre Karşılaştırılması

Yaşar Barut ve Ayla Ayyıldız

Ondukuz Mayıs Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Anabilim Dalı

Bu araştırma Samsun ilinde eğitim-öğretim veren Gazipaşa İlköğretim Okulu’nda yapılmıştır. Bu araştırmada ilköğretim öğrencilerinin cinsiyet, anne ve baba mesleği, anne ve baba öğrenim durumu, anne-baba tutumu ve ailedeki kişi sayısı değişkenleri ile benlik kavramları arasındaki ilişki incelenmiştir. Araştırmada cinsiyet, anne ve baba mesleği, anne ve baba öğrenim durumu, ailedeki kişi sayısı ile benlik kavramı arasında anlamlı ilişki bulunmuştur.

 

PO#31 İlköğretim Okulu Öğretmenlerinin Çeşitli Değişkenler Açısından Uyum Düzeylerinin Karşılaştırılması

Yaşar Barut ve Yasemin Saraçoğlu

Ondukuz Mayıs Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Anabilim Dalı

Biyolojik, psikolojik ve sosyal bir varlık olan insan, kendinde olan değişikliklere ve çevreye uyum sağlayabildiği ölçüde yaşamını sürdürebilmektedir. Toplumsal bir varlık olarak insan hem çevreyi etkilemekte hem de çevreden etkilenmektedir. Mesleği öğretmenlik olan insan, tutum ve davranışlarıyla öğrencisini büyük ölçüde etkileyecek, ona örnek olacak, ülkede başarılı kuşakların yetişmesinde önemli bir rolü üstlenecektir. Bir eğitim sisteminin kendisinden beklenen sorumluluğu istenilen düzeyde yerine getirmesi ve başarılı olabilmesi, önemli ölçüde öğretmenin niteliği ve meslekte gösterdiği başarı ile doğru orantılıdır. Bu noktada öğretmenin kişiliği ve mesleğine yönelik tutumu büyük önem taşımaktadır. Toplumsal ve ekonomik kalkınmanın eğitim sektörü ile yürütülmesinde en etkili unsurlardan biri olan öğretmenlerin kişisel özellikleri ve uyum düzeyleri önem kazanmaktadır. Bu çalışma ile yaş, cinsiyet, görev yeri, mesleğim seçiliş biçimi, mesleki gelecek hakkındaki beklentileri, medeni durum değişkenleri ile öğretmenlerin uyum düzeyleri arasında bir fark olup olmadığı araştırılmıştır.

 

PO#32 Üniversite Öğrencilerinin 2000’li Yıllara İlişkin Beklentileri

İbrahim Ethem Özgüven

Hacettepe Üniversitesi, Rehberlik ve Psikolojik Danışma Anabilim Dalı

Üniversite öğrencileri, öğrenim düzeylerine göre bireylerin oluşturacağı bir piramidin tepesinde sayıca az, ama dinamik ve seçkin bir bölümü oluştururlar. Araştırma, gelecekte ülkemizin yönetim, hizmet ve siyasetinde önemli görevler yüklenecel olan üniversite öğrencilerinin, ülke siyaseti ve çeşitli sorunlar hakkındaki görüşlerini ve girdiğimiz 2000’li yıllara ilişkin beklentilerini incelemeyi amaçlamıştır. Araştırma, Hacettepe Üniversitesi, Psikolojik Danışma ve Rehberlik Anabilim Dalı’nda, Ankara, Gazi, Hacettepe, ODTÜ ve Bilkent Üniversitesi öğrencilerinden oluşan 640 kişilik bir örneklem üzerinde yapılmıştır. Toplam öğrencilerin 300’ü kız ve 340’ı erkektir. Araştırmada veri toplama aracı olarak 34 seçmeli sorudan oluşan bir anket kullanılmıştır. Ancak, konuşma süresinin sınırı içinde kalmak amacıyla, seçilmiş 16 soruya verilen cevaplar bu konuşmada ele alınabilmiştir. Öğrencilerin sorulara verdikleri cevaplar cinsiyete göre sayı ve yüzdeler olarak tablolar haline getirilmiş, gruplar arası yüzde farklarının önemli olup olmadığı “z testi” ile kontrol edilmiştir. Araştırmadan elde edilen bulgular fazla ayrıntıya girmeksizin toplam cevaplara göre şu şekilde özetlenebilir: 1. “Eğitim Hizmetlerine” ilişkin olarak, öğrencilerin %67’si 8 yıllık Temel Eğitimin köyde ve kentte gerçekleştirilebileceğini, %31’i bölgesel farklarla, %26’sı kentlerde “Bilgisayarlı Çağdaş Eğitime” geçilebileceğini belirtmişlerdir. “En az bir yabancı dil bilme” hedefinin %26 oranında gerçekleşebileceği vurgulanmış, bu konuda erkeklerin, kızlara göre önemli düzeyde “karamsar” oldukları görülmüştür. Mesleklerin gelecekteki önemi yönünden öğrencilerin %46’sı Teknik Bilimlerin değer kazanacağını belirtmişlerdir. Konu cinsiyete göre incelendiğinde kızların %66’sı Sağlık Bilimlerini ve erkeklerin %52’si Teknik Bilimlerin önem kazanacağını vurgulamışlardır; 2. “Özel Eğitim ve Sosyal Hizmetler” açısından toplumdaki “özürlü kişilerin güvence altına alınması” için %26’sı çalışabileceklere uygun iş sağlanması, %23’ü eğitim olanakları sağlanması, %16’sı ise yasal düzenlemeler yapılması gereğini vurgulamışlar, kızlar özürlü çocukları olan ailelerin eğitilmesi gereğini belirtmişlerdir. “Kimsesiz çocukların topluma kazandırılması” konusunda %27’si çalışma ortamı, %23’ü yasal güvence, %20’si barınma evleri yapılması ve %16’sı evlat edinme olanaklarının sağlanmasını, kızlar barınma evlerini, erkekler ise yasal düzenlemeleri ve çalışma olanağını ağırlıklı olarak vurgulamışlardır; 3. “Ülke ekonomisine yönelik” olarak, öğrencilerin %71’i enflasyonun tek rakamlara düşeceğine inanmadıklarını, %90’ı vergi adaletinin sağlanamayacağını ifade etmişler, bu konuda kızların daha karamsar olduğu görülmüştür. Ülkemiz olanaklarına göre “enerji kaynağı” olarak %35’i güneş enerjisine, %31’i su ve %26’sı da nükleer enerjiye ağırlık verilmesi gereğini belirtmişlerdir; 4. “Ülke siyaseti ve toplumda beklenen gelişmelerle” ilgili olarak da siyasette, %52’si merkez partilerinin, %25’i merkezin sağındaki, %23’ü merkezin solundaki siyasi partilerin görüşlerinin hakim olacağını belirtmişler, kızlar merkez, erkekler merkezin sağındaki siyasi partilere ağırlık vermişlerdir. “İnsan hak ve özgürlükleri”konusunda, %54’ü değişmeyeceğini, %35’i eskisinden daha iyi olacağını belirtmişler, kızlar yasal düzenlemeler konusunda karamsar cevap vermişlerdir. Gelecekte toplumda “yara alabilecek konular” olarak da %43’ü insan ilişkileri, %30’u değerler sistemi, %16’sı ise aile yaşantısını belirtmişlerdir. “Ülkemiz devlet kurumlarındaki yolsuzluklar konusunda” öğrencilerin %64’ü azalmayacağı görüşünü ifade etmişler, kızların bu konuda daha karamsar oldukları görülmüştür; 5. “Türkiye’nin Dış İlişkileri” konusunda öğrencilerin %75’i ülkemizin Avrupa Birliği’ne kabul edilmeyeceği kanısını ifade etmişler, kızlar daha iyimser olmakla birlikte, erkekler anlamlı düzeyde ülkemizin Avrupa Birliği’ne kabul edilmeyeceğini vurgulamışlardır. Öğrencilerin %57’si İslam ülkeleri ile ilişkilerin bugünkü gibi olacağını vurgulamışlar, erkekler Türkiye’nin İslam ülkeleri ile olan ilişkilerinin daha yakın olacağı kanısını belirtmişlerdir. Sonuçlar genel olarak değerlendirildiğinde, öğrencilerin ülkemizde olabilecek değişimler konusunda olumlu olmakla birlikte, kişisel olarak kendi dinamik beklentilerine göre değişimin ağır ilerlediği görüşünde oldukları ve genelde bir karamsarlığın ağır bastığı görülmektedir.

Bu araştırmanın gerçekleşmesinde önemli katkıları olan Hacettepe Üniversitesi, Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Anabilim Dalı öğrencilerinden Fatma Maden, Özlem Özay, Yıldız Bek, Yaprak Tok, Burcu Mangalcı ve Sercan Ülker’e teşekkür ederim.

 

PO#33 TED Ankara Koleji Vakfı Özel Lisesinde Yürütülmekte Olan “Duyguların Anlamı” İsimli Çalışma

Müge Maraşlı, Zerrin Koyunpınar ve Haluk Özbay

TED Ankara Koleji Danışma ve Rehberlik Merkezi

İnsan, duyguları, davranışları ve düşünceleriyle bir bütündür. Ancak bazen insanlar duygularının tam olarak farkında olamamakta ve buna bağlı güçlükler yaşamaktadırlar. Okulumuzda da özellikle lise son sınıf öğrencilerinin duygularını yaşama, farketme, yorumlama ve hayata geçirmede sorunlar yaşadıklarını, ayrıca öğrencilerimizin yaşadıkları olaylara karşı tepkilerinde duyguların yol göstericiliğine yeterince yer vermedikleri, diğer yaşam alanların da olduğu gibi öğrenci seçme sınavı ve tercihlerine karşı da aynı şekilde yaklaştıkları gözlenmektedir. Bundan yola çıkılarak TED Ankara Koleji Vakfı Danışma ve Rehberlik Merkezi tarafından öğrencilerimize duygularını farketmeleri ve anlamlandırmaları konusunda yardımcı olmak için bir dizi çalışma planlanmıştır. Bu çalışmada öğrencilerimizin, gün içerisinde okulda, evde veya dışarıda yaşadıkları olaylar karşısındaki duygularını farkedip, anlamlandırarak başa çıkma ve problem çözme becerilerini geliştirmelerine yardımcı olmak amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda gerçekleştirilen çalışmalar şunlardır; (a) Öğrencilere yönelik duyguların anlamı konulu grup çalışması ( Lise II ve III); (b) Öğretmenlere yönelik duyguların anlamı konulu grup çalışması (İlköğretim II. Kademe ve Lise); (c) Öğretmenlerle, ergenlerin duygusal gelişimlerine ilişkin bilgilendirme toplantısı (Lise); (d) Ergenlik dönemi gelişim özelliklerine ilişkin velilere yönelik konferans (8. sınıf); (e) Ergenlere yetişkinlerin düşünme tarzlarının anlatıldığı bilgilendirme çalışması (Lise I) Burada bu çalışmalardan lise son sınıf öğrencileriyle yapılan grup çalışması sunulacaktır. Çalışmanın başlangıç aşamasında 2000-2001 öğretim yılında lise son sınıf öğrencilerinin üniversite sınavına ilişkin duygularını öğrenmek amacıyla okul koridorlarına kutular konmuş ve bu kutulara duygularını yansıtan ifadeleri yazarak atmaları istenmiştir. Verilen süre sonucunda öğrencilerin bu konuya beklenilen düzeyde ilgi göstermedikleri, sadece birkaç öğrencinin öfke duygularını ifade ettikleri gözlenmiştir. Bu nedenle öğrencilerin duygularını ifade ederek anlamlandırmalarına olanak sağlayacak bir grup çalışmasının yapılmasına karar verilmiştir. Afişler yardımıyla duyurular yapılmış ve gönüllü öğrencilerden bir grup oluşturulmuştur. Grup çalışması ortalama 15-20 öğrencinin katıldığı, yapılandırılmamış ve açık grup şeklinde gerçekleştirilmiştir. Toplam 11 oturum süren çalışmada oturumlar sırasında duygu nedir, beynin bir işlevi olarak duygular, duyguların sebep olduğu fizyolojik değişiklikler, drama teknikleri yardımıyla duyguların yaşantısal olarak ele alınması gibi konular üzerinde durulmuştur. Oturumlar sürecindeki gözlemlerimiz ve son oturumda öğrencilerden alınan geri bildirimler neticesinde bu çalışmanın, öğrencilerin duygularını farketmek ve anlamlandırmak konusunda yararlı olduğu, ancak içeriğinin yapılandırılmış ve oturum sayısının önceden belirlendiği kapalı grup şeklinde olmasının öğrencilerin yararlanma düzeyini daha çok arttıracağı görülmüştür. Bu sonuçlar doğrultusunda üzerinde durulması düşünülen konuların, katılacak öğrencilerin ve süresinin önceden belirlendiği grup çalışmaları planlanmış ve 2001-2002 öğretim yılında yapılandırılmış olarak çalışmalar başlatılmıştır. Her grubun sonunda öğrencilerden alınan geri bildirimler doğrultusunda, çalışma içerik ve işleyiş açısından tekrar değerlendirilmekte ve gerekli değişiklikler yapılmaktadır. Halen pilot uygulamalar şeklinde sürdürülen çalışmaların önümüzdeki yıllarda standart ölçeklerle desteklenip, sistematik bir çalışma haline getirilerek rutin çalışmalarımızdan biri haline dönüştürülmesi planlanmaktadır.

 

PO#34 Ergenlik Dönemi ve Çevreyle Etkileşim


Özlem Pehlivan, Gülru
Selçuk, Sezin Ünal, Nazlı Deniz Oğuz, Sena Baydan ve Nergis Calbay
TED Ankara Koleji Vakfı Özel Lisesi 10. Sınıf öğrencileri

Proje Danışmanı: Sibel Üntuna (Felfese Grubu Öğretmeni)

Ergenlik süreci içinde olan okulumuz öğrencilerinin bu dönem içinde uğradıkları fiziksel ve psikolojik değişimleri saptamak ve bu değişimlerin gençlerin çevreleriyle olan ilişkilerinde ne tür etkiler yarattığını ortaya koymaktır. Elde ettiğimiz veriler yardımıyla hem kendimizi hem de arkadaşlarımızı bu yönlerden bilgilendirmek ve yaşadıklarında yalnız olmadıklarını onlara göstermektir. Ergenlik dönemi ile ilgili yapılmış araştırmalara dayanarak elde ettiğimiz bilgiler paralelinde 30 soruluk bir anket hazırladık. Bu anketleri Lise1-Lise2 ve Lise3 düzeylerinden rastlantısal olarak seçtiğimiz toplam 100 öğrenciye uyguladık. Bu uygulama sırasında öğrencilerden isim yazmalarını istemedik. Böylece sorularımıza daha içten yanıt vereceklerini düşündük. Microsoft Power Point ve Microsoft Excel programlarına verileri girdik. Böylece sonuçları grafiğe döktük ve değişkenler arasındaki korelasyonları hesapladık. Bulgularımızı yorumlayarak hipotezimizi sınadık. Yaptığımız araştırma sonucunda öğrencilerin çoğunun ergenlik dönemine 12-13 yaşlarında girdikleri, kendilerinde gözledikleri değişimlerden rahatsızlık duydukları, karşı cinse ve cinselliğe ilgilerinin arttığı, başkalarının kendileri hakkında verecekleri karar ve yargılar konusunda aşırı duyarlılık gösterdikleri ve saldırgan davranışlarında artış gözlendiği saptanmıştır. Ayrıca ergenlik döneminde öğrencilerin aile ile iletişimleri kısmen veya tümüyle değişime uğramış, bu değişimleri öğrencilerin büyük kısmı olumsuz yönde değerlendirmiştir. Gençlerin aile ile iletişiminin zedelenmesine paralel, evdeki zamanını tek başına odasına kapanarak geçirme eğiliminin arttığı da elde edilen bulgular arasındadır. 'Ergenlik döneminde fiziksel ve psikolojik değişimler yaşanır ve bu değişimler gencin çevresi ile olan ilişkilerini etkiler' hipotezini sınamak amacıyla yapılan bu çalışmada elde ettiğimiz sonuçlar hipotezimizi doğrulayıcı nitelikte çıkmıştır.

 

PO#35 Üniversite Öğrencileri Arasında Madde Kullanımını Yordayan Kişilik Özellikleri

H. Belgin Ayvaşık ve H. Canan Sümer

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Madde kullanımı tüm dünyada özellikle de Batı ülkelerinde önemli bir toplumsal sorundur ve bunun beraberindeki getirdiği AIDS'in yaygınlaşması gibi sorunlar da gittikçe artmaktadır. Ülkemizde batı ülkelerindeki boyutlarda henüz olmamakla birlikte, madde kullanımı kaygı verici boyutlara ulaşmaya başlamıştır. İnsanlık tarihine bakıldığında madde kullanımı milattan önceki yıllara kadar uzanmaktadır. Doğada bulunan bitkiler uzun yıllar keyif verici maddeler olarak ve hatta dinsel törenlerde kullanılmıştır. Günümüzde ise hem doğal maddelerin işlenmesi ile hem de laboratuvarlarda sentetik olarak elde edilen pek çok madde keyif verici olarak kullanılmaktadır. Günümüzde bağımlılık yapma ya da kötüye kullanılma potansiyeli olan pek çok madde (ya da ilaç), gerçekte insanlık yararına üretilmişlerdir. Ancak, keyif verici özelliklerinin ortaya çıkması ve bağımlılık yapma potansiyelleri nedeniyle, üretim amaçları dışında kullanılmaya başlanmıştır. Örneğin, opiat türevlerinden morfin ya da eroin dünyada bir benzeri daha olmayan en güçlü ağrı kesicilerdir; yine aynı gruptan olan kodein güçlü bir öksürük ilacıdır. Bu listeye Akineton, Diazem, Xanax gibi ilaçlar da bu listeye eklenebilir. Madde kullanımına yatkın bir kişilik özelliği tanımlanamıyor ise de bu alanda yapılan çalışmalarla hem madde kullanımına yatkın risk grupları hem de çeşitli risk faktörleri ve madde kullanımını yordayan çeşitli kişilik özellikleri ve sosyo kültürel faktörler belirlenmiştir. Madde kullanımı için en büyük risk gruplarından birisi gençlerdir. Hem dünyada hem de ülkemizde yapılan çalışmalar 12-18 yaş arasındaki gençlerin madde kullanımı ve bağımlılığı için en büyük risk grupları olduğunu göstermektedir. Ülkemizde yapılan çalışmalar özellikle alkol, sigara ve uçucu madde kullanımının 12-18 yaş gençler arasında, eroin, kokain ve LSD gibi maddelerin kullanımının ise genç erişkinler arasında yaygınlaştığına yönelik bulgular bulunmaktadır. Madde kullanımına yönelik risk faktörleri arasında aile fertlerinden bir ya da birkaçının madde kullanıp kullanmadığı, kişinin davranış bozukluklarının olup olmadığı gibi faktörler de sayılabilir. Fakat madde kullanımının mı davranış bozukluğunun mu önce geldiği kesin değildir. Örneğin, alkol kullanımı mı depresyonu izlemekte yoksa alkol kullanımına bağlı olarak mı depresyon ortaya çıkmaktadır? Her ikisini de destekleyen çalışmalar vardır. Literatürde madde kullanımını yordayan pek çok kişilik özelliği belirtilmiştir. Bunlar arasında risk alma, uyarım arama ihtiyacı, pozitif/negatif duyumsal yatkınlık (positive / negative dispositional affectivity), dışa dönüklük/içe dönüklük, nörotism, öz disiplin, kendilik değeri gibi pek çok faktör sıralanabilir. Bu çalışmanın amacı ise ülkemizde üniversite öğrencileri arasında madde kullanım eğilimini ve madde kullanımı ile ilişkili olabilecek kişilik özeliklerini belirlemektir. Çalışmalar, heyecan arama, risk alma, kendilik değeri, duygulanım düzeyi (pozitif/negatif duyumsal yatkınlık) ve genel yaşam doyumu gibi özelliklerin madde kötüye kullanımını yordayan değişkenler olduğunu göstermiştir. Bu amaçla, yaş, cinsiyet, gelir düzeyi gibi genel bilgileri ölçen bir demografik bilgi formu ile birlikte kişinin madde kullanım sıklığını ve doğasını belirlemeye yönelik bir ölçek ve de yukarıda belirtilen kişilik özelliklerini değerlendirmek amacıyla yaygın şekilde kullanılan bir dizi ölçek 851 üniversite öğrencisine uygulanmıştır. Araşırmaya katılan 851 öğrenciden 118 (%13.9)’i yaşamlarında en az bir kez eroin, kokain, krek, esrar, amfetaminler ve halüsinojenler gibi ilaçları kullandıklarını rapor etmişlerdir. Bu grup, “madde deneyimi olan” grup olarak adlandırılmıştır. Madde kullanmadığını belirten 733 öğrenci ise “madde deneyimi olmayan” grup olarak sınıflandırılmıştır. Daha sonra, üniversite öğrencileri arasında madde kötüye kullanımını yordayan demografik değişkenleri ve kişilik özelliklerini belirlemek amacıyla lojistik regresyon analizi yapılmıştır. Regresyon analizi sonucunda, sadece heyecan arama/risk almanın, madde kullanımını anlamlı olarak yordadığı bulunmuştur. Kendilik değeri, duygulanım düzeyi (pozitif/negatif duyumsal yatkınlık) ve genel yaşam doyumu değişkenlerinin etkisi anlamlı değildir. Ancak, negatif duyumsal yatkınlığın madde kullanımını yordamada marjinal bir etkisi (p < .09) olduğu gösterilmiştir. Araştırmanın sonuçları, madde kullanımının ülkemiz için de önemli bir sorun olmaya başladığını gösteren diğer çalışmaları desteklemektedir. Veriler var olan literatür bilgisi ışığında ve araştırmanın sınırlılıkları temel alınarak tartışılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

PO#36 Karadeniz Teknik Üniversitesi Trabzon Sağlık Yüksekokulu 1. Sınıf Öğrencilerinin Demografik Özellikleri ve Kişilik Yapısı

Gülümser Bayram ve Ayla Gürsoy

Karadeniz Teknik Üniversitesi, Trabzon Sağlık Yüksekokulu

Bir gövde arıyorum ruhuma

Giydirmek için

Bir gövde arıyorum

Ruhuma dar gelmeyecek

Ülkemizde üniversiteye başlama yaşı geç adölesan döneminin başlangıcına rastlamaktadır. Bu dönem psikososyal gelişimin ve erişkin kimliğinin kazanıldığı yaşlardır. Bireyin, kendisinin (tüm bedensel ve ruhsal yapısı; geçmiş, şimdi, gelecekle ilgili öz yaşantıları, tasarımları ve ülküleri ile birlikte )bilinçli ve bilinçdışı kabullenilişi olduğu gibi, cinsel, toplumsal ve mesleksel yönlerden somut gelişimlerinde tamamlanmasını gerektirmektedir. Geç adölesan döneminde birey bu yaşa kadar kazandıkları ile cinsel, toplumsal ve mesleksel öğeleri bir araya getirerek sağlıklı bir kimlik oluşturmanın çabası içindedir. Bu süre içinde anne babadan bağımsızlaşma, toplumsal değerleri ve ülküleri yeniden değerlendirme ve kendine yeni bir yol bulma çabası egemendir. Her gencin değişik yoğunlukta yaşadığı bu süreçte bazen gençler aşırı uçlara yönelebilirler. Anne babanın, hatta kendisinin beklentilerine ters düşen davranışları deneyebilirler. Bu dönemdeki gençlerde ruhsal çökkünlük, aşırı taşkınlık, antisosyal davranışlar ve şizofreniye benzer belirtilerle karşılaşılabilir. Bu nedenle üniversiteye başlayan gençler bir çok rahatsızlıkların ilk olarak ortaya çıkması açısından risk grubunu oluşturmaktadırlar. Bu çalışma öğrencilerin sosyo-demografik özelliklerini ve kişilik yapılarnı belirlemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Ayrıca ruhsal problemlerin ortaya çıkması açısından risk grubu olarak kabul edilen adölesan ( geç ergenlik ) dönemi gençlerine ruh sağlığı hizmetlerinin yaygınlaştırabilmesine yönelik katkıda bulunabileceği düşünülmüştür. Bu amaçla 2000-2001 öğretim yılı KTÜ Trabzon Sağlık Yüksekokulunda öğrenim gören ebelik bölümünden 44, hemşirelik bölümünden 82 olmak üzere toplam 126 birinci sınıf öğrencisi araştırmanın evrenini oluşturmuştur. Örnekleme öğrencilerin tamamı alınmıştır. Öğrencilere Hopkins Symptom Checklist (HSCL) den geliştirilmiş olan Belirti Tarama Listesi ve Bekaroğlu, Uluutku, Tanrıöver ve arkadaşları(1988) tarafından hazırlanan Öğrenci Bilgi Formu uygulanmıştır. Araştırmadan elde edilen verilerin istatistiksel çözümlemeleri için bilgisayarda SPSS(Statistical Package For The Social Sciences) kullanılmıştır. İstatistiki analizler sonucuna göre; 17-23 yaş grubundaki öğrencilerin %44.8’i ilçede, %32.8’i ilde, %22.4’ü köyde yaşamaktadır Öğrencilerin tamama yakınının (%95.7) anneleri ev hanımıdır. Öğrencilerin %61.2’sinin babaları şoför, çiftçi ve işçidir. Öğrencilerin çoğunluğunun anne ve babalarının öğrenimleri ilkokul düzeyindedir (anne=%64.7, baba=%55.2). Öğrencilerin %85’inin orta, %14.7’sinin düşük gelir düzeyine sahip olduğu belirlenmiştir. Ailenin dini değerlerle ilgili tutumlarından öğrencilerin %94’ünün memnun olduğu gözlenmiş olup, gerekçe olarak baskıcı bir tutum uygulanmadığı için şeklinde açıklamada bulunmuşlardır. Öğrencilerin aile ilişkilerine bakıldığında; baba ile problem yaşayanlar %35.3, anne ile problem yaşayanlar %44.0 ve kardeşlerle problem yaşayanlar %37.9 olarak saptanmıştır. Öğrencilerin %29.3’ünde semptom olduğu saptanmıştır. Semptomatik dağılımda ise %25.9 ile ek skala birinci sırada yer almakta bunu sırası ile %20.7 kişilerarası duyarlık, %15.5 depresyon, %13.8 somatizasyon, %12.1 hostilite, %11.2 anksiyete, %10.3 obsesif kompulsif bozukluk, %6.9 paronoid, %2.6 fobik anksiyete, % 0.9 psikotizm izlemektedir. Öğrencilerin aile bireyleri ile yaşadıkları sorunların; anne baba eğitim düzeyi, ailenin gelir düzeyi, öğrencinin yaşadığı yer, sigara içme durumu, kardeş sayısı,anne babanın anlaşma durumu ve öğrencilerin semptom gösterip göstermeme üzerinde önemli değişkenler olduğu belirlenmiştir. Yapılan çalışma sonucunda; araştırma grubu içinde yer alan öğrencilerin, içinde bulundukları gelişimsel çağın bir gereği olarak kimlik bunalımı yaşadıkları ve ruhsal rahatsızlıkların ortaya çıkması açısından risk grubu içinde oldukları belirlenmiştir. Bu nedenle özellikle bu yaş grubunda bulunan gençlerin ruh sağlıklarının korunmasına yönelik hizmetlerin geliştirilmesinin gençlerin gelişimine önemli katkılar sağlayacağı düşünülmektedir. Çünkü sağlıklı gençlik=sağlıklı gelecek=sağlıklı toplum demektir. Ayrıca bu konuda daha geniş gruplarla ve semptomların oluşmasına neden olan etmenleri inceleyen araştırmaların yapılmasının yararlı olacağı düşünülmüştür.

 

PO#37 Armut Dibine mi Düşer? Baba ile Oğlun Sürücü Davranışları Arasındaki İlişki

Tuba Uzer, Derya Avcı, Kerem Özalp ve Timo Lajunen

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Ailede sosyalleşme süreçleri dikkate alındığında, anne ve babaların kendi sürücülük davranışlarını, çocuklarına ehliyet alma aşamasında ve ilk sürücülük deneyimleri sırasında onları yönlendirme biçimleriyle aktardıkları ve çocuklarının sürücülük davranışları üzerinde önemli bir etkiye sahip oldukları görülmektedir (Ferguson, Williams, Chopline, Reinfurt & Leonardis, 2001). Sürücülük davranışı kurumsal sosyalleşmeden çok aile içindeki sosyalleşmeden etkilenmektedir. Araştırmalar, babaların ve oğulların trafik ihlalleri arasında olumlu yönde ilişki olduğunu göstermektedir. Dolaysıyla, aile içerisinde sosyalleşme sürecinde yapılan araç kullanımına ait hataların tehlikeli trafik davranışlarına yol açtığı iddia edilmektedir (Carlson & Klein, 1970). Benzer biçimde, çocukların ilk sürücülük yıllarındaki sürücülük sicillerinin anne ve babalarınınki ile benzer olduğu görülmüştür (Ferguson ve ark., 2001). Sürücü davranışları, yaşam tarzı, kişilik özellikleri (heyecan arama) ve aile birliği arasındaki ilişkileri inceleyen çok sayıda araştırma olmasına karşın, ebeveynlerin çocuklarının sürücü davranışları üzerindeki etkisini araştıran çalışmalara pek rastlanmamaktadır. Bu nedenle, bu çalışmada, baba ile çocukların arasındaki ilişkiye ayrı ayrı (baba-oğul, baba-kız) bakılarak, ebeveynlerin çocuklarının sürücülük davranışlarına etkisi incelenmek istenmiştir. Yüz otuzaltı katılımcının yer alığı çalışmada, öğrenciler anketleri psy100 dersinde doldururken, babalarının doldurmaları gereken anketler dersi veren öğretim üyesi tarafından öğrencilerin adreslerine postalanmıştır. Elde edilen verilerin analizlerinin yaplmasının ardından beklendik yönde bulgulara ulaşılmıştır. Çalışmanın sonuçları, babaların trafik kural ihlalleri ile oğullarının trafik kural ihlalleri arasında anlamlı bir ilişki olduğunu göstermiştir. Öte yandan, babaların ve kızlarının sürücü davranış puanları arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Bulgular, erkek çocukların trafik kurallarını ihlal etmeyi babalarından öğrendikleri yönündeyken aynı sonuç kızlar için alınmamıştır. Bunların ışığında, babaların oğullarının sürücü davranışları üzerindeki etkilerini daha bilinçli şekilde algılamaları ve bu etkiyi eğitim yoluyla en olumlu şekilde çocuklarına aktarmaları gerektiği söylenebilir. İleride bu konuda yapılacak olan çalışmalarda, babaların yanı sıra annelerin de kullanılması, ebeveynlerin ve çocukların sürücü davranışları arasındaki ilişkiler hakkında bize daha geniş bilgi verecektir.

 

PO#38 İlk Öğretimde Verilen Trafik Dersinin, Öğrencilerin Yaya Davranışı Konusundaki Tutum ve Bilgisi Üzerine Etkisi

Ayşen Aykut, Rezzan Dinçer, Aslı Soyer, Özlem Şimşekoğlu ve Timo Lajunen

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Devlet İstatistik Enstitüsü’nün Türkiye’deki Trafik Kazaları ve Sonuçları üzerinde 1998 yılında yaptığı araştırmaya göre, meydana gelen 440.149 kazadan 17.197’si yayaya çarpma sonucu olmuş ve bunlardan 1023’ü ölümle sonuçlanmıştır. Yayalarda en yüksek risk grubunu % 40’lık bir oranla çocuklar ve ergenler oluşturmaktadır. Bu nedenle çocukların ve ergenlerin trafik kuralları hakkında bilgilendirilmeleri büyük önem taşımaktadır. Bu amaçla ilk öğretim okullarının 6. sınıflarında bulunan öğrencilere ‘Trafik Bilgisi’ başlığı altında teorik ve pratik uygulamaları içeren bir ders verilmektedir. Bu çalışmanın amacı ilk öğretim okullarında verilen bu trafik dersinin öğrencilerin yaya davranışı konusundaki tutumu ve bilgisi üzerine etkisini araştırmaktır. Diğer bir deyişle öğrencilerin trafik dersini almalarının onların trafikteki tutum ve davranışlarında anlamlı bir fark yaratıp yaratmadığının saptanması amaçlanmıştır. Bu kapsamda, 5 kısımdan oluşan bir tarama testi, trafik dersini almamış olan 5., almakta olan 6. ve almış olan 7. ilköğretim sınıflarında uygulanmıştır. Böylece, trafik dersinin etkisinin sürekliliği 3 farklı yaş (11, 12, 13 yaş) kategorisindeki katılımcı grubuyla ölçülmüştür. Bu ölçümler; trafik işaret bilgisi, genel yaya trafik kuralları bilgisi, trafikte günlük hayatta karşılaşılabilecek durumlara karşı tutumlar ve bu tutumların ortaya çıkardığı duygu durumları, trafikte risk algısı konularını kapsamaktadır. Ölçümlerin yapılmasında eşleştirmeli sorular, çoktan seçmeli sorular, öyküler ve likert tipi ölçek kullanılmıştır. Toplam 200 öğrenciden veri toplanması amaçlanan çalışmanın veri toplama aşamasının henüz tamamlanmamış olması sebebiyle verinin analizleri yapılamamıştır. Ancak araştırmanın sonucunda trafik dersini almamış 5. sınıflarla, trafik dersini almakta olan 6. ve almış olan 7. sınıf öğrencileri arasında yaya davranışı ve tutumu konusunda önemli bir fark beklenmektedir.

 

PO#39 Heyecan Verici Şeyler... Ayağınızı Yerden Keser!!! Heyecan Arama Kişilik Özelliğinin Sürücü Davranışları, Trafik Cezaları ve Kazalar ile İlişkisi

Nihan Alptekin ve Timo Lajunen

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu araştırmanın amacı, heyecan arama kişilik özelliğinin sürücü davranışları, trafik cezaları ve kazalar ile ilişkisini incelemektir. Yapılan çalışmalar, Heyecan Arama ve buna bağlı olarak gelişen risk alma eğiliminin, kişilik özellikleri arasında sürücü davranışları ve trafik kazalarını yordayan en önemli değişken olduğunu göstermiştir. “Heyecan arayışı, farklı, yeni ve karmaşık duygu ve deneyim gereksinimlerini karşılamak için fiziksel veya sosyal riskler alma arzusudur” (Zuckerman, 1994) ve her biri farklı risk eğilimi içeren 4 alt boyutta -Gerilim-Macera Arayışı (GMA), Serbestlik (S), Deneyim Arayışı (DA) ve Sıkılma Yatkınlığı (SY)- incelenmektedir. Risk alma ise sonuçlarıyla ilişkilendirildiğinde, olası kayıp ve kazançların anlamlı derecede belirsiz olduğu bir davranıştır. Riskli araç kullanımının temel ölçütü olarak görülen kazalar yerine, daha sık gözlemlenebilmeleri ve gelecekteki sürüş davranışları için daha güvenilir bir ölçüt olmaları nedeniyle ‘Sürücü Davranışları’ -Kural İhlalleri, Saldırgan Davranışlar ve Hatalar- üzerinde durulan bu çalışmada, yüksek düzeydeki Heyecan Arama özelliğinin trafikteki ceza ve kaza sayısını sürücü davranışları yolu ile yordayacağı öngörülmüştür. Araştırmaya 233 sürücü ( 132 erkek ve 101 kadın) katılmıştır. Örneklemin yaş ortalaması 22.74 yıl (ranj 19-48 yıl, SK=3.54) ve sürücü belgesinin alımından itibaren kat edilen ortalama toplam yol 26115.7 km (ranj 10-20000000 km, SK= 1418463) olarak bulunmuştur. Katılımcılar, sürücü belgelerini almalarından itibaren ortalama 0.85 aktif (ranj 0-10, SK=1.37), 0.60 pasif (ranj 0-20, SK=1.71) olmak üzere ortalama 1.45 adet trafik kazasına (ranj 0-30, SK=2,75) karıştıklarını ve 1.58 adet trafik cezası (ranj= 0-45, SK= 4.87) aldıklarını belirtmişlerdir. Katılımcılar, heyecan arama kişilik özelliğinin ölçülmesine yönelik olarak Heyecan Arama Ölçeği Form V’i (Sensation Seeking Scale Form V) ve trafikteki genel davranışlarını ölçmeye yönelik olarak ise Sürücü Davranışları Anketi’ni (Driver Behaviour Questionnaire) yanıtlamışlar ve elde edilen veriler aşamalı regresyon, korelasyon, güvenirlik ve betimleyici istatistiksel yöntemler kullanılarak analiz edilmiştir. Aşamalı regresyon analizi sonuçlarına göre, sürücü davranışları ölçüt alındığında; demografik değişkenlerden toplam yol (KM) Kural İhlallerini ve Saldırgan Davranışları olumlu, Hataları ise olumsuz yönde yordamaktadır. Heyecan Arama alt boyutlarından Sıkılma Yatkınlığı (SY) sürücü davranışlarını tüm alt boyutları temelinde olumlu yönde yordarken, Kural İhlallerini ve Saldırgan Davranışları olumlu yönde yordayan bir diğer alt boyut Serbestlik (S) olarak bulunmuştur. Trafik cezalarını olumlu yönde yordayan değişkenler demografik etkenlerden KM, sürücü davranışları alt boyutlarından Kural İhlalleri ve heyecan arama alt boyutlarından Deneyim Arayışı; olumsuz yönde yordayanlar ise sürücü davranışları alt boyutlarından Hatalar ve heyecan arama alt boyutlarından Gerilim-Macera Arayışı olarak ortaya çıkmıştır. Aktif kazalar ölçüt alındığında, KM ve Kural İhlalleri olumlu, Hatalar olumsuz yönde etkili değişkenler olarak görülmektedir. Pasif kazaları olumlu yönde yordayan değişkenler ise, KM ve Kural İhlalleridir. Bulgular heyecan arama kişilik özelliğinin kazaları sürücü davranışları yoluyla yordayacağı varsayımını desteklese de, heyecan arama alt boyutlarına bakıldığında, önceki birçok çalışmada özellikle kazaları yordamada etken bir değişken olan Gerilim-Macera Arayışı alt boyutunun, bu çalışmada yerini Sıkılma Yatkınlığı ve Serbestlik alt boyutlarına bırakmış olması şaşırtıcıdır. Bu sonuç akla ilk olarak Heyecan Arama Ölçeği’ndeki olası faktör yükü problemini getirse de; büyük şehirlerdeki yoğun trafik göz önüne alındığında, ‘sabırsızlıktan’ kaynaklanan hatalı sürücü davranışları ve bunlara bağlı kazalar son derece ‘doğal’ sayılabilir. Önceki bazı çalışmalarda da gözlemlenen, sürücü hatalarının aktif kaza sayısını yordamada olumsuz yöndeki katkısının deneyim kazanarak hata yapma olasılığını azaltan sürücülerin kendilerine olan güvenlerinin ve risk alma eğilimlerinin artmasına bağlı olabileceği düşünülmektedir.

 

PO#40 Psikoteknik Değerlendirme Amaçlı Sözel Olmayan Bir Muhakeme Testi Geliştirme Ön Çalışması

H. Belgin Ayvaşık1, Nurhan Er2, Nebi Sümer1, Rükzan Eski3, Türker Özkan1, Nihan Alptekin1, Müge Bayoğlu1, Şule Çekiç1, Duygu Ekinci1, Başak Mireli1, Ural Nadir1, Atoosa Sharafi1, Suna Türkelli1

1Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Ankara

2Ankara Üniversitesi, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Psikoloji Bölümü, Ankara

3Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi, Ankara

1996 yılında değiştirilen 2918 Sayılı Karayolları Trafik Yasasına eklenen bir madde ile yürürlüğü giren ve bu yasa uyarınca 1997 yılında 4. Sayılı Cetvelde “Psikoteknik Değerlendirme Yönetmeliği” başlığıyla esasları belirlenen yasanın öngördüğü psikoteknik testlerden biri de muhakeme testidir. Muhakeme testi adı geçen cetvelde “Anlama ve Değerlendirme (Muhakeme) Yeteneği” başlığıyla verilmektedir. Bu başlık altında test “Anlama ve değerlendirme yeteneği, analitik düşünce becerisinin kullanıldığı, olgulara ilişkin ipuçlarından anlamlı sonuçlar çıkarma ve olgular arasındaki bağlantıları sağlayan prensipleri anlayabilme süreci üzerine kurulu bir test...” olarak tanımlanmaktadır. Bu becerinin sözel olmayan testlerle ölçülmesi de önerilmektedir. İlgili literatür açısından ele alındığında, önemli üst düzey zihinsel süreçlerden biri olarak kabul edilen muhakeme ya da mantık (akıl) yürütme yeteneğini değerlendirmek üzere kullanılan testler, özellikle kişinin genel yeteneğinin belirleyicisi, bazen zekanın bir alt bileşeni, yordayıcısı bazen de bir zeka testi olarak kullanılmaktadır. Trafikte araç kullanma becerisi, muhakeme yetisini de içeren farklı bilişsel ve motor becerilerin organizasyonuna dayanır. Sürücülerin güvenli bir şekilde araç kullanılabilmeleri için trafik ortamını doğru anlamaları, olası risk ve tehlikeleri önceden görebilmeleri ve değişen koşullara zamanında tepki verebilmeleri gerekir. Bu işlevlerin etkin ve hızlı bir şekilde yerine getirilmesi problem çözme, karar verme ve ortamı değerlendirme gibi bilişsel süreçlerin etkin kullanımına bağlıdır. Yasa ile psikoteknik değerlendirme sistemi içinde yer alması gereken testlerden bir tanesi olan sözel olmayan muhakeme testini geliştirmenin nedenlerinden birisi psikoteknik değerlendirme sistemi içinde geliştirdiğimiz diğer tüm testlerde olduğu gibi bu konuda da özgün bir test yaratmaktır. Ayrıca, geliştirilen muhakeme testi, psikoteknik değerlendirmeden bağımsız olarak gelecekte, psikolojinin diğer alanlarında araştırma amaçlı ve klinikte nöropsikolojik değerlendirme amacıyla kullanılabilecek bir test olması hedeflenmiştir. Testte katılımcılardan, iki şekil arasındaki ilişkiyi bulup aynı kuralın, sunulan şekil ile dört seçenekten hangisi arasında yer aldığını belirleyerek doğru yanıtı bulmaları istenmektedir. Test maddelerinin yazımına başlamadan önce, testte yer alması gereken kural kategorilerinin ne olması gerektiği belirlenmiştir. Test için seçilen kurallar, renk, şekil, miktar ve rotasyondur. Bu temel dört kural ve ayrıca bu kuralların ikili (renk-şekil, renk-miktar, renk-rotasyon, şekil-miktar, şekil-rotasyon, miktar-rotasyon) ya da üçlü (renk-şekil-miktar, renk-şekil-rotasyon, renk-miktar-rotasyon, şekil-miktar-rotasyon) bileşenlerini içeren test maddeleri hazırlanmıştır. İki şekil arasındaki kural değişikliğine bağlı ilişki hem şekillerde hem de seçenekler arasında yer almaktadır. İki şekil arasındaki ilişki örneğin renk temelinde ise seçenekler hazırlanırken, diğer kuralların seçeneklerde yer almamasına dikkat edilmiştir. Tüm test maddeleri orijinal olarak üretilmiştir ve hiçbir sözel bilgi içermemektedir. Test maddelerinin üretiminde; performansın genel kültür, matematik ya da artimetik bilgisinden olabildiğince bağımsız olmasına özen gösterilmiştir. Bir havuz içinde toplanan ve yaratılan her bir madde, daha sonra bilgisayar ortamında, çizim programları aracılığıyla hazırlanmış ve A4 boyutlarındaki kağıtlara basılmıştır. Her madde, olası tüm hatalar (örn., aynı sonuca farklı kurallarla ulaşılıp ulaşılamayacağı, birden fazla doğru yanıtın olup olmaması, şekiller ile seçeneklerdeki kuralların farklılığı, şekil-renk uyumu ve diğer ilişkiler gibi) elimine edilene kadar tekrar tekrar gözden geçirilmiş ve test maddelerinin son şekli ve sayısı belirlenmiştir. Buna göre test, sözel olmayan 67 maddeli, şekil ilişkilerini içeren dört seçenekli bir yapıya sahiptir . Test maddelerinin tutarlığını, zorluk derecesini, sırasını ve testin ölçmek istediğimiz özelliği ölçüp ölçmediğini belirlemek amacıyla gerekli ön çalışmalara ve geçerlik - güvenirlik çalışmalarına başlanmıştır. Sözel olmayan soyut muhakeme testleri, sözel muhakeme testlerine göre kültürden daha bağımsızdır. Ancak, daha az olmakla birlikte yine de eğitim düzeyine ve yaşa duyarlı olabilen testlerdir. Bu amaçla 3 eğitim düzeyi (ilkokul, ortaokul-lise ve üniversite ve üstü) ve üç yaş grubu (18-25, 35-45 ve 55 ve üstü) belirlenerek, toplam 3 X 3 = 9 farklı grup belirlenmiştir ve toplam 175 kişiye geliştirilmekte olan test ve Raven Progresif Matrisler Testi birlikte uygulanmıştır. Veri toplama işlemi tamamlandıktan sonra her bir maddenin testin tümü ile tutarlılığına ve Raven testi ile olan korelasyonuna, istatistiksel analiz teknikleri aracılığıyla bakılarak madde analizi yapılmıştır. Madde analizi sonucunda, her bir madde için, maddenin kolaylık/zorluk derecesini ve tutarlılığını belirleyen bir indeks elde edilmiştir. Bu indeks dikkate alınarak, testin birbirine paralel olan ve her biri 25 maddeden oluşan A ve B formları oluşturulmuştur. İki paralel formda yer alan maddelerin zorluk derecesi ve renk, şekil, miktar gibi kategorilerde yer alan maddelerin sayısı eşittir. Gelecek aşamada, her iki form bilgisayara aktarılarak, muhakeme testinin bilgisayar formunun güvenirlik ve geçerlik çalışmaları yapılacaktır.

 

PO#41 Şehiriçi Öğrenci ve Personel Taşımacılığı Sektöründeki Şirketlerde Trafik Güvenliği Konusuna Verilen Önem Derecesinin Servis Sürücülerinin Trafik Davranışları Üzerindeki Etkisi

Nevin Kılıç

Marmara Üniversitesi, İşletme Bölümü, Örgütsel Davranış Anabilim Dalı

Bu çalışma, örgütlerde trafik güvenliği konusuna verilen önem ve bu konudaki örgütsel anlayışın, o örgütte çalışan sürücülerin trafik davranışlarına nasıl yansıdığını ortaya çıkarmak amacıyla yapılmıştır. Ülkemiz, ölümlü trafik kazaları bakımından dünyada Kore, Polonya ve Macaristan’dan sonra dördüncü sırada bulunmaktadır. Buna göre, 100.000 araca düşen ölü sayısı Kore’de 74, Polonya’da 45, Macaristan’da 44, Türkiye’de ise 41’dir. Araç sayısının Türkiye’nin dokuz katı olduğu Japonya’da bu sayı 13, beş katı olduğu Almanya’da ise 15’tir (Trafik İstatistik Yıllığı, 2000). Öte yandan, Türkiye’de taşımacılığın % 87’si, yolcu ulaşımının % 95’i karayolu ile yapılmaktadır. Meydana gelen trafik kazalarında kazaya karışan araçlar kamuya ait, ticari ve özel araçlar olarak sınıflandırıldığında ve mevcut araç sayıları ile kaza sayıları oranlandığında, ortaya çıkan sonuç birbirine yakın olmakla birlikte, ticari araçların oran olarak daha fazla kazaya karıştıkları söylenebilir (Resmi araçlar : % 10.35; özel araçlar : % 8.097; ticari araçlar : % 12.66) (Trafik İstatistik Yıllığı, 2000). Ülkemizde esnaf odalarına kayıtlı yaklaşık 1.5 milyon civarında ticari taşıt sürücüsü bulunmaktadır. Bu sürücüler taşımacılık ve ulaştırma sektöründe bireysel olarak faaliyet gösteren ve ‘şoför esnafı’ olarak adlandırılan sürücü kesimini oluşturmaktadır. Bunun yanında, Sanayi ve Ticaret Odalarına kayıtlı olarak faaliyet gösteren çeşitli sektörlerdeki (gıda, ilaç, kimyevi madde, vs.) büyük firmaların da kendilerine ait dağıtım ağları bulunmakta, ve sürücü istihdamı sözkonusu olmaktadır. Bu sektörlerden biri de, şehir içi öğrenci ve personel taşımacılığı sektörüdür. Özellikle metropol şehirlerde oldukça önem kazanan bu ulaştırma sektörü şehir içi trafiğinin önemli bir unsurudur. Tüm dünyada ve ülkemizde trafik kazalarının en önemli nedeninin sürücü ve yaya davranışları, özellikle de kural ihlalleri olduğu belirlenmiştir. Kazaya karışmada insan faktörünün azaltılması, iş ve trafik kazalarının azalması için gerekli olan yollardan biridir. Özellikle örgütlerde uygulanan davranış değiştirme programları, ya da bilgi verme ve bilinçlendirme etkinlikleri kazaları önlemek için gerçekleştirilen uygulamalardır. Çalışanların güvenli olmayan davranışlarını güvenli hale getirme, diğer bir deyişle davranış değiştirme konularında pek çok araştırma yapılmıştır. Yapılan çalışmalarda, şirketlerde bir güvenli davranışın vurgulanması ile yapılan manipülasyonların, davranış genellemesine yol açtığı ve kişilerin diğer güvenli davranışlarında artış olduğu rapor edilmektedir. Bu bulgulardan hareketle, şirketlerin trafik güvenliğine verdikleri önemin, bu konulardaki anlayışın, sürücülerin trafik davranışlarına nasıl yansıdığı, bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. Diğer yandan, trafik güvenliği konusunu gündemine almayan, çeşitli uygulamalarla ve sahip oldukları anlayışlarla güvenli olmayan trafik davranışlarını teşvik eden şirketlerde ise sürücülerin güvenli trafik davranışlarının daha az olacağı, güvenli olmayan trafik davranışlarını, trafik ihlallerini daha fazla gerçekleştireceği düşünülmektedir. Böylece bu çalışmada amacımız, şehir içi öğrenci ve personel taşımacılığı yapan şirketlerin güvenlik konularına vurgu yapması ya da yapmamasının, sürücülerinin trafikteki ihlal davranışlarını nasıl etkilediğini incelemektir. Hipotezimiz, trafik güvenliğine önem veren şirketlerin sürücülerinin, trafikteki ihlal davranışlarını daha az göstereceği yönündedir. Şehiriçi öğrenci ve personel taşımacılığı yapan şirketlerin trafik güvenliğine ne derecede vurgu yaptığını belirlemek amacıyla, şirket sürücülerine uygulanmak üzere 17 maddeden oluşan, beşli likert tipinde bir ölçek hazırlanmıştır. Sürücülerin trafik davranışları ise Sürücü Davranışları Anketi (DBQ) ile değerlendirmeye alınmıştır. Bunların yanında, sürücülerin risk alma eğilimleri, yaş, cinsiyet, sürücülük deneyimi, kazaya karışma sayısı, şirket tarafından eğitim verilip verilmediği gibi değişkenler de ele alınmıştır. Bu amaçla, trafik güvenliği konularına vurgu yapması bakımından farklılık göstereceği düşünülen iki firmanın toplam 77 sürücüsü çalışmaya katılmış, trafik davranışları ile ilgili çeşitli boyutlarda karşılaştırılmıştır. Elde edilen bulgulara göre, iki firma trafik güvenliği konularına verdikleri önem derecesi bakımından farklıdır. Bu iki firmanın sürücüleri trafik içindeki ihlal ve ihmal davranışları ile risk alma eğilimi boyutlarında anlamlı farklılıklar göstermişlerdir. Buna göre, trafik güvenliği konularına daha fazla önem veren firmanın sürücülerinin trafikte ihlal ve ihmal davranışlarını daha az gösterdikleri, risk almaya daha az istekli oldukları görülmüştür. Sürücülerin yıllık olarak aldıklar eğitim saatleri bakımından yapılan karşılaştırmalarda, yılda iki saatten fazla eğitim alan sürücülerin trafikte ihlal ve ihmal davranışlarını daha az gösterdikleri, risk almaya daha az istekli oldukları görülmüştür. Demografik değişkenlerle yapılan analizlerde ise kazaya karışma değişkenini yıllık olarak katedilen yol miktarının anlamlı olarak açıkladığı, risk alma eğiliminin ise sürücünün yaşı tarafından anlamlı olarak açıklandığı bulunmuştur. Bulgular, sürücü istihdam eden firmalar bakımından önemli sonuçlar içermektedir. Ülkemizdeki trafik ortamında önemli bir yer kaplayan ulaştırma ve taşımacılık sektörü firmaları, sürücülerinin güvenli davranışlarına vurgu yaparak, düzenli aralıklarla hem trafik, hem de başka konularda çeşitli eğitim programları düzenleyerek, sürücülerin ihlal davranışları ve risk alma isteğinden kaynaklanan kazaların azalmasında önemli bir katkı sağlayabilir.

 

PO#42 Alkol Bağımlılarında MMPI-2 Bağımlılık Alt Ölçeklerinin Psikometrik Özellikleri

Senar Batur, Başaran Demir ve Berna Uluğ

Hacettepe Üniversitesi, Psikiyatri Anabilim Dalı

Sibel Mercan

Şişli Etfal Hastanesi, Psikiyatri Bölümü

Bu araştırmada bir grup alkol bağımlısı üzerinde MMPI-2’nin alkol ve madde bağımlılığı ile ilgili MacAndrew Alkolizm (MAC-R), Bağımlılık Potansiyeli (BP) ve Bağımlılığı Kabullenme (BK) alt ölçeklerinin ölçüt bağımlı geçerlilik, içtutarlılık ve tanısal etkinlik özellikleri araştırılmıştır. Bu şekilde, bu ölçeklerin Türkiye’de kullanılabilirlik koşullarının belirlenebilmesi hedeflenmiştir. Yatarak tedaviye alınan toplam 69 alkol bağımlısı erkek hasta ve sağlıklı gönüllülerden oluşan 51 kişilik kontrol grubu araştırmaya kabul edilmiştir. Bağımlılık grubunu oluşturan hastalar Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümüne alkol bağımlılığı nedeniyle başvuran hastalar arasından seçilmiştir. Tüm hastalar yatarak alkolden arındırma (detoksifikasyon) tedavisine alınmıştır. Hastaların SCAN görüşmeleri, MATT değerlendirmeleri ve MMPI-2 testi yataklı tedavi süresi içinde, test yönergelerine uygun şekilde gerçekleştirilmiştir. MAC-R, BP ve BK Ölçeklerinin her üçünde de alkol bağımlılarının aldığı puanlar, kontrol grubunun aldığı değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Her bir madde için duyarlılık ve özgüllük değerlerine ek olarak pozitif ve negatif kestirim gücü değerleri de hesaplanmıştır. Alkol bağımlılarının MATT değerleri ile bağımlılık ölçeklerinden aldıkları puanlar arasındaki ilişkiler Pearson bağıntı analizi yöntemiyle araştırılmıştır. MAC-R ve BP ölçeklerinden elde edilen puanlar ile MATT puanları arasında anlamlı bir ilişki gözlenmezken BK ile MATT değerleri arasında önemli bir bağıntı saptanmıştır (r=0.436; p £ .0.01). MAC-R ile hem BP (r=0.435; p£ .0.01) hem de BK (r=0.305; p£ 0.05) puanları arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. BP ile BK ölçeklerinin kendi aralarındaki bağıntı da anlamlı bulunmuştur (r=0.456; p£ .0.01). Ölçeklerin iç tutarlılığına ilişkin olarak Kuder- Richardson katsayıları hesaplanmıştır. MAC-R ve BK ölçeklerinin duyarlılık ve özgüllük değerleri yüksek düzeyde bulunmuştur. İç tutarlılığa ilişkin olarak Kuder-Richardson katsayılarının her üç ölçek için de tatmin edici düzeyde olduğu görülmüştür. Her üç bağımlılık ölçeğinde de alkol bağımlılarının kontrollere göre daha yüksek puanlar aldıkları görülmüştür. MAC-R için kesme noktası 23 iken en iyi duyarlılık ve özgüllük değerlerinin elde edildiği görülmüştür. BP için elde değerler, ölçeğin tarama amaçlı kullanımı için uygun değildir. Ölçeklerden elde edilen puanlar arasındaki bağıntı analizine göre; MATT ile yalnızca BK ölçeği arasında pozitif ve anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Ölçeklerin iç tutarlılıklarına ilişkin alfa katsayıları tatmin edici düzeylerde bulunmuştur. Buradan, her üç ölçeğin de kendi içlerinde birbiriyle tutarlı ve aynı özelliği yoklayan maddelerden oluştuğu sonucuna varılmıştır.

Yazar Notu: Bu araştırma Türk Psikiyatri Dergisi’nde değerlendirmededir.

 

PO#43 Zihinsel Engelli Çocuğa Sahip Annelerle Yapılan Bireysel Danışmanın Sürekli Kaygı ve Uyum Düzeylerine Etkisi

Gürcan Özhan

Çankaya Rehberlik ve Araştırma Merkezi

Binnur Yeşilyaprak

Gazi Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitimde Psikolojik Hizmetler Anabilim Dalı

Engelli bir çocuğa sahip olma, anne babaların ruh sağlığı üzerinde çok önemli etkiler yaratabilir.Özellikle çocukla sürekli bir bağımlılık içinde olmaları, çocuğun özel bakım ve eğitime gereksinim duyması ve gelecek kaygısını sürekli yaşamaları onların uyum düzeylerini olumsuz etkileyebilir. Genel olarak bireylerin yaşamdaki sorunları ile başedebilmelerinde destekleyici bir psikolojik yardım hizmeti olarak kabul edilen psikolojik danışmanın, özürlü çocuğa sahip annelerde, bu durumun yarattığı kaygıyı azaltmada ve yaşama daha başarılı bir uyum yapmalarında ne derece etkili olduğunun araştırılması, bu gruba götürülecek hizmetlerin planlanıp uygulanmasında yönlendirici bir katkı sağlayabilecektir. Bu araştırmada,Gestalt yaklaşımına dayalı olarak yapılan bireysel psikolojik danışmanın, eğitilebilir düzeyde zihinsel engelli çocuğu olan annelerin kaygı ve uyum düzeylerine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma, Ankara-Çankaya Rehberlik ve Araştırma Merkezine başvuran, eğitilebilir düzeyde zihinsel engelli (zeka bölümü 45-75 arasında) çocuğa sahip olan annelerden seçilen ve araştırmaya katılmaya gönüllü olan 40 kişi üzerinde gerçekleştirilmiştir. Araştırma ön test-son test kontrol gruplu deney deseninde gerçekleştirilmiş, araştırma grubuna giren anneler seçkisiz olarak deney ve kontrol gruplarına ayrılmıştır. Deney grubundaki annelere, haftada bir seans olmak üzere 10 oturumluk Gestalt yaklaşımına dayalı bireysel psikolojik danışma uygulanmış, kontrol grubu ile sadece anneler gereksinim duyduğunda, bilgilendirme görüşmeleri yapılmıştır. Araştırmada bağımlı değişken olarak incelenen annelerin kaygı düzeylerini ölçmek üzere Spielberger(1970) tarafından geliştirilen ve kültürümüze uyarlanmış olan (Öner ve Lecompte 1998) ‘Durumluk ve Sürekli Kaygı Envanteri ile uyum düzeyini ölçmek için Hacettepe Kişilik Envanteri (Özgüven 1992)’ kullanılmıştır. Uygulama sonucunda deney ve kontrol grubu puanları arasında anlamlı bir fark olup olmadığını test etmek amacıyla, tek faktör üzerinde tekrarlı ölçümler için iki faktörlü ANOVA uygulanmıştır. Araştırma sonucunda elde edilen bulgular kısaca şu şekilde özetlenebilir: 1) Gestalt terapisine dayalı olarak yapılan bireysel danışma sonucunda, deney ve kontrol grupları arasında, sürekli kaygı düzeyi yönünden, deney grubu lehine farklılık oluşmuştur. 2) Uyum düzeyleri açısından; kişisel, sosyal ve genel uyum boyutları esas alındığında, sadece sosyal uyum düzeyi yönünden deney grubu lehine farklılık saptanmıştır.

Elde edilen bu sonuçlar; Gestalt yaklaşımına dayalı bireysel psikolojik danışmanın, zihinsel engelli çocuğa sahip annelerin sürekli kaygı düzeylerinin azaltılmasında ve sosyal uyum düzeylerinin yükseltilmesinde etkili olabildiğini, ancak kişisel ve genel uyum düzeyini yükseltmede etkili olamadığını göstermektedir.

 

 

 

 

 

 

PO#44 Vineland Uyum Davranış Ölçeği – Araştırma Formu –nun Doğumdan 3 Yaş 11 Aylığa Kadar Olan Türk Bebekleri İçin Uyarlama, Güvenirlik ve Geçerlik Çalışması

Başak Alpas ve Melda Akçakın

Ankara Üniversitesi, Çocuk Psikiyatrisi Anabilim Dalı

Bu çalışmanın amacı; Amerika ve Avrupa’da doğumdan 18 yaş 11 aylığa kadar olan bireylerin uyum davranışlarının değerlendirilmesinde kullanılan Vineland Uyum Davranış Ölçeği – Araştırma Formu’nun doğumdan 3 yaş 11 aylığa kadar olan Türk bebekleri için uyarlama, güvenirlik ve geçerlik çalışmasını incelemektir. Çalışmanın örneklemini; üç farklı sosyoekonomik düzeyi temsil ettiği varsayılan doğumdan 47 ay ranjında dört yaş grubunda bulunan (0 – 11 ay, 12 – 23 ay, 24 – 35 ay ve 36 – 47 aylar), gelişiminde bir aksalık olduğu bildirilmeyen normal zihinsel gelişim düzeyinde olan 283 kız ve 278 erkek olmak üzere toplam 561 çocuk oluşturmaktadır. Yarı yapılandırılmış bir ölçek olması nedeni ile çocuğa bakım veren kişilere (ana baba, anneanne ya da bakım veren kişi) uygulanmıştır. 1. Çocukların yaşları arttıkça ölçeğin Türkçe Formu’nun Toplam Puanı’ndan aldıkları puanların da arttığı gözlenmiştir. 2. Ölçeğin Toplam Puan ham puan ortalamalarına göre, cinsiyet arasında farklılık bulunamamıştır. 3. Doğumdan 47 aylığa kadar olan yaş dilimini kapsayan bu çalışmada, yaş gruplarında sosyoekonomik düzey farklılığı tespit edilmemiştir. 4. Uygulamacılar arası güvenirliği belirlemek amacı ile aynı çocuğu iki farklı uygulamacının puanlaması sonucunda, Toplam Puan ve dört alanın (iletişim, günlük yaşam becerileri, sosyalleşme ve motor) puanları arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. 5. Test tekrar test güvenirliğine yönelik olarak aynı çocuğa ortalama yedi gün aralığı ile uygulanan ölçeğin iki farklı uygulamasının sonucuna göre Toplam Puan ve dört alanın puanları arasında bulunan anlamlı bir ilişki olduğu gözlenmiştir. 6. Ölçeğin alanlarının, iç tutarlılık analizleri ve Cronbach Alfa katsayılarına göre, iç tutarlılık açısından Türkçe Formu’nun güvenirliği anlamlı düzeyde yüksek bir ölçüm aracı olduğu görülmüştür. 7. Yapı geçerliği çalışması sonucunda, ölçeğin alan (iletişim alanı, günlük yaşam becerileri alanı, sosyalleşme alanı ve motor alanı) ve alt alanlarının faktör yapısının; doğumdan 47 aylığa kadar olan yaş diliminde, kültürler arası tutarlılığını desteklediği görülmüştür. 8. Aynı zamanda her bir alan ve alt alanı için Madde Toplam Test Korelasyonu katsayıları hesaplanmış ve buna göre her bir alan ve alt alanda bulunan maddeler, madde korelasyon katsayıları kesme noktası olan 0.30’un üzerinde tutulmuştur. 9. Ölçüt geçerliğini belirlemek üzere; ülkemizde bebeklik ve erken çocukluk dönemindeki çocukların genel gelişimini değerlendirmeye yönelik olarak kullanılan Ankara Gelişim Tarama Envanteri’nin Genel Gelişim ile dört alanının toplam puanları ile Vineland Uyum Davranış Ölçeği’nin Toplam Puan ve dört alanının toplam puanları arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu sonuçlara göre her iki ölçekten alınan puanlar arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Bu da ölçeğin ölçüt geçerliğinin çok yüksek olduğunu göstermektedir. 10. Diğer bir ölçüt geçerliği çalışmasında; otistik belirtileri olan çocuklar ölçüt olarak alındığında, ölçeğin tüm alanlarında normal zihinsel gelişimi olan yaşıtlarına göre daha düşük puan aldıkları saptanmıştır. Sonuçta, Vineland Uyum Davranış Ölçeği’nin otistik belirtileri olan çocukları normal zihinsel gelişimi olan çocuklardan ayırt edebildiği görülmüştür. Bu çalışmada; 1953 yılında Edgar A. Doll’un geliştirmiş olduğu Vineland Sosyal Olgunluk Ölçeği’ni, 1984 yılında Amerika’da Yale Çocuk Araştırma Merkezi Psikologlarından Sara Sparrow ve ekibinin yeniden gözden geçirerek standardizasyonunu yapmış oldukları Vineland Uyum Davranış Ölçeği’nin doğumdan 47 aylığa kadar olan yaş diliminde Ankara örnekleminde uyarlama, güvenirlik ve geçerlik çalışmaları tamamlanmıştır. Bu sayede ülkemizde bulunan hastanelerin özellikle Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları, Pediatri birimlerinde çalışan klinisyenlere, bebeklik ve erken çocukluk döneminde gelişimsel geriliği olan ve özellikle otizm tanısı konmuş çocukların değerlendirilmesi, tanı ve sınıflandırılmasına ışık tutacaktır.

 

PO#45 Dindarlığın Evlilik Doyumu Üzerindeki Etkileri ve Algılanan Evlilik Sorunları Çözümü Becerilerinin Dindarlık ve Evlilik Doyumu İlişkisinde Oynadığı Kritik Rol

Olga S. Hünler ve Tülin Gençöz

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Dinsel inanışlar birçok sosyal bilimci için geçmişten bu güne süregelen bir araştırma konusu olmuştur. Psikolojinin, sosyal, kişilik, adli, klinik gibi birçok alanında da dinin etkileri incelenmektedir. Dinsel inançlar tarih boyunca laikleşmenin de etkisiyle kamusal alandaki etkisini yitirse de özel alanda, örneğin evlilik ve ailenin kurulması, yapısı, işleyişi, eş seçimi ve çocuk sayısı gibi konularda etkisini sürdürmektedir. Evlilik doyumu üzerine yapılmış birçok çalışma dindarlığın evlilik doyumu üzerindeki olumlu etkileri olduğunu vurgulamaktadır. Bu çalışma Türkiyeli çiftler için dindarlığın evlilik doyumu üzerindeki etkileri ve algılanan evlilik problemleri çözümü becerilerinin bu ilişki üzerinde oynadığı kritik rolü araştırmayı amaçlamaktadır. Bu çalışmanın katılımcıları Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğrencilerinin anne ve babalarından oluşan, yaş ortalamaları 50 ve yaşları 38 ve 71 arasında değişen 92 evli çifttir. Katılımcıların ortalama evlilik süreleri 26 yıldır. Çiftlerin %64’ü kendi istekleriyle, %36’sı görücü usulüyle evlenmiştir. Katılımcılara ölçekler kapalı zarflar içinde verilmiş ve üzerlerine kişisel bilgiler yazılmadan aynı zarfların ağızlarını yapıştırarak geri vermeleri istenmiştir. Verilen ölçek bataryasının içinde katılımcıların yaş, eğitim, evlilik sürelerini de kapsayan demografik veriler toplanmıştır. Ayrıca batarya içinde katılımcıların dindarlık düzeylerini ölçmek için kullanılan Dindarlık Ölçeği (DÖ), algılanan evlilik problemleri çözümü becerilerini ölçmekte kulanılan Evlilikte Problem Çözme Ölçeği (EPÇÖ) ve çiftlerin evlilik uyumlarını çözmekte kullanılan Çift Uyum Ölçeği (ÇUÖ) de yer almaktadır. Temel analizler öncesinde DÖ ve EPÇ֒nin güvenirlik çalışmaları yapılmış, hem asıl hem de pilot çalışmalarda DÖ ve EPÇÖ için faktör analizleri uygulanmıştır. Bu analizler sonucunda DÖ, “Dini Davranışlar”, “Dini İnanç ve Duygular” ve “Dini Bilgiler” olarak üç gruba ayrılmıştır. EPÇ֒nin maddeleri orjinal ölçekte de olduğu gibi tek bir faktör altında toplanmıştır. Çalışmanın sonucunda dindarlık ve evlilik doyumu ilişkisinin anlamlı olması, ayrıca evlilik problemleri çözme becerisinin evlilik doyumuyla ilişkili olması ve algılanan evlilik problemleri çözme becerilerinin dindarlık ve evlilik doyumu ilişkisinde aracı (mediator) rol oynaması beklenmektedir. Dindarlık ve evlilik doyumu ilişkisinin, eşlerin algıladıkları problem çözme becerileri aracılığıyla sağlandığı beklentisini test etmek için hiyerarşik regresyon analizi yöntemi kullanılmıştır. Yapılan analizlerin sonuçlarına göre beklentilerle tutarlı olarak dindarlığın evlilik doyumu üzerinde temel etkisi anlamlı bulunmuş algılanan evlilik problemleri çözümü becerilerinin evlilik doyumuyla anlamlı bir ilişki gösterdiği bulunmuş, ancak algılanan evlilik problemleri çözümü becerilerinin aracı rolü gözlenmemiştir. Dindarlığın evlilik doyumu üzerindeki temel etkisinin daha önceki çalışmalarla tutarlı olduğu gözlemlenmektedir. Algılanan evlilik problemleri çözümü becerilerinin evlilik doyumu üzerindeki anlamlı ve pozitif etkisi de beklenen bir bulgu olarak kabul edilmiştir. Öte yandan literatürdeki bazı araştırmalar dindarlığın evlilik çatışmaları çözümünde yumuşatıcı bir rol oynadığını göstermektedir. Bu verilerden yola çıkarak algılanan evlilik problemleri çözümü becerisinin, dindarlık ve evlilik doyumu ilişkisinde aracı rol oynaması beklenmesine karşın bu çalışmanın sonuçları sözü edilen aracı rolü desteklememektedir. Bu çalışmanın ileride yapılacak olan çalışmalara bir dayanak noktası sağladığı ve yeni çalışmalarla Türkiye örnekleminde dinin, evliliğin farklı boyutları ve kişisel gelişim, uyum ve psikolojik bozuklukları da içine alarak bireyler hakkında etkilerinin ayrıntılı olarak çalışılabileceği düşünülmektedir. Çalışmanın bulgularının hem alandaki uygulamalara hem de kuramsal yaklaşımlara önemli bir bakış açısı getirdiği düşünülmektedir.

 

PO#46 Post-traumatic Stress Disorder Among Counter Insurgent Forces

Nishi Misra, R. K. Sokhi & U. D. Pandey

Defence Institute of Psychological Research

DRDO, Ministry of Defence, Hindistan

Security forces in combat situations are exposed to a number of traumatic situations, like direct combat, being in a dangerous war zone, or taking part in peace-keeping missions under difficult and stressful conditions. Many personnel who have been involved in the turmoil of such combat situations experience serious psychological problems for months or even years to follow, known clinically as combat-related PTSD. The study was carried out to examine the development of trauma-related symptoms among security personnel deployed in insurgency areas. The impact of the trauma on the general health of security personnel and the role of moderator variables in terms of personal characteristics and coping styles was also investigated. Data were collected on a sample of 62 Security personnel deployed in insurgency areas. Instruments used were: Personal Information Questionnaire, PTSD Checklist, military version (Blanchard et al., 1998), General Health Questionnaire (Jahangir, A, 2000) and Coping styles Questionnaire (Billing and Moos,1985). Results show 24.2% personnel positive for PTSD symptomatology. A weak negative correlation was evident between the age of subjects and the PTSD scores (r=-0.20). The relationship of marital status with PTSD scores observed in this study showed significantly lower PTSD scores in the married security personnel as compared to the unmarried personnel (t=2.51, p<0.01). The demographic variable of years of deployment in insurgency areas showed a weak correlation with the PTSD scores on PCL-M scale (r=-0.14). Years of education and PTSD scores showed positive correlation (r=0.36, p<0.01), implying that higher educational level of the personnel might be associated with increased susceptibility to combat stress conditions, resulting in increased PTSD scores. Personnel showing PTSD symptoms had poor general health as compared to the normal counterparts (t= 0.45, p<0.01) and were low on active behavioural coping skills (t=1.90, p<0.05). Results provide information regarding the influence of personal variables and coping styles in moderating the effect of traumatic stress among the security forces constantly engaged in counter insurgency operations. The study was achieved under few unavoidable limitations. Since the subjects chosen were uniform in nature and the field conditions as well as the troop movement in surveyed insurgency areas were extreme, the study had to be restricted to a small sample and there was no information regarding pre-exposure baseline functioning of the personnel. Descriptive information could not be obtained on the range and types of stressors that the subjects endured prior to, during or after combat stress exposure. The study highlights the fact that insurgency causes considerable emotional and psychological strain on the physical and mental health of security personnel. It thus becomes imperative to moderate the adverse emotional consequences of ongoing counter-insurgency operations on the security personnel.

 

PO#47 Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Olan Erişkinlerde Bilişsel İşlevlerin Değerlendirilmesi

Şenay Ölmez ve Bedriye Öncü

Ankara Üniversitesi, Psikiyatri Kliniği

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) olan erişkinlerde bilişsel işlevlerin uygulanan nöropsikolojik testler çerçevesinde değerlendirilmesi ve kontrol grubuyla karşılaştırılması amaçlanmıştır. A.Ü.T.F Psikiyatri Anabilim Dalı polikliniğine Mayıs 2001 ve Temmuz 2002 tarihleri arasında başvuran ve bu konuda deneyimli bir psikiyatri uzmanının yaptığı klinik değerlendirme sonucu DSM-IV tanı kriterlerine göre DEHB tanısı konan 17 hasta çalışmaya alınmıştır. Herhangi bir psikiyatrik rahatsızlığı bulunmayan bireyler kontrol grubu olarak alınmış, hasta grubu ve kontrol grubu yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiştir. Her iki gruba Benton Görsel Bellek Testi (BGBT), Stroop testi ve Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET) uygulanmıştır. 17 erişkin DEHB olgusunun 3 ü kadın 14 ü erkek, yaş ortalaması 32.9 ± 9.4 tür. BGBT’de görsel bellekte belirgin bir bozukluk saptanmamakla birlikte sınırda bir bozukluk olduğu görülmüştür. Stroop Testi’nin renkli kelimelerin rengini söyleme alt testinde çoğunlukla düzeltme yaptıkları saptanmıştır. WKET’de kurulumu sürdürmede başarısız olmuşlar ancak 6 kategoriyi de tamamlayabilmişlerdir. DEHB erişkin yaşlarda da belirgin işlev kaybına neden olabilen bir bozukluktur. A.Ü.T.F. Psikiyatri Anabilim Dalı’nda DEHB tanısı alan ve erişkin yaş grubu hastalarında bilişsel işlevlerdeki bozukluğu ileri yaşlara dek devam ettiği nöropsikolojik testlerle desteklenmiştir.

 

 

 

 

 

 

PO#48 17 Ağustos Depreminden Sonra Üniversite Öğrencilerinin Kaygı Düzeyleri

M. Hülya Karagüven

Marmara Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Bölümü

Özlem Ünlühisarcıklı

Boğaziçi Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Bölümü

17 Ağustos Marmara depremi binlerce kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olmuştur. Ülkenin kuzey batısından hissedilen deprem milyonlarca kişiyi psikolojik olarak etkilemiş ve kolay unutulmayacak bir doğal afet olarak hafızalara yerleşmiştir. İstanbul gerek bu olayı yaşamış olması gerekse olay bölgesine coğrafi yakınlığı nedeniyle olaydan en fazla etkilenen şehirlerden birisi olmuştur. Dolayısıyla bu şehirde yaşayan ya da çevre illerden gelen üniversite öğrencilerinin de olaydan psikolojik olarak olumsuz etkilendikleri gözlenmiştir. Çalışmanın amacı, 17 Ağustos Marmara depreminden sonra üniversite öğrencilerinin kaygı düzeyini incelemektir. Elde edilen bulgular ışığında ileride yapılacak müdahale yollarının belirlenmesine yardımcı olunabilir. Çalışmada kullanılan ölçek J. A. Taylor tarafından geliştirilmiş ve ‘Açık Kaygı Ölçeği’ olarak Türkçeleştirilmiştir (Öktem,1981). Evet, hayır şeklinde cevaplandırılmakta ve 50 maddeden oluşmaktadır. Envanter türündedir ve bireysel veya grup olarak uygulanabilir. Ayrıca hazırlanan 20 maddelik bir anket yardımı ile öğrencilerle ilgili demografik bilgiler edinilmiştir. Araştırmanın evreni İstanbul şehridir. Örneklem grup Marmara ve Boğaziçi Üniversitelerinden seçilen 220 öğrenciden oluşmuştur. Ölçekler depremden sonraki ilk üç aylık dönem içinde uygulanmış ve veri toplanmıştır. Açık Kaygı Ölçeğinin uygulamasından elde edilen puanların analizi sonucunda oldukça yüksek bulunan alfa değeri bu örnek grubu için ölçeğin güvenirliğine işaret etmektedir. Kız öğrencilerin erkek öğrencilere göre, depremde yakınını kaybedenlerin kaybı olmayanlara göre ve depreme ilk defa maruz kalanların deneyimli olanlara göre kaygı düzeylerinin anlamlı ölçüde yüksek olduğu belirlenmiştir. Ancak başarı düzeyinin, kaybedilen kişinin yakınlık derecesinin, depreme farklı bölgelerde maruz kalmanın, yardım faaliyetlerine aktif olarak katılmanın ve afet bölgesini hemen terk etmenin kaygı düzeyini etkilemediği bulgusuna ulaşılmıştır. Cinsiyet, afet ile ilgili deneyim ve depremde kaybı olmak gibi faktörler depreme maruz kalan üniversite öğrencilerinin kaygı düzeyini etkilemektedir. Betimlenen kaygı düzeyine göre çeşitli müdahale yolları önerilebilir, daha farklı ve daha geniş örneklem grupları ile de benzer uygulamalar yapılarak yeni teknikler deneysel çalışmalarla desteklenebilir.

 

PO#49 Sosyo-Demografik Özelliklere Göre İlköğretim Öğretmenlerinin Umutsuzluk ve Tükenmişlik Düzeylerinin İncelenmesi

Şüheda Özben ve Yasemin Argun

Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Eğitim Fakültesi

Araştırmacılar umutsuzluğu (hopelessness), bir amacı gerçekleştirmede olumsuz beklentiler biçiminde tanımlamaktadırlar. Umutsuzluk durumunda bireyler, olumsuz algılarını geleceğe yansıtmaktadırlar. Kişi uzun süre yansıtmalar yaptığında şimdiki güçlük ve sıkıntıların sonsuz olarak devam edeceğini düşünür. Umutsuzluk, depresyonda temel etkendir. Umutsuzluğa eşlik eden kavramlar değersizlik, çaresizlik, kararsızlık, eyleme geçememe, işlerini sürdürememe ve suçluluk duygularıdır. Tükenmişlik(Burnout) literatürde kaynakların aşırı tepkiler yoluyla tükenmesi, tam anlamıyla yorulma, başarısız olma olarak tanımlanmaktadır. Tükenmişlikte bireyin ruhsal ve fiziksel enerjisi azalmaktadır. Öğretmenlikte tükenmişlik, öğretmenin öğrencilere karşı ilgisini kaybetmesine, onlara alaycı, insanlık dışı bir şekilde davranmasına ve öğrencilere küçültücü bir şekilde hitap etmesine neden olmaktadır. Tükenmişlik yaşayan öğretmenler suçluluk duyarlar,kendilerini yetersiz ve beceriksiz hissederler.Tükenmişlik, kişinin potansiyelinin sonuna gelindiği güncel olaylar karşısında sürekli bir ümitsizlik ve olumsuzluğun yer aldığı bir tükenme durumudur. Bu çalışmanın amacı bazı sosyo-demografik değişkenlere göre ilköğretim öğretmenlerinin umutsuzluk ve tükenmişlik düzeylerini incelemektir; aynı zamanda umutsuzluk ve tükenmişlik düzeyi arasındaki ilişkinin ne olduğunu belirlemektir. Denekler ilköğretim okullarında çalışmakta olan, araştırmaya gönüllü olarak katılan 38 kadın ve 44 erkek olmak üzere toplam 82 öğretmenden oluşturulmuştur. Örneklemin yaş dağılımı 22 ile 51 arasındadır. Deneklerin bazı sosyo-demografik özelliklerini saptamak için Kişisel Bilgi Formu, umutsuzluk düzeyini belirlemek için Beck Umutsuzluk Ölçeği ve tükenmişlik düzeylerini saptamak üzere Maslach Tükenmişlik Ölçeği (Maslach Burnout Inventory) uygulanmıştır. Araştırmada ilköğretim öğretmenlerinin umutsuzluk düzeyleri ile öğretmenliği isteyerek seçmediği, emekliliği bir kurtuluş olarak görmediği, mesleğini toplum içinde hak ettiği bir yerde görmediği düşünceleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur(p<0.05). Tükenmişliğin duyarsızlaşma boyutuyla değişkenler arasında anlamlı bir farklılık görülmezken, duygusal tükenmişlik ile öğretmenlerin mesleği isteyerek seçmemeleri ve emekliliği bir kurtuluş olarak görmemeleri arasında anlamlı bir ilişki görülmüştür(p<0.05). Duygusal tükenmişlik, duyarsızlaşma, kişisel başarısızlık düzeyleri ile umutsuzluk arasında anlamlı bir ilişki belirlenmiştir. İlköğretim öğretmenlerinin umutsuzluk düzeyleri yükseldikçe tükenmişlik ve duyarsızlaşma düzeyleri yükselmekte, kişisel başarı puanları da düşmektedir.

 

PO#50 Ergenlerde Patolojik Yeme Tutumlarını Yordayan Değişkenler: Dansçılar ve Dansçı Olmayanlar

Meltem Anafarta

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Yeme tutumu literatürü gençlerde benlik ve beden imgesi, vücut kitle endeksi, aile yapısı ve kilo ile ilgili algılanan baskının önemini vurgulamaktadırlar. Bu faktörlerden ayrı olarak yeme tutumu literatürü bir nüfustaki farklı mesleki grupların patolojik yeme tutumlarına farklı yatkınlık düzeyleri olabileceğini ve yordayıcı faktörlerin nüfustaki farklı gruplar için önceliklerinin farklı olabileceğini göstermektedir. Özellikle de, mesleki başarıları kiloya bağlı olan balerinler için sağlıksız yeme tutumlarına yatkınlığın yüksek olduğu vurgulanmaktadır. Bu meslek gruplarından olan gençler için çevrenin özellikle de meslekte otorite olan kişilerin kilo ve görünüş üzerine yaptıkları baskının ve gençlerin de bu baskıyı algılamalarının patolojik yeme tutumunu tetiklemesi açısından kritik olduğu düşünülmektedir. Yeme tutumu literatürünün de desteklediği doğrultuda bu çalışmanın amacı farklı düzeylerde bale ile ilgilenen 3 grup genç kızın (konservatuvar bale öğrencileri, bale kursu öğrencileri ve bale ile ilgilenmeyenler) patolojik yeme tutumlarını belirleyen faktörlerin incelenmesi ve bu faktörlerin gruplar arası örüntü farklılıklarının çalışılmasıdır. Genç kızlardaki benlik imgesi, vücut kitle endeksi, aile yapısı ve kilo ile ilgili algılanan baskı yeme tutumlarını yordama gücü açısından incelenmiştir. Hangi faktörlerin hangi gruplar için hangi düzeylerde anlamlı olduğuna dair belirgin bir beklenti olmamakla birlikte profesyonel anlamda bale ile ilgilenen konservatuvar öğrencileri için vücut kitle endeksinin ve bale öğretmeninin kilo ile ilgili yaptığı baskının anlamlı yordayıcı faktörler olması beklenmektedir. Öte yandan, öğretmenden kilo ile ilgili algılanan baskının diğer gruplar için anlamlı olmayacağı beklenmektedir. Bu çalışmanın amacı farklı düzeylerde bale ile ilgilenen genç kızların patolojik yeme tutumlarını belirleyen faktörlerin incelenmesi ve bu faktörlerin gruplar arası örüntü farklılıklarının çalışılmasıdır. Bu çalışmadaki yordayıcı faktörler yeme tutumu literatürüne paralel olarak seçilmiştir. Buna göre; genç kızlarda benlik imgesi, beden imajı, aile yapıları ve kilo ile ilgili toplumdan algıladıkları baskı anoreksik tutumlar ve tıkınma davranışları alt boyutlar olmak üzere yeme tutumunu yordayıcı faktörler olarak ele alınmıştır. Toplam olarak çalışmaya 12-18 yaşları arasında 193 genç kız katılmıştır. Bu gençlerden, yaş ortalaması 14.85 olan 47 si’ Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuarı Bale Bölümü öğrencileridir. Yaş ortalaması 14.14 olan ikinci grup ise bale kursu öğrencilerinden oluşmaktadır. Son grup olarak dansçı olmayan 103 genç kız ise Ankara’daki özel bir ilköğretim okulu ve liseden seçilmiştir. Yaş ortalamaları 14.20 olan bu genç kızlar profesyonel veya amatör olarak bale ile hiç ilgilenmemekte, bale yapmamaktadırlar. Beden imgesi, gerçek, algılanan ve ideal kilo statüsü ve ideal ile gerçek kilo statüsünün farkının bulunması ile ölçülmüştür. Ayrıca çalışmada Offer Benlik İmgesi Ölçeği, Aile Yapısını Değerlendirme Aracı, Kilo ile İlgili Algılanan Baskı Skalası ve Yeme Tutumu Testi – Geliştirilmiş Form kullanılmıştır. Ardışık çoklu regresyon analizleri çalışmadaki yordayıcı faktörlerin gruplar arası farklı örüntüler gösterdiği savını desteklemektedir. Buna göre, profesyonel bale öğrencilerinde yeme patolojisine ailenin katkısı anlamlı bulunmazken, sadece öğretmenin kilo vermesi için konservatuar bale öğrencisine yaptığı baskı ve gerçekle ideal kilo arasındaki farklılık anoresik tutumlar açısndan anlamlı yordayıcı faktörler olarak bulunmuştur. Bunun aksine, profesyonel olmayan balerinlerle balerin olmayan öğrencilerde patolojik yeme tutumuna ailenin anlamlı katkısının bulunduğu görülmüştür. Her 3 grup için de benlik imgesinin, özellikle benlik saygısı ve psikolojik işlevsellik alt boyutlarında, anoreksik tutumlar ve tıkınma davranışlarını yordayıcı olduğu bulunmuştur. Çalışmanın sonuçları toplumda farklı statüleri olan grupların ve/veya alt kültürlerin genel olarak yeme tutumunu yordayıcı faktörlerden farklı olarak etkilenebileceklerini belirtmektedir. Bu farklılıklar sağlıksız yeme tutumları gösteren ve/veya yeme bozukluğu olan gençlerde uygulanan psikolojik yaklaşımların odaklanması gereken noktaları da daha belirgin hale getirmekte ve uygulamalarda yol gösterici bir nitelik taşımaktadır.

 

PO#51 Hastane Okullarına Devam Eden Öğrencilere Psikologların Mesleki ve Eğitsel Açıdan Yaklaşımlarının İncelenmesi

Mustafa Kılıç

İnönü Üniversitesi, Psikolojik Danışma ve Rehberlik Anabilim Dalı

Bu çalışmadan amaç, bünyesinde hastane, ilköğretim okulu bulunan hastanelerde çalışan psikologların hasta tedavisine katkılarının yanı sıra bu okullara devam eden öğrencilerin karşılaştıkları eğitsel sorunlara ne ölçüde yardım ettiklerinin ortaya konmasıdır. Ayrıca anılan okul öğrencilerine hastanelerde çalışan tüm personelin duyarlık göstermelerini sağlamak için mesleki sorumluluklarının ortaya konması amaçlanmıştır. Araştırmanın gerçekleştirildiği 1998-99 Eğitim ve Öğretim yılında Ülkemizdeki 26 hastane okulunda görev yapan psikologlara ulaşılmaya çalışılmıştır. Ancak hazırlanan ve posta ile gönderilen derleme formuna sözü edilen hastanelerde çalışan 7 (yedi) Psikolog yanıt vermiştir ve bu sayı araştırmanın örneklemi olarak kabul edilmiştir. Araştırma, Üniversite, Sağlık Bakanlığı ve SSK Hastanelerinde yürütülmüştür. Araştırmada bu yanıtlar dikkate alınarak değerlendirmeler yapılmış ve genel yorumlara gidilmiştir. Bilgi toplama formu ile elde edilen veriler tablolaştırılarak aşağıdaki başlıklarda açıklanmaya çalışılmıştır. Örnekleme Giren Hastaneler Bünyesindeki Psikologların; Çalıştıkları Kurumlara Göre Mezun Oldukları Üniversiteler; Mesleki Deneyime Göre Hastane Okulundaki Çalışma Süreleri; Günlük Görüştükleri Çocuk Sayısı ile Haftalık Görüşme Sıklığı; Görüştükleri Çocuklarda Görülen Problemler ile Yaptıkları Faaliyetler; Görüştükleri Hasta Çocukların Psikolojik Yardımlara Verdikleri Tepkiler; Hasta çocuklara Ulaşılma Biçimi İle Psikolojik Yardım Sunmada Yardım için Başvurdukları Kişi/Kişiler; Hasta Çocukların Aileleri ile Yaptıkları Görüşme ile Bu Ailelerde Görülen Psikolojik Sorunlar; Görüştükleri Çocukların Aile Bireylerinden Herhangi Birinin Daha Önce Yada Şu An Psikolojik Yardım Alıp Almamaları ile Psikolojik Rahatsızlıklarının Olup Olmaması; Hastane Okulunda Görev Yapan Öğretmenlerin Nitelikleri İle Ailelerin Çocuğuna Karşı Tavır ve Tutumlarına İlişkin Görüşleri; Üniversite Öğrenimi Sırasında Hastane Okuluna Devam Eden Çocuklara Yönelik Olarak Aldıkları Eğitim Durumuna İlişkin Bulgular. Bu araştırma Üniversiteler, Sağlık Bakanlığı ile Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) Hastaneleri bünyesinde bulunan Hastane İlköğretim Okullarında gerçekleştirilmiştir. Araştırmada; İstanbul, Ege, Hacettepe, Ankara ve Gazi Üniversitesi Psikoloji mezunları yer almaktadır. Psikologların hastanede çalışma süreleri bir ila on yıl arasında değişmektedir. Hasta çocuklar durumlarına göre psikologlarca günde üç yada dört kez ziyaret edilmektedir. Psikologlarca görülen çocuklarda; uyum sorunları ile ayrılık kaygısının yoğun yaşandığı görülmektedir. Çocuklar kendilerine verilen psikolojik yardımları başta reddetmelerine karşın giderek kabul yönünde davranışlar sergilemektedirler. Psikologların, hasta çocukları görmeleri doktor isteği ile olmaktadır. Psikologlar, hasta çocuklara psikolojik yardım verirken ya çocuk psikiyatristinden yada kendi deneyimlerinden yararlandıklarını ifade etmektedirler. Hasta çocuklarla görüşmeler ya anne-baba ya da refakatçilerle gerçekleştirilmektedir. Ailelerde görülen psikolojik sorunların başında; çaresizlik, evdeki diğer aile üyelerinin ilgi göstermemesi, aile içi ilişkilerin bozulduğu ya da azlığı, çocuklarının hastalıklarını kabul etmeme gelmektedir. Psikologlar; hasta çocukların anneleri başta olmak üzere babalarının da psikolojik yardım aldıklarını ifade etmektelerdir. Ailelerde görülen hastalığın başında “Depresyon” gelmektedir. Psikologlara göre hastane okulunda görev yapan öğretmenlerde; mesleğini ve çocukları sevme, kendi duygularına hakim olabilme, kendisiyle barışık olma ve mevcut hastalıklar hakkında bilgi sahibi olma aranmaktadır. Psikologlara göre aileler; hasta çocuklarına karşı aşırı koruyucu ve kollayıcı bir tutum izlemektedirler. Araştırma kapsamına alınan psikologların öğrenimleri sırasında, hastane okuluna devam eden çocuklara yönelik olarak bir eğitim almadıkları görülmüştür.

 

PO#52 A Comparative Study of the Psychological Characteristic of Epileptic and Normal Children

Asghar Aghaei Jesh

Isfahan-Khorasgan University, İran

The purpose of this study was to compare psychological characteristics of epileptic and normal children. 50 Elementary school children (34 boys and 16 girls) were diagnosed as epileptic on the basis of neurological experimention. These children constituted the experimental group and were matched for sex, age, and grade with 50 normal children (control group). A demographic questionnaire, Child Symptom Inventory (CSI-4), and Raven’s Matrices were administered to both groups. Both groups and their mothers were also interviewed and all the necessary information was obtained. The results of multivariate of Variance using SPSS showed that a difference exists on the following characteristics between the two groups: The history of family epilepsy, gestation illness, kind of birth (hardness of birth), cyanose, late talking, late urine control, enuresis, fever and convulsion, attention weakness, hypomnesis, sleep depth, social relations with peers, relation with teacher, school interest, neglect of appearance, neglect of personal affairs, jealosy, school GPA, school failure, hallucination, A.D.H.D, oppositional defiant disorder, conduct disorder, generalized anxiety, voic tic, P.T.S.D, depression, autism and Asperger symptoms, nail-bitting, self-hurting and withdrawal at home.

 

PO#53 Görsel İşitsel Sayi Dizileri Testi B Formunun Geçerlik Çalişması: Dikkat mi, Öğrenme ve Kısa-Süreli Bellek mi?

H. Kafadar, D. Aldemir, T. Ataş, E. Doğutepe, Y. Fazlı ve İ. Özerinç

Hacettepe Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Görsel İşitsel Sayı Dizileri Testi (GİSD-B; Visual Aural Digit Span Test) Koppitz tarafından 1977 yılında geliştirilmiştir. Hazırladıkları Türk Formunda (GİSD B Formu) Karakaş ve Yalın (1995), orijinal testte belirledikleri teorik, görgül ve yöntemsel hataları ortadan kaldıran düzenlemeler yapmıştır. Zaman içinde yapılan araştırmalar sonucunda, GİSD-B’nin, 12 ile 98 gibi geniş bir yaş aralığı için normalizasyonu tamamlanmıştır (Karakaş et. al.in press). Birerli olarak artan sayı dizilerinden oluşan GİSD-B, sayı uzamını, çeşitli duyum ve tepki modalitelerinin birleşimi olarak ölçmekte; testten işitsel, görsel, sözlü, yazılı, duyu-içi kaynaşım, duyular-arası kaynaşım ve toplam olmak üzere 11 ayrı uzam puanı hesaplanmaktadır. Koppitz (1977) VADS’ın bir kısa-süreli bellek testi olduğunu düşünmüş ve çocuk psikopatolojileri ile ilgili değerlendirmelerini bu yorum doğrultusunda yapmıştır. Beri yanda işitsel sunum ve sözel tepki birleşimi yoluyla bellek uzamının ölçüldüğü zeka ve bellek testlerinde söz konusu puanların dikkat ve konsantrasyonu ölçtüğü kabul edilmektedir. Sayı Dizisi Öğrenme Testi (SDÖT; Serial Digit Learning) Zangwill tarafından 1943 yılında geliştirilmiştir. Bu nöropsikolojik testin Türk toplumuna standardizasyonu BİLNOT Bataryası kapsamında yapılmış bulunmaktadır (Karakaş, Eski ve Başar, 1996). SDÖT, 8 ve 9 haneli sayı dizilerinden oluşmakta; deneğin yaş, eğitim ve zihinsel durumuna göre seçilen uzunluktaki dizi arka arkaya iki kez denek tarafından doğru olarak tekrarlanana kadar uygulayıcı tarafından sözel olarak sunulmakta veya 12 başarısız denemeden sonra teste son verilmektedir. SDÖT’ün öğrenme yeteneğini ölçtüğü kabul edilmekte, bu doğrultuda test özellikle hippokampal ve mesial temporal hasarların belirlenmesinde kullanılmaktadır (Lezak, 1995). Bu çalışma GİSD-B’nin ölçtüğü özellik konusuna açıklık getirme amacını güden bir geçerlik çalışması niteliğindedir. GİSD-B’nin ölçtüğü özellikler; testin SDÖT ile oluşturduğu faktör yapısı incelenerek belirlenmeye çalışılmıştır. Çalışmanın örneklemini, dört farklı fakültenin son sınıf (Edebiyat, Eğitim Bilimleri, Fen ve Mühendislik) öğrencileri oluşturmuştur. Örneklem, her iki cinsiyete (40 kız, 38 erkek) dengeli olarak dağılmış gönüllü 78 denekden oluşmuştur. Deneklerde bildirilen herhangi bir psikiyatrik veya nörolojik rahatsızlığın bululunmaması; bilişsel süreçleri etkileyen ilaç kullanmıyor olma veya bu tür ilaçları uzun süre kullandıktan sonra bırakmış olmama koşulları aranmıştır. Veri toplama işlemleri, test uygulamaya elverişili ortamlarda, uygulama eğitiminden geçmiş testörler tarafından ve Türk Formları için geliştirilmiş olan standart yönergesi uyarınca, her deneğe bireysel olarak verilmiştir. Uygulamalarda dengeleme yöntemi kullanılmış, ardışık deneklerde ilk uygulanan test sırayla değiştirilmiştir. Elde edilen verilere ilişkin yapılan istatistiksel analizler için Pearson Momentler Çarpım Korelasyon katsayıları ve Temel Bileşenler Analizi ve Doğrulayıcı Faktör analizi uygulanmıştır. Elde edilen bulgular, GİSD-B ve SDÖT’ün ayrı ayrı faktörlere yüklendiğini göstermiştir. Bulgular ilgili literatür ışığında, GİSD-B Formu’nun kısa-süreli belleği, SDÖT’ün ise öğrenme yeteneğini ölçtüğü yolunda olmuş ve bu bulgu ilgili literatürle uyumlu bulunmuştur.

 

PO#54 Stroop Testi TBAG Formu’nun İlkokul Çocuklarındaki Standardizasyon Bulguları

Birim Günay Kılıç1, Aylin İlden Koçkar1, Metehan Irak2, Şahnur Şener1 ve Sirel Karakaş2

1Gazi Üniversitesi, Çocuk Psikiyatrisi Anabilim Dalı

2Hacettepe Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Çalışmanın amacı Stroop Testi TBAG Formu’nun 6-11 yaş grubu denekler üzerinde norm değerlerini belirlemek, testin test-tekrar test yöntemiyle güvenirlik çalışmasını yapmak, testin ölçtüğü bilişsel özelliklerin (ketleme ve dikkat) gelişimini değerlendirmek ve bu gelişime yaş/sınıf ve cinsiyet değişkenlerinin etkisini belirlemektir. Çalışmanın örneklemini 72-132 ay (6-11 yaş) arası 1. – 5. sınıfta okuyan 402 denek oluşturmuş, denekler yaş/sınıf ve cinsiyetin düzeylerine dengeli olarak dağılmıştır. Birinci sınıftaki öğrenciler 72-84 ay, 2. sınıftakiler 85-96 ay, 3. sınıftakiler 97-108 ay, 4. sınıftakiler 109-120 ay ve 5. sınıftakiler 121-132 ay aralığında yer almıştır. Tüm deneklerin renkleri tanıma becerileri veri toplama işlemine geçilmeden önce belirlenmiş, başarısız öğrenciler örnekleme dahil edilmemiştir. Renk tanıma yanısıra Stroop Testi TBAG Formu uygulamalarına geçilmeden önce, deneklerin okuma becerileri de değerlendirilmiştir. Bunun için deneklerden A4 boyutlarında beyaz bir kağıda çift aralıklı olarak yazılı sabit bir metni (Pamuk Prenses masalından bir bölüm) olabildiğince hızlı ve düzgün bir şekilde okumaları istenmiş ve her deneğin bir dakikada okuyabildiği sözcük sayısı belirlenmiştir. Bilinen kronik bir hastalığı olan, belirgin davranış sorunları gösteren, işitme ve görme sorunlu, bilişsel yetileri etkileyen ilaç kullanan denekler örnekleme dahil edilmemiştir. Stroop Testi TBAG Formu tamamlama süresi puanları için 92 denekten test-tekrar test tekniği ile hesaplanan güvenirlik katsayıları incelendiğinde güvenirlik katsayılarının .63 ile .81 arasında değiştiği ve tüm katsayıların anlamlı olduğu belirlenmiştir. Çalışmada Stroop Testi TBAG Formu’nun uygulanmasından elde edilen süre puanları güvenilir bulunmuş ve analizler bu puanlar üzerinden yürütülmüştür. Araştırmanın bulguları yaş/sınıfla tüm puanların arttığını ve bu etkinin anlamlı olduğunu göstermiştir. Bölüm 4 ve 5 tamamlama süreleri puanlarında ise cinsiyet temel etkisi anlamlı bulunmuştur. Yaş/sınıf x cinsiyet ortak etkisinde Stroop Testi TBAG Formu Bölüm 3 süre puanlarında anlamlı fark bulunmuştur. Stroop Testi TBAG Formu süre puanlarıyla deneklerin okuma hızı puanlarına faktör analizi tekniği uygulanmıştır. Uygulamalarda faktör çıkartma yöntemi olarak temel bileşenler analizi kullanılmıştır. Analiz sonuçlarında özdeğeri >1 olan iki faktörün elde edildiği ve bu faktörlerin toplam varyansın %86.60’ını açıkladığı görülmüştür. Ayrıca ‘scree plot’ grafiğinde de iki faktörün olduğu görülmüştür. Varimaks rotasyonu uygulandığında faktör yükü .32 düzeyinden yüksek olanlar arasında birinci faktörde 1., 2. ve 3. Bölüm süre puanlarıyla Pamuk Prenses masalından hesaplanan okuma puanının; ikinci faktöre ise 4. ve 5. Bölüm süre puanlarının yüklendiği görülmüştür. Sonuç olarak Stroop Testi TBAG Formunun testin ölçtüğü bilinen özellikler bağlamında DEHB, DB, KGB, şizofreni olmak üzere birçok nöropsikiyatrik bozuklukta bilişsel süreçleri değerlendirme ve tedavinin etkinliğini izleme aracı olarak kullanılacak nöropsikolojik test bataryalarında yeri olacağı düşünülmektedir. Ayrıca bu tür görevlerin nöroradyolojik ve elektrofizyolojik yöntemlerle birlikte kullanımının beyin / biliş ilişkisini aydınlatmada gerek normal süreçleri tanıma gerekse patolojiyi aydınlatmada daha nitelikli bilgi sağlayacağı açıktır. Bulgular ilgili literatür bağlamında tartışılmıştır.

 

PO#55 4-6 Yaş Çocuklarında Çalışan Bellek

Ahu Öztürk ve Ayda Tekok-Kılıç

Uludağ Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Frontal korteks anatomisi, hücre yapısı ve işlevleri açısından farklılık gösteren alanlardan oluşur (Petrides, 1989). Bu alanlardan evrimsel anlamda en son gelişen prefrontal bölgedir. Prefrontal alan diğer korteks ve korteks-altı yapılarla karşılıklı yoğun bağlantıları olan yüksek düzey bağlantı alanı olarak da tanımlanmıştır. Bu özelliğinden ötürü genel olarak yönetici işlevler adı altında tanımlanan planlama, kavram oluşturma, davranışın istemli olarak ketlenmesi veya bir amaca yönelik tetiklenmesi gibi üst düzey bilişsel süreçlerden sorumludur. Prefrontal lob hasarlarından sonra özellikle uzun süreli bellek işlevlerinin korunduğunu gösteren bazı araştırmacılar, bu alanın bellekle ilgili olmadığını ileri sürmüşlerdir Ancak diğer bazı araştırmacılar ise prefrontal bellek işlevlerinin klasik bellek testlerinden farklı olarak ölçülmesi gerektiğini savunmuşlar, bu işlevlerin gecikmeli yanıt testleri, zamanda sıralama testleri, şartlı öğrenme gibi testlerle ölçülebildiğini göstermişlerdir (McNamara ve Freedman,1991; Milner,1991). Jacobsen tarafından 1930’larda gerçekleştirilen prefrontal hasarlı maymun deneyleri bu korteksin bellek işlevlerindeki kontrolünü ortaya koyan ilk çalışmalardır. Bu çalışmalarda geliştirilen gecikmeli yanıt ve gecikmeli değişim testleri daha sonra Fuster tarafından prefrontal işlevlerin modellenmesinde sıklıkla kullanılmıştır (Fuster, 1973; 1989). Prefrontal alanın bellek işlevleri, alanda farklı araştırmacılar tarafından çeşitli şekillerde tanımlanmıştır. Baddeley’nin (1991) Çalışan Bellek, Goldman-Rakıc’ın (1991) Temsili Bellek ve Fuster’ın (1985) Düzenleyici Bellek olarak tanımladıkları kavram anatomik olarak prefrontal alanlarda yerleşmiş (özellikle dorsolateral bölüm), kısa süreli, dinamik ve ortamın etkisiyle bir andan diğerine yenilenen bir sistemi anlatmaktadır. Nöroanatomik çalışmalar ile elektrofizyolojik araştırmalar prefrontal alanın morfolojik gelişiminin 20’li yaşlara dek sürdüğüne işaret etmektedir (Thacher, 1991, Zald ve Iacano, 1998; Daigneault ve ark., 1992). Bu uzun süreli gelişim döneminin prefrontal alanın yönettiği işlevlerin kazanımını da etkilediği düşünülmekle birlikte prefrontal işlevlerin gelişim zamanları ile ilgili çalışmalar kısıtlıdır. Yapılan çalışmalar özellikle bebeklik, küçük çocukluk dönemleriyle (Diamond, 1990; Diamond ve Doar, 1989) orta ve geç yetişkinlik dönemlerini incelemektedir (Fabiani ve Friedman, 1996). Çocuklarda yapılan az sayıdaki çalışmalarda çalışan belleği ölçen bazı testlerde yaşa bağlı performans gelişimi gösterilmiştir (Luciana ve Nelson, 1998; Levin, Culhane ve ark., 1991). Bu araştırmada okul öncesi dönem olarak tanımlanan 4-6 yaş grubu kız ve erkek çocuklarda prefrontal alan işlevi olarak kabul edilen çalışan bellek işlevlerinin yaşa bağlı gelişimi çalışılmıştır. Çocuklar Bursa ili içerisindeki üç anaokulundan seçilmişlerdir. Her yaş grubundan 10 kız 10 erkek çocuk olmak üzere 60 çocuk araştırmaya alınmıştır. Literatürde prefrontal alan bellek işlevlerini ölçmeye yönelik olarak kullanılan deneysel üç test bu çalışma için yeniden uyarlanmıştır. Bu testler zamanda sıralama testi ve tanıma testi (basit çizimler formu), gecikmeli yanıt testi ve gecikmeli değişim testidir. Bunun yanısıra klinik kullanım için geliştirilmiş olan Kategori testi (çocuk formu) genel frontal yönetici işlevleri ölçmek amacıyla tüm yaş gruplarına uygulanmıştır. Testlerin her çocuğa 25-35 dakikalık bir oturumda verilmesi amaçlanmış ancak bunun mümkün olmadığı durumlarda testler iki oturumda uygulanmıştır. Yapılan ön analizler Kategori testinde beklenildiği yönde yaşa bağlı bir performans artışı göstermektedir. Aynı eğilim gecikmeli cevap testinde de ortaya çıkmıştır. Zamanda sıralama ve tanıma testlerinde ise uyaranın gösterilme aralığının her yaş grubunda sıralama ve tanımaya etkisi olduğunu gözlenmiştir. Özetle sonuçlar prefrontal alana bağlı bellek işlevlerinin 4-6 yaş grubunda yaşa bağlı ölçülebilir bir gelişim gösterdiğine işaret etmektedir.

 

 

 

 

 

 

PO#56 Travma Sonrası Stres Bozukluğunda Olay Bağımlı Beyin Potansiyelleri Bağlantılı Negatif Değişim Bileşeni(*)

Ayda Tekok-Kılıç

Uludağ Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Janet Shucard, Danielle McCabe ve David W. Shucard

Developmental and Behavioral Neurosciences, State University of New York at Bufflalo, ABD

Bağlantılı negatif değişim bileşeni-BND (contingent negative variation) yavaş gelişen negatif kortikal elektrofizyolojik bir potansiyeldir: Bu bileşen bir uyaranın başka bir uyaranın geleceği beklentisini yarattığı ve ikinci uyaranın bir cevap gerektirdiği hemen her durumda gözlenir. BND başat olarak frontal elektrod yerleşimlerinden en yüksek genlikle kayıtlanır. Araştırmalar BND’nin uyanıklık düzeyi, uyarılmışlık, stres, dikkat, beklenti, karar verme, motor davranışın hazırlanması gibi süreçlerden etkilendiğini göstermektedir. Beyin içi çoklu elektrod kayıtları ve hayvan modelleri BND’nin sinir kaynaklarının frontal ve prefrontal bölgelerde olabileceği konusunda güçlü ipuçları vermektedir. BND’ nin büyüklüğü dikkat ile pozitif, uyarılma düzeyi ile de doğrusal olmayan bir ilişki göstermektedir. BND şizofreni, epilepsi, ve obsesif kompülsif bozukluk gibi birçok nöropsikiyatrik bozuklukta beyin dinamiklerinin araştırılması amacıyla kullanılmıştır. Post travmatik stres bozukluğu (PTSB) kişinin kendisinin veya başkalarının yaşamını veya fiziksel sağlığını tehdit eden kaza, doğal afet, yaralanma, ölüm gibi olaylara maruz kalması neticesinde ortaya çıkan bir durumdur. PTSB semptomları arasında dikkat süreçlerinde bozulma, aşırı uyarılmışlık, artmış irkilme refleksi ile travma yaşantısını çağrıştırabilecek uyaranlara verilen fizyolojik tepkilerdeki artış sayılabilir. Bu alandaki çalışmalar PTSB tanısı almış bireylerde bilgi işlem ve dikkat süreçleri ile ilgili işlev bozukluklarının varlığına değinmektedir. Bunun yanısıra alanda etkili olan nörobiyolojik modelde temporal amigdaloid birimde ve bu kompleksin prefrontal korteks ve locus ceruleus yapılarıyla olan iletişiminde bir düzenleme bozukluğu olduğu öne sürülmektedir. Bu bozukluk içsel ve dışsal uyaranlara geliştirilen artmış duyarlılığın sonucu aşırı uyarılmışlık haline yol açmaktadır. Fizyolojik anlamda uyarılma eşiğindeki düşüş, davranışa, konsantrasyon güçlüğü, irkilme refleksinde artma, ataklık, davranışın engellenmesinde güçlük, bazı yönetici işlevlerde bozukluk olarak yansıyabilmektedir. Felaket düzeyinde bir travmanın beyin kimyasında değişimlere yol açmasıyla ortaya çıktığı düşünülen bu aşırı duyarlılık travma geçtikten çok sonraları da devam etmekte, duygusal alanları olduğu kadar, bilişsel mekanizmaları da etkilemektedir. Elektrofizyolojik çalışmalar PTSB tanısı almış hastalarda bu deneklerin motor cevabın durdurulmasında sorunları olduğunu ortaya koymuştur (Shucard, McCabe, Szymanski, & Sparks, 1998). Aynı zamanda PTSB’li hastalar bilişsel bir görev sırasında göz ardı edilmesi gereken uyaranlarda zorlanmaktadırlar (McFarlane, Weber, & Clark,1993). BND genliğinin yoğun kaygı, ve aşırı uyarılma (hypervigilance) durumunda azalması göz önünde bulundurulduğunda BND’nin PTSB tanısı almış hastalarda çalışılması anlamlı olmaktadır. Bu çalışmada Sürekli Performans Testindeki hedef koşulda (A-X versiyonu) uyaranın modalitesine bakmaksızın PTSB grubun ile kontrol grup arasında BND genliğinde anlamlı bir fark beklenmektedir. Bu çalışmada PTSB tanısı almış 10 erkek hasta ile yaş ve eğitim olarak benzer 10 normal kontrol karşılaştırılmıştır. Çalışma 18 denek ile tamamlanmıştır. PTSB’li grup Buffalo Üniversitesi Gazi Hastanesinden DSM-IV kriterlerine göre tanısı konmuş Vietnam Gazilerinden oluşmuştur. Normal kontroller çeşitli kurumlarda çalışan gönüllü bireylerden oluşmuştur. Tekok-Kılıç’tan (1997) uyarlanmış işitsel ve görsel modalitelerde düzenlenmiş Sürekli Performans Testi (A-X versiyonu) uyaran olarak kullanılmıştır. SPT de Amerikan alfabesinin 11 harfi yarı tesadüfi olarak 1500 ms aralıklarla bir bilgisayar ekranından deneğe gösterilmiştir. Denekten A harfini takip eden her X harfini gördüğünde veya duyduğunda cevap düğmesine basması istenmiştir. Araştırmada BND genliğinin en fazla olması beklenen hedef koşul (A-X) ve kontrol (örneğin I-O) koşulları çalışılmıştır. Kayıtlar standard 10/20 elektrod yerleştirme sistemine göre, ortahat (Fz, Cz, Oz) ve bilateral ( F3, F4, P3, P4, C3, C4, T3, T4 ) olmak üzere 12 aktif elektrod yerleşimi çift kulak (A1, A2) referanslanmış olarak alınmıştır. Topraklama alın elektroduyla sağlanmıştır. Empedanslar 5 Kohm un altında tutulmuş EEG verileri kayıt sırasında 0.1-100 Hz arasında, kayıt sonrasında ise 0.1-25 Hz arasında filtrelemeden geçirilmiştir. Görsel ve işitsel sürekli performans testlerinde iki koşulun aritmetik ortalamaları alınmıştır. Birinci koşul hedef koşul (A-X harf dizisi), ikinci koşul ise kontrol koşulu: Hedef olmayan iki harften meydana gelen harf dizisi olarak tanımlanmıştır. BND ‘nin genişliği birinci uyaranın verilmesinden ikinci uyaranın gelişine kadar geçen sürede üç pencerede ayrı ayrı hesaplanmıştır. Pencere 1 (500-900ms); pencere 2 (900-1300ms); pencere 3 (1300-1700). Genişlik bu zaman aralıkları içerisinde ortalama büyüklük olarak hesaplanmıştır. Koşul (hedef, kontrol) X elektrod yerleşimi (Fz, Cz, Pz), X pencere (P1, P2, P3 ) X grup (PTSB, normal) olmak üzere tekrarlı ANOVA’lar görsel ve işitsel modaliteler için ayrı ayrı yapılmıştır. Görsel SPT’de normal grupta koşul ana etkisi anlamlı bulunmuştur. PTSB grubunda ise görsel SPT’de bu sonuç elde edilmemiştir. Ayrıca bulgular gruplara ve koşullara bağlı olarak BND’nin topografisinde farklılıklara işaret etmiştir. İşitsel SPT’de ise grup etkisi ikili ve üçlü ilişkilerde bulunmamıştır. Bunun yanısıra koşula bağlı olarak BND’nin kafadaki dağılımında farklılıklar saptanmıştır.

(*) Bu araştırma birinci yazara (A.T.K) TÜBA tarafından sağlanan doktora sonrası araştırma bursu ile desteklenmiştir.

 

PO#57 Boston Adlandırma Testi ile İlgili Standardizasyon İşlemleri: Türk Toplumuna Uyarlama ve Güvenirlik

H. Kafadar, S. Bayram, B. Kara, Y. Kırklar, S.Piri, K. Yalçın ve M. Kurt

Hacettepe Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Boston Adlandırma Testi (Boston Naming Test: BNT) Kaplan, Goodglass ve Weintraub tarafından 1983 yılında geliştirilmiştir. Nöropsikolojik test sınıflamasına giren BNT, öncelikle, nesneleri tanıma ve adlandırma yeteneğini ölçmektedir. Testin ayrıca anlamsal nitelikteki bilgiyi işleme yeteneğini de yansıttığı kabul edilmektedir (Lezak, 1995). Bir nöropsikolojik test olan BNT dile ilişkin bozuklukları, afaziyi, Alzheimer Hastalığı gibi ilerleyici nitelikteki demansları değerlendirmede öncelikli olarak kullanılmaktadır. Bu bağlamda, testten, belirtilen hastalıkların tanısında, tedavinin etkililiğinin değerlendirilmesinde ve rehabilitasyon programlarının belirlenmesinde yararlanılmaktadır. Psikometrik ölçme araçlarının, geliştirildiği toplum dışındakilere uygulanabilmesi için; aracın ilgili topluma standardizasyonunun yapılması ve böylece de bazı psikometrik özelliklerinin belirlenmesi gerekmektedir. Mevcut çalışmanın amacı, belirli bilişsel süreçleri ölçen ve klinik uygulamalarda ülkemizde de halen kullanılmakta olan (Öktem, 1994) BNT’nin Türk kültürüne standardizasyon işlemlerini tamamlamaktır. Bu bağlamda, mevcut çalışmada, standardizasyonun ilk işlemleri olan uyarlama ve güvenirlik katsayısının belirlenmesi çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Orijinal BNT’de 60 adet somut nesnenin kalemle çizilmiş resimleri, yani grafik gösterimleri bulunmaktadır. Test maddelerini oluşturan bu resimler arasında günlük yaşamda sık karşılaşılanlar olduğu gibi, sık karşılaşılmayanlar hatta mitolojide geçen konularla ilgili olanlar da bulunmaktadır. Bireysel olarak uygulanan BNT’deki resimler tek tek gösterilmekte ve denekten bunların adlarını söylemesi istenmektedir. Nesnenin adını söyleyemediğinde deneğe nesnenin ne yapmada kullanıldığı veya neyle ilgili olduğunu belirten anlamsal bir ipucu verilmektedir. Böyle de hatırlayamadığında, deneğe, kelimenin ilk sesini içeren fonemik ipucu verilmektedir. BNT puanları; ipucu verilmeden kendiliğinden doğru hatırlanan, anlamsal ipucu ile hatırlanan ve fonemik ipucu ile hatırlanan kelimelerin ayrı ayrı hesaplanan toplamlarından oluşmaktadır. BNT’nin Türk kültürüne uyarlama çalışmasında, ilk olarak, deneklerin her resmi adlandırmada kullandığı kelimeler ve adlandırmanın zorluk derecesi belirlenmiştir. Çalışmanın örneklemini 57 (5-12 yıl eğitim gören 25, 12 yıl eğitim gören 32) denek oluşturmuştur. Deneklerde, bildirilen herhangi bir psikiyatrik veya nörolojik rahatsızlığın bululunmaması; bilişsel süreçleri etkileyen ilaç kullanılmıyor olma veya bu tür ilaçları uzun süre kullandıktan sonra bırakmış olmama koşulları aranmıştır. Uygulamalar sonucunda her resim için verilen adlar/kelimeler ve kelimelerin sıklığı belirlenmiştir. Denekten, her bir resmi adlandırmadaki zorluk derecesini, 5 dereceli (çok zor, zor, kararsızım, kolay, çok kolay) Likert tipi ölçek üzerinde belirlemesi istenmiş; zorluk derecesinin sıklığa bölünmesi ile, her bir resmin/test maddesinin zorluk katsayısı saptanmıştır. Verilen adlar üzerinde dağılımın olduğu; yani güvenilir olmayan maddelerle adlandırma frekansının ortalama olarak “0” olduğu maddeler testten çıkartılmıştır. Bu işlemler sonucunda orijinal BNT’deki 60 madde 55’e inmiştir. Türk toplumu için uygunluğu belirlenmiş olan maddeler, orijinal formdaki sırası içinde, test kitapçığı haline getirilmiştir. BNT Türk Formunun standart uygulama ve puanlama yönergesi hazırlanmıştır. Testin kayıt formunun hazırlanmasında, uygulama kolaylığı ve kapsamlılık önplanda tutulmuştur. BNT’nin güvenirlik çalışmasında test-tekrar test tekniği kullanılmıştır. Güvenirlik çalışmasında dört farklı fakültenin son sınıfında (Edebiyat, Eğitim Bilimleri, Fen ve Mühendislik) eğitim görmekte olan, 65 (31 kız, 34 erkek) gönüllü denekten yararlanılmıştır. Deneklerde bildirilen herhangi bir psikiyatrik veya nörolojik rahatsızlığın bululunmama; bilişsel süreçleri etkileyen ilaç kullanmıyor olma veya bu tür ilaçları uzun süre kullandıktan sonra bırakmış olmama koşulları aranmıştır. BNT, test uygulamaya elverişili ortamlarda, test uygulama eğitiminden geçmiş uygulayıcılar tarafından ve Türk Formu için geliştirilmiş olan standart yönergesi uyarınca, her deneğe bireysel olarak verilmiştir. Test tekrar test aralığı 6-8 hafta olmuştur. Test tekrar test güvenirlik yöntemi kullanılarak yapılan güvenirlik çalışmasında, BNT için hesaplanan puanların güvenirlik katsayıları şöyle bulunmuştur: ipucu verilmeden kendiliğinden doğru hatırlama 0.81, anlamsal ipucu ile hatırlama 0.38 ve fonemik ipucu ile hatırlama 0.24. BNT puanları için elde edilen bu güvenirlik katsayıları testin, Türk örneklemi için güvenilir bir ölçme aracı olarak kullanılabileceğini göstermektedir.

 

PO#58 Türkiye İşaret Dili’ndeki Topografik Anlatımlarda Kullanılan Referans Sistemi ve Görsel Perspektif Tercihleri

Engin Arık ve Aslı Özyürek

Koç Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Türkiye’de 400,000 işitme engelli bulunduğu ve kendi aralarında geliştirdikleri sistematik ve yaygın bir işaret dili olduğu halde bu dilin yapısı hakkında şimdiye kadar hiçbir araştırma yapılmamıştır. Literatürdeki araştırmalarda işaret dillerinin sözlü diller kadar sistematik bir dil yapısı olduğu kanıtlanmıştır (örneğin Klima & Bellugi, 1979; Emmorey, 2000). Türkiye İşaret Dili’nin eğitim sisteminde kullanılmamasına rağmen gelişkin bir yapıya sahip olması ve Avrupa işaret dillerinden etkilenmemiş olması literatüre katkıda bulunacak pek çok bilimsel soruyu da beraberinde getirmektedir. Bir dilin sistematik bir yapıya sahip olduğunu gösterecek temel unsurlardan birisi nesnelerin konumlarının anlatımıdır. Bu nedenle biz bu araştırmada Türkiye’deki işitme engellilerin kendi aralarında geliştirdikleri işaret dilinde (Türkiye İşaret Dili) topografik ilişkilerin, yani nesnelerin birbirlerine göre konumlarının, nasıl anlatıldığı inceledik. İşaret dilleri iletişimde görsel bir sistemi, yani elleri, kullandığı için sözel dillerden farklılık gösteren bir anlatım sistemi geliştirmiştir. Şimdiye kadar yapılan araştırmalara göre topografik ilişkilerin anlatımında sözel dillerde üç farklı referans (iç özellikli referans, göreceli referans, ve mutlak referans) sistemi kullanılmaktadır. İşaret dillerinde de aynı referans sistemleri konum ve yön belirten el işaretleri aracılığıyla kullanılsa da, bunlara ek olarak bir görsel perspektif alanının (kuşbakışı perspektif veya karakter perspektif) seçilmesi gereklidir. Örneğin, sözel dillerde bir araba ve bir evin konumlanışlarını anlatmak için özellikli referans “Araba evin önünde duruyor”, göreceli referans “Araba evin [bana göre] sol tarafında duruyor”, veya mutlak referans “Araba evin kuzeyinde duruyor” kullanılır. İşaret dillerinde ise anlatıcı yukarıdaki referans biçimlerinden birini ya kuşbakışı perspektifi ile nesnelerin konumlanışlarının dışında yeralarak ya da karakter perspektifi ile nesnelerin konumlanışlarının içinde yeralarak kullanır. Araştırmamızda Türkiye İşaret Dili kullanan işitme engellilerin ne tür referans sistemi kullandıklarını ve perspektiften anlatmayı tercih ettiklerini sorguladık. Araştırmamızda 18-59 yaş aralığında olan 26 (onüç ikili grup) tamamen sağır (işitme kaybı 90 dB ve üstü) erkek katılımcı yeralmıştır. Herbir grup bir anlatıcı ve bir dinleyiciden oluşturulmuş ve bir engel ile ayrılan masalara yanyana oturmaları istenmiştir. Aynı konulu araştırmalarda daha önce kullanılan sekiz resimlik ‘Adam-ve-Ağaç’ materyali herbir gruba verilmiştir (Pederson vd, 1993). Bu resimlerde bir adam ve bir ağacın farklı kombinasyonlarda konumlanışları yeralmaktadır. Örneğin bir resimde adam sol tarafta ağaç sağ tarafta yeralmaktayken adamın yüzü ağaca dönüktür. Deney esnasında anlatıcıdan resimleri anlatması ve dinleyiciden anlatıma uygun resmi bulması istenmiştir. Anlatıcının anlatımı, dinleyicinin performansı, ve bu performansı etkileyen referans sistemleri ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmede anlatıcının anlatımı referans sistemi tercihi, kullandığı perspektif açısından kodlanırken; dinleyicinin resimleri eşleştirmesi ölçülmüştür. Ayrıca dinleyicinin eşleştirmelerini etkileyen referans sistemi tercihi ve perspektif kullanımı değerlendirilmiştir. Tüm anlatımlar sağırlar derneğinde gerçekleştirilmiş ve kameraya kaydedilmiştir. Sonuç olarak, araştırmamız Türkiye İşaret Dili kullanıcılarının diğer işaret dillerinde olduğu gibi referans sistemlerini bir görsel perspektif alanı ile birlikte kullandıklarını göstermiştir. Anlatıcılar görsel alan perspektifi olarak karakter perspektifini kuşbakışı perspektifinden ve referans biçimi olarak göreceli referansı iç özellikli referans biçiminden daha çok tercih etmektedirler. Bununla birlikte mutlak referans biçimi kullanımına rastlanmamıştır. Dinleyicilerin performansları incelendiğinde ise anlatıcının kuşbakışı perspektif ile göreceli referans biçiminin kullanıldığı anlatımlarda dinleyicilerin doğru resimleri bulmakta daha başarılı oldukları ortaya çıkarılmıştır. Konuşmamızda bulgularımız tartışılacak ve bulgularımızla dünya işaret dilleri üzerinde bu konularda yapılan araştırmalar karşılaştırılacaktır. Literatürde yeralan araştırmalara göre topografik ilişkilerin anlatımı için geliştirilen referans sistemleri bilişi etkilemektedir ve dolayısıyla farklı dilleri kullanan insanların referans sistemlerine bağlı farklı bilişsel özellikler geliştirebileceği söylenebilir. Gelecekte Türkiye İşaret Dili ve Türkçe kullananlar üzerinde bizim bulgularımız ışığında yapılacak araştırmalarda referans sistemlerinin biliş üzerine etkisi incelenebilinir.