BİLDİRİ ÖZETLERİ

B#1 Kişilik Özellikleri, Psikolojik Belirtiler, Psikomotor/Bilişsel Beceriler, Sürücü Becerileri ve Trafik Kazaları

Türker Özkan, H. Belgin Ayvaşık ve Nebi Sümer

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Nurhan Er

Ankara Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışmanın amacı, kişilik özellikleri (heyecan arama, kızgınlık), psikolojik belirtiler, psikomotor/bilişsel beceriler (monoton ve seçici dikkat, periferal görme, koordinasyon, tepki hızı, hız ve mesafe algı), sürücü becerileri (sürücülük ve güvenli sürücülük becerisi) ve trafik kazaları arasındaki ilişkileri bağlamsal bir model temelinde incelemektir. Bu modelde, kişilik özelliklerinin, psikolojik belirtilerin ve psikomotor becerilerin kaza yapma sıklığını sürücü becerileri aracılığıyla yordayacağı öngörülmüştür. Araştırmaya 128 sürücü (70 erkek ve 58 kadın) katılmıştır. Örneklemin yaş ortalaması 26.55 yıl (ranj 17-51 yıl, SK = 8.19), ortalama katedilen yıllık kilometre 11.623 km/s (ranj 0-100.000 km/s, SK = 15.196) ve ortalama deneyim süresi 6.58 yıl (ranj 0-35 yıl, SK = 7.38) olarak bulunmuştur. Katılımcılar, son üç yıl içerisinde ortalama 0.48 trafik kazasına karıştıklarını (ranj 0-3, SK = 0.79) ve 1.19 trafik cezası aldıklarını belirtmişlerdir. Sürücülere, Arnett Heyecan Arama Envanteri, Buss-Perry Kızgınlık Alt Ölçeği, Kısa Semptom Envanteri ve Sürücü Beceri Ölçeği kağıt-kalem testi olarak uygulanmıştır. Psikomotor/bilişsel beceriler son trafik yasası uyarınca TÜBİTAK-ODTÜ-BİLTEN tarafından geliştirilen psikoteknik değerlendirme kapsamında kullanılan bilgisayar tabanlı testlerle ölçülmüştür. Bu çalışmanın verileri, aracı bağlamsal modeli test etmek amacıyla LISREL regresyon yöntemleri kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular, kişilik özelliklerinin, psikolojik belirtilerin ve psikomotor/bilişsel becerilerin kaza yapmadan daha çok, ağırlıklı olarak sürücü becerileriyle ilişkili olduğunu ve bu değişkenlerin sürücü becerileri aracılığıyla kaza yapmayı yordadığını göstermiştir. Heyecan aramanın alt boyutu olan yenilik arayışı, kızgınlık ve psikolojik belirtiler sürücülük becerilerini olumsuz (negatif) yönde yordarken; güvenli sürücülük becerisi, heyecan aramanın alt boyutları (yenilik arayışı ve duygu yoğunluğu), kızgınlık ve psikolojik belirtiler tarafından da olumsuz (negatif) yönde anlamlı olarak yordanmıştır. Ayrıca , seçici dikkat, periferal görme, koordinasyon ve tepki hızı testlerinin bazı değişkenleri (doğru, yanlış, atlanan tepki sayısı gibi) sürücülük ve güvenli sürücülük becerileriyle hem olumlu hem de olumsuz yönde ilişki göstermiştir. Özetle bulgular, sürücülük becerilerinin kaza yapma sıklığını anlamlı olarak yordadığını ancak, güvenli sürücülük becerilerinin kazaları yordamada anlamlı olmadığını göstermiştir. Bulgular, yüksek düzeyde sürücülük ve psikomotor becerisine sahip sürücülerin daha riskli araç kullanma ve daha sık kaza yapma eğiliminde olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca, kazaların önlenmesinde güvenlik algısı ve tutumlarını yerleştirmeye yönelik programlara ağırlık verilmesinin ve güvenli sürücülük becerilerinin yerleştirilmeye çalışılmasının önemi ortaya çıkmıştır. Bu çalışmanın bulgularının yorumlanmasında örneklem sayısının sınırlılığı ve bazı yöntemsel sınırlılıkların da dikkate alınması gerektiği tartışılmıştır.

 

B#2 Belediye Otobüs Şoförleri İçin “İnsan İlişkileri ve Güvenli Sürücülük Eğitimi”: Kent Yaşamına Bir Müdahale Fırsatı

Çiğdem Leblebici ve Gül Eryüksel

Ege Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

1999 Kasımında başlayan, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Eshot Genel Müdürlüğü; Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi (EBİLTEM) ve Psikoloji Bölümü öğretim üyeleri işbirliği ile yürütülen Belediye Otobüs Şoförlerine yönelik ‘İnsan İlişkileri ve Güvenli Sürücülük Eğitimi’ Projesi kapsamında, tüm şoförlerin %38’i Ocak 2002 itibarıyla, eğitim programında yer almıştır. Kişi başına toplam 24 saat süren eğitimler 30’ar kişilik gruplarla, haftada bir gün dört saat olmak üzere, 6 haftalık dönemler halinde yürütülmüştür. Eğitim programının amacı, hedefleri ve kapsamı, pilot bölge olarak seçilen Buca’da, önce sürücüler ve amirleri; daha sonra da otobüs yolcuları ile yapılan mülakat, gözlem, kritik olay toplama ve anket teknikleriyle incelemeler sonucunda belirlenmiştir. Planlanan programın ve uygulamaların etkililiği, araştırma sonuçlarının üst yönetime geribildiriminden başlamak üzere, her aşamada ön ve son araştırmalardan elde edilen veriler, eğitimcilerin değerlendirmeleri, eğitime destek veren öğrencilerin gözlemleri göz önüne alınarak uyarlanmaya çalışılmıştır. Eğitim programı, her hafta bir modül işlenecek şekilde programlanmıştır. Ana başlıkları ile modüller; a) Duygulara ve etkilerine yönelik farkındalık ve kontrol geliştirme, b) Olumsuz otomatik düşünceleri tanıma ve stresle başa çıkma, c) İletişimlerimizi anlama ve iyileştirme yolları, d) Güvenli ve destekleyici sürücü olmak için kendi sürücülüğünü gözleme ve iyileştirme yolları, e) Empati-hizmet-ilgi-kalite kavramlarının tanıtılması f) Problem çözme becerileri ve uygulamaları olarak özetlenebilir. Sunulacak bildiride, ‘İnsan İlişkileri ve Güvenli Sürücülük Eğitimi’nin etkililiği üzerinde durulurken, bu kapsamda elde edilen gözlemler, değerlendirmeler ve deneyimler aktarılacaktır. Özellikle kendi kültürümüze ve onu oluşturan alt-kültürlere yönelik uygulamalarda dikkat edilmesi gereken özellikler hakkında bazı öneriler getirilecektir. Özetlenecek olursa sunumda, uygulamalı alanlarda çalışan psikologların, farklı kurum ve kuruluşlarla kuracağı işbirliğinde, birey- içinde bulunulan sistem - kültür arasındaki ilişkiler konusunda dikkat etmeleri gereken faktörler konusundaki deneyimler aktarılacaktır.

 

B#3 Belediye Otobüs Şoförleri “İnsan İlişkileri ve Güvenli Sürücülük Eğitimi”nin Değerlendirilmesi

Sonia Amado, Oya Somer, Mehmet Koyuncu ve İbrahim Övgün

Ege Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Eğitim, toplumsal yaşamda ortak dillerin, ortak bakış açıları ve yorumların, normların geliştirilmesinde yardımcı araçlardan biridir. Büyük sayılarda insan topluluklarının göç nedeniyle hareketli olduğu ve kent ortamında birbiriyle yakın temasa zorlandığı günümüzde, bu çeşitlilikle baş etme ve çeşitliliği fırsatlara dönüştürme misyonu öncelikle yerel yönetimlere düşmektedir. Bu alanda duyarlılıkla hareket eden İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Eshot Genel Müdürlüğü, kentin ulaşımında etkililik, ekonomiklik ve çağdaşlığı gözeten altyapı devrimlerini yaşama geçirirken “insan faktörü” ne gereken önceliği vermiştir. Her gün on binlerce, belki yüz binlerce yolcuyu nakletmek için yolcu ve polisle yüz yüze, teması yaşayan sürücülerin, işlerine, kendilerine, yolcularına, amir ve akranlarına, tedarikçilerine ve trafiği paylaştıkları araç ve görevlilere bakış açılarını, davranış ve duygularını yeniden gözden geçirmelerine yönelik bir eğitim programına yer vermiştir. Amaç, hizmet noktalarında barış, güven ve memnuniyetin yaşanması, ve kurumsallaşması, standartlaşmasıdır. Bir eğitim uygulamasının kaçınılmaz olan parçası, eğitimin hedefine ulaşıp ulaşmadığının tespitidir. Çünkü bu değerlendirmelerden gelecek bilgiler, eğitim sürecinin diğer öğelerinin (ihtiyaç tespiti, program oluşturma, uygulama) yeniden uyarlanmasına, dönüştürülmesine ve böylece hedefe daha uygun hale gelmesine katkıda bulunur. Bu çalışma, Belediye Otobüs şoförlerinin, 24 saatlik “İnsan İlişkileri ve Güvenli Sürücülük Eğitimi” programından ne kadar yararlandıklarının değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Bir yıl süren ve 1050 Belediye Otobüs şoförünü içeren eğitim çalışmasını değerlendirmek amacıyla yolcular ve eğitimi alan şoförlerden, önce ve sonra ölçümler alınmıştır. Belediye otobüs şoförlerinin ihtiyaçlarına uygun eğitimi hazırlama aşamasında, Aralık 1999 tarihinde Buca bölgesinde belediye otobüs hizmetleri ve şoförlerini değerlendirmek amacıyla 212 otobüs yolcusuna ihtiyaç belirleme ve durum saptama anket çalışması yapılmıştır. Bu çalışma ertesinde hazırlanan program ile İzmir’de görev yapan 1050 otobüs şoförü 6 hafta süresince, 24’er saatlik eğitim almışlardır. 2001 Kasım ayında yine Buca ilçesinde (bu ilçede görev yapan tüm otobüs şoförleri eğitim aldıktan sonra) yaş, cinsiyet ve sürücü olma dağılımlarının eşleştirildiği 226 kişilik yeni bir örnekleme aynı anket tekrar uygulanmıştır. Anket sonuçlarındaki farklılıklar, eğitimin hedeflerine ulaşma ve eğitimin değerlendirilmesi açısından tartışılmıştır. Ankete ek olarak eğitime katılan şoförlere uygulanan, yaşam ve iş memnuniyeti ölçeği ve olumsuz düşünceler ölçeği ön ve son test sonuçları tartışılmaktadır. Son olarak eğitim alan sürücülerin, eğitimin ilk ve son dersinde kendileri ve problemlere yaklaşımlarıyla ilgili yazılı değerlendirmeleri, eğitimin hedeflediği değişiklikler açısından incelenmiştir. Genel olarak bakıldığında bulgular, yapılan eğitimin şoförlerin günlük yaşamlarında, iş ve aile iletişimlerinde iyileşmelere yol açtığını; duygu, düşünce ve davranışlarında farkındalık düzeyini arttırdığını; bu eğitime bağlı olarak şoförlerin olayları farklı bakış açılarından değerlendirmeye başladıklarını; öfke kontrolü konusunda başarı sağladıklarını göstermektedir. Araştırmalarımız, yolcuların da şoförleri daha anlayışlı bir yaklaşımla gözlediklerini, yanlış olaylardan onları daha az sorumlu tuttuklarını, onları daha az kavgacı, daha dikkatli, kibar, dürüst ve becerikli algıladıklarını, buna karşılık yolcuların eğitim eksikliğini fark ettiklerini ortaya koymuştur. Eğitim alanlardan, eğitim verenlerden ve yolculardan elde edilen tüm değerlendirmeler sonucunda, yapılan çalışmaların büyük ölçüde hedefine ulaştığı söylenebilir. Eğitim döngüsü anlayışına göre, eğitim sürecinin ve eğitim hedeflerine ulaşma düzeyinin iyileşmeye açık yönleri vardır ve daima olacaktır. Bundan sonraki eğitimlerde sürekli iyileşme sağlanarak, daha somut aşamalar kaydedileceği umut edilmektedir.

 

B#4 Duygu Yüklü Anıların Hatırlanması ve Kişilik

Sami Gülgöz1, Aylin C. Küntay1, Ali Tekcan2, Pelin Kesebir1 ve Fuat Balcı1

1Koç Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

2Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Otobiyografik bellek konusu bir yandan bilişsel psikolojinin araştırma alanı olarak araştırmacıları çekerken öte yandan da insanın duygusal yaşantısıyla ilgili tüm çalışmalarda temel bir yere sahiptir. Kişilerin benlik duygularından kendilerine ilişkin yargılarına kadar otobiyografik bellek kişiye ilişkin etkinlik gösterirken başkalarıyla ilişkilerine dair hatırlananlar da sosyal ilişkilerinde etkinlik gösterecektir. Duygudurum ve otobiyografik bellek konusunda yapılan çalışmalarda söz konusu duygunun ne olduğuna bağlı olarak hatırlanan olayların değişmekte olduğu gözlemlenmiştir. Örneğin depresif duygudaki kişilerin daha çok bu duygudurumla uyumlu anıları hatırladıkları, hatırladıkları anıların ise daha genel ve daha az belirgin oldukları bulunmuştur. Öte yandan kaygı bağlamında duyguduruma uyumlu anı hatırlama genelgeçer bir bulgu olmaktan çıkmıştır. Çünkü, kaygı duygusunu yaşamakta olan kişiler kaygı verici durumları kontrol gruplarından daha düşük oranda hatırlamışlardır. Bu tür çalışmalarda genellikle duygudurmdan söz edilirken bu duygudurumları tüm yaşantılarında yaşayan kişilerle çalışılmış olduğundan bulguların belirli bir yaklaşımla, duygudurum-uyumlu anılar yaklaşımıyla açıklanması mümkün olmamış olabilir. Belirli duygusal kalıplar kişiliklerinin bir boyutu haline gelmiş olan insanlar sadece bu duyguları sık yaşayan kişiler olmakla kalmayıp bu duygularla başetme stratejilerini de geliştirmiş kişilerdir. Bu nedenle anılarını hatırlarken duygudan çok kişiliğin yapısı ön plana çıkmakta olabilir. Bu çalışmanın amacı, farklı duygular içeren anıların hatırlanma özelliklerindeki farklılıkları incelemek ve bu farklılıklarla kişilik arasındaki ilişkiyi sınamaktır. Bu amacı yerine getirmek üzere, 88 üniversite öğrencisine (37 erkek, 51 kadın) NEO PI-R kişilik envanterinin Türkçe uyarlaması verilmiştir. Daha sonra ayrı bir oturumda aynı katılımcılardan duyguların çağrıştırdığı anıları hatırlamaları istenmiştir. Katılımcılara belirli bir duyguyu en yoğun olarak yaşadıkları bir anıyı hatırlamaları söylenmiş ve hatırladıktan sonra da bu anıyı çeşitli boyutlarda (yeniden yaşıyormuşluk duygusu, aynı duyguları yaşama, olayın geçtiği yeri hatırlama, olayın gerçekten yaşandığına emin olma, olayın önemi, olay hakkında konuşma ve düşünme sıklığı, olayın tarihi, olaya ilişkin hatırlama sırasındaki duygular, gibi) değerlendirmeleri istenmiştir. Bu prosedür yedi değişik duygu için (en komik, en üzücü, en korkutucu, en utanç verici, en mutlu, en öfke uyandıran, en şaşırtıcı) tekrarlanmıştır. Bu duyguların araştırma sırasında değil de olayın yaşandığı sırada hissedilen duygular olmuş olmasına önem verilmesi istendi. Bulgular incelendiğinde öncelikle farklı duygularla hatırlanan anıların birçok özelliğinin de farklı olduğu gözlemlendi. Örneğin anıların hatırlanması sırasında yeniden yaşıyormuşluk duygusu komik, korkutucu, utanç verici ve şaşırtıcı olaylarda diğerlerinden anlamlı olarak daha düşüktü. Hatırlarken aynı duyguları yeniden yaşama açısından üzücü, mutluluk verici ve öfkelendiren olaylar en yüksek çıkarken, korkutucu ve utanç verici anılar ise en düşük çıkmıştır. Nitekim, daha sonraki bir soruda aynı duyguları hissediyor musunuz yoksa farklı duygular mı hissediyorsunuz sorusuna korkutucu ve utanç verici anılarla ilgili olarak gelen yanıt çokça farklı duyguların hissedildiği idi. Duygularla bağlantılı olarak hatırlanan anılar arasında komik olanlar en önemsiz olarak değerlendirilirken, en önemliler de üzücü ve mutluluk verici olaylar olmaktadır. Düşünme sıklığına bakıldığında ise komik olaylar en az düşünülenler, üzücü ve mutluluk verici olaylar ise en çok düşünülenler olmaktadır. Burada önem ile aynı örüntü düşünme sıklığında görülmektedir. Oysa anlatma sıklığında durum değişmekte en az anlatılanlar utanç verici olaylar, en çok anlatılanlar ise mutluluk verici olanlar olmaktadır. Olayların ne kadar eskiden yaşandığına bakıldığında görülen ise mutluluk verici, öfkelendiren ve şaşırtıcı olayların üzücü, korkutucu ve utanç verici olaylardan çok daha yakın zamana ait oldukları gözlenmiştir. Kişilik boyutlarıyla anıların hatırlanması arasındaki korelasyonlara bakıldığında da duygusal dengesizlik ile utanç verici anıların hatırlanması arasında ilgi çekici ilişkiler gözlenmiştir. Bu özellikle duygusal dengesizlik temel boyutunun depresyon ve kaygı altboyutları için geçerli olmuştur. Duygusal dengesizlik boyutunda yüksek olma eğilimi taşıyan kişiler utanç verici olayları daha az yeniden yaşama eğiliminde olan kişiler olup olayı hatırladıklarında ise aynı duyguları daha fazla yaşama eğilimindeydiler. Bu kişiler aynı zamanda şaşırtıcı olayları da daha az düşünüp onlar hakkında daha az konuşmayı yeğleyen kişilerdi. Öte yandan açıklık boyutunda yüksek olma eğiliminde olanlar da mutlu anılarını daha fazla yeniden yaşama, üzerinde düşünme ve konuşma eğilimleri olan kişilerdi. Geçimliliği yüksek olan kişilerse öfkelendirici anılarını daha az yeniden yaşama eğilimindeydiler. Bu sonuçları farklı biçimlerde yorumlamak mümkündür. Olasılıklar arasında benliği koruma ya da benlik imgesine aykırı düşen anıları engelleme gibi açıklamalar söz konusu olabilir.

 

B#5 Flaş Bellek Performansı Yaşa Bağlı mı?

Ali İ. Tekcan ve Ceylan Demir

Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Flaş bellek (flashbulb memory) önemli, beklenmedik ve duygusal boyutu olan toplumsal ya da bireysel olayların ilk kez öğrenildiği an ile ilgili ayrıntıları (nerede, kimden vs.) hatırlanmasına verilen isimdir (Brown & Kulik, 1977). Bu tür ayrıntıların olay üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra bile canlı bir biçimde ve sıradan otobiyografik olaylardan daha iyi hatırlanabiliyor olması, diğer bir deyişle unutmaya daha dirençli olması, flaş belleğin özel bir süreç sonunda ortaya çıktığı iddiasına yol açmıştır. Bu bağlamda, bu araştırmada yaşlılığın ve yaşın flaş belleğin oluşması ve hatırlanması üzerindeki etkisi incelenmiştir. Bugüne dek bu konuda yapılan çok az sayıdaki araştırma yaşlıların flaş bellek kapsamında incelenen olaylarla ilgili olarak daha az ayrıntı hatırladığını ortaya koymuştur. Bu araştırmanın amacı her katılımcıdan birden fazla sayıda olayın hatırlanmasını istemek yoluyla, a) yaşlılığın flaş bellek performansı ve bireysel/duygusal tepkilerine etkisini, b) yaşlılıktan bağımsız olarak olay anındaki yaşın flaş bellek performansı üzerindeki etkisini, ve c) yaşlıların göreli zayıf performansının temel olarak hangi aşamadaki (kodlama, hatırlama) sorunlardan kaynaklandığı sorusunu incelemektir. Araştırmaya, 15-90 yaşları arasında 170 kişi katılmıştır. Bu araştırmada kullanılmak üzere,1930 yılından başlayarak yaklaşık her 10 yıl’a bir olay denk gelecek şekilde toplumsal önemi olan 7 olay belirlenmiştir. Bunlar tarih sırasıyla; 1) Atatürk’ün ölümü, 2) Adnan Menderes’in uçak kazası, 3) John F. Kennedy suikasti, 4) Papa’ya suikast girişimi, 5) Challenger uzay mekiği’nin infilak etmesi, 6) Turgut Özal’ın ölümü, 7) Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan saldırı’dır. Her olay için 17 sorudan oluşan bir flaş bellek anketi hazırlanmıştır. Ankette yer alan sorulardan 8 tanesi olayın duyulduğu an ile ilgili olarak neler hatırlandığını, 6 tanesi olay ile ilgili bireysel tepkileri, 3 tanesi ise olay ile ilgili tekrar ve medya izleme sıklığı ve yoğunluğunu incelemeye yönelik sorulardır. Her katılımcı ile kendi yaşamı içinde gerçekleşmiş olayları içeren anketlerin uygulandığı bir görüşme gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın bulguları, yaşlıların gençlere göre daha düşük bir flaş bellek performansı gösterdiğini ortaya koymuştur. Diğer bir deyişle herhangi bir olay anında 65 ve üstü yaştaki katılımcıların flaş bellek performansı gençlere göre daha düşük olmuştur. Bu araştırmanın ortaya koyduğu bağlantılı bir başka bulgu da, olay-anındaki-yaş’ın, aynen normal otobiyografik bellek performansında görülen temel etkiyi flaş bellek performansında da ortaya koymuş olmasıdır. Bu bulgular yanında, yaşlılığın bellek performansı yanında olaylara verdikleri duygusal vb. tepkiler üzerinde de etkisi olduğunu göstermiştir. Gerçekleştirilen araştırma, yaşlılığın flaş bellek performansı üzerinde de etkileri olduğunu göstermiş, ancak bunun olay anındaki yaş değişkeninin de gözönüne alınarak değerlendirimesi gereğini vurgulamıştır. Ayrıca, elde edilen bulgular flaş bellek ve otobiyografik bellek arasında varolduğu ileri sürülen farklar açısından da önem taşımaktadır. Flaş belleği açıklamaya çalışan kuramsal modeller bu araştırma bulguları çerçevesinde değerlendirilecektir.

 

B#6 İkizlerde Otobiyografik Bellek Yanılgısı Oluşturan Olayların Özellikleri

Aylin C. Küntay ve Sami Gülgöz

Koç Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Ali İ. Tekcan

Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Otobiyografik bellek çalışmaları insanların geçmişe dair belleklerinde birçok yanılgının olduğunu ortaya çıkarmıştır. Son zamanlarda yapılan iki çalışmaya göre en çok ikizlerde görülen bir tip yanılgı olayın kimin başından geçmiş olduğuna dairdir (Sheen, Kemp, & Rubin, 2001; İkier, Tekcan, Gülgöz, & Küntay, yayında). Bu iki çalışma tek yumurta ikizlerinin birbirine yakın yaşlardaki kardeşlerden daha fazla olarak belirli bir anıyı hatırlamakta, fakat bu anının kendisinin mi kardeşinin mi başından geçtiğine emin olamamakta olduğunu göstermiştir. Fakat her iki çalışmada da yanılgı içeren olayların özelliklerinin önemine değinilip geçilmekte, bu konunun üzerinde yeterince durulmamaktadır. Bu takip çalışması İkier, Tekcan, Gülgöz, ve Küntay (yayında) çalışmasında görülen yanılgılı anıların yanılgısız anılardan ayırt eden bazı nitelikleri ortaya çıkarmayı amaç edinmektedir. Çalışmada, özellikle yanılgılı olayların yanılgısız olaylara göre daha sıradan ve yaşanmışlık olasılığı daha fazla olduğu düşünceleri sınanmıştır. Çalışmaya 86 üniversite öğrencisi katılmış ve katılımcılardan İkier çalışmasından elde edilen 43 yanılgılı, 39 yanılgısız, toplam 82 olay hakkında 2 ayrı form doldurmaları istenmiştir. Birinci formda (Sıradanlık Formu) 1 ile 5 arası değişen bir Likert ölçeği kullanılarak katılımcılardan bu 82 olayın ne kadar sıradan olduğu hakkında bilgi toplanmıştır. İkinci formda (Yaşanmışlık Formu) ise katılımcılardan bu olayları kendilerinin yaşayıp yaşamadıklarını belirtmeleri ve bu yanıtlarından ne kadar emin olduklarını 1 ile 5 arası değişen bir Likert ölçeğine işaretlemeleri istenmiştir. Formlarda verilen yazılı yönergelerde değerlendirecekleri bu olayların başkaları tarafından yaşanmış olaylar olduğu belirtilmiştir. Katılımcılar her iki formu da tek oturumda doldurmuş, 48’i Sıradanlık Formunu, 38’i de Yaşanmışlık Formunu diğerinden önce almıştır. Sıradanlık Formuyla toplanan veri üzerine yapılan analizler katılımcıların yanılgılı olayların yanılgısız olaylardan daha sıradan olaylar olarak gördüğünü göstermiştir. Katılımcıların olayların sıradanlığını değerlendirmelerinde bireysel farklılıklarına bakıldığında sadece 5 katılımcının yanılgısız olayları daha sıradan bulduğu görülmüştür. Çoğunluk katılımcının (86’da 81) sıradanlık değerlendirmeleri yanılgılı olaylar için daha yüksektir. Yaşanmışlık Formuyla toplanan veri üzerine yapılan analizler katılımcıların yanılgılı olayları yanılgısız olaylara nazaran daha sıklıkla yaşanmış olaylar olarak işaretledikleri görülmüştür. Fakat her iki tip olayın da katılımcılar tarafından belirtilen yaşanmışlık oranları oldukça düşüktür. Ayrıca analizlerde sıradanlık ve yaşanmışlık değerlendirmeleri arasında bir ilişki saptanmış, katılımcıların yaşamış oldukları olayları yaşamamış oldukları olaylara nazaran daha az sıradan olaylar olarak nitelendirdikleri görülmüştür. Yanılgılı olaylar, yaşanmış olsa da olmasa da, oldukça sıradan olaylar olarak görüldüğü halde yanılgısız olaylardan yaşanmamış olanların sıradanlıği daha yüksek düzeyde bulunmuştur. Bu bulgular otobiyografik bellekte yanılgı süreçlerinin kökenleri üzerinde yoğunlaşan araştırma alanına ışık tutmaktadır. Özellikle ikizler gibi yakın ilişki içinde olan insanlar birbirlerinin bazı anılarını üstlenip, bu olayların kimin başından geçtiğine dair yanılgılara düşebilirler. Anıyı oluşturan olayların sıradanlığı olayların olabilirliğini arttırdığı için, sıradan olaylar olağanüstü olaylara nazaran çok daha rahatlıkla üstlenilebilip bir yanılgıya neden olabilirler. Kısacası, olayların nitelikleri kişilerde yanılgılı otobiyografik bellek oluşumunda önemli bir rol oynamaktadır.

 

B#7 Bellekte Yeniden Yapılandırma: Test Türü Etkileri

Nurhan Er

Ankara Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Belirli bir olayın hatırlanmasına ilişkin olay sonrası bilgiler ya da olay sonrasındaki yanlış yönlendirmeler (post event misleading), ilgili olayın hatırlanmasının doğruluk derecesini etkileyen faktörlerden biri olarak düşünülmektedir. Olay sonrası edinilen bilginin yol açabileği bellek yanlılıkları, özellikle ‘görgü tanıklığı’ bağlamında ya da bazı klinik ortamlarda kritik doğurguları olabilecek bir konudur (örn., Shaw ve McClure, 1996; Sutherland ve Hayne, 2001). Bu çalışmanın amacı, belirli bellek görevlerinin tanıma testi aşamasında yapılan basit bir değişimlemenin, test performansını etkileyip etkilemeyeceğini belirlemektir. Araştırma, çeşitli bölümlerde okuyan üniversite öğrencisinin katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Katılımcılar, daha önce duygusal ton boyutu ve kullanım sıklığı temelinde ön çalışması yapılmış olan olumlu, olumsuz ve nötr kelime listelerinden seçilerek hazırlanmış olan ‘duyuşsal Stroop’ (emotional Stroop), ‘kelime kararı verme’ (lexical desicion) ve ‘yönlendirilmiş unutma’ (directed forgetting) görevlerinden birine seçkisiz olarak atanmıştır. Duyuşsal Stroop görevinde deneklere ekranda, farklı renklerde yazılmış olan olumlu, olumsuz ve nötr kelimeler gösterilmiş, kelimelerin renklerini söyleyip ilgili renk tuşuna basarak cevap vermeleri istenmiştir. Hemen sonra verilen tanıma testi ise standart bir tanıma testi yoluyla ya da hipotetik bir kişiye ait otobiyografik anıları içeren öyküler aracılığıyla iki şekilde değişimlenmiştir. Denekler, kendilerine verilen olumlu, olumsuz ve nötr kelimelerden hazırlanan standart bir tanıma testinde ya da aynı kelime kategorileri kullanılarak oluşturulmuş hipotetik bir kişiye ait, okudukları otobiyografik anılarda, bu kelimelerin yer alıp almadığına karar vermişlerdir. Kelime kararı verme görevinde, ekrana ilki; olumlu, olumsuz ve nötr kelime listelerinden seçilmiş anlamlı kelimelerden, ikincisi ise denemelerin yarısında anlamlı diğer yarısında anlamsız olan kelimelerden oluşan kelime çiftleri gelmiştir. Katılımcılar, ikinci kelimenin anlamlı olup olmadığını evet (E), hayır (H) tuşlarına basarak bildirmişlerdir. Standart tanıma testinde ya da okudukları otobiyografik öykülerde, ikinci kelimelerin yer alıp almadığını işaretlemişlerdir. Unutmaya yönlendirme görevinde ise, ekrana tek tek ve önce siyah renkte yazılmış kelime çiftleri gelmiş ve bu kelimelerden ilki ya da ikincisi seçkisiz bir sırada kırmızı renge dönüşmüştür. Katılımcılardan, rengi kırmızıya dönen kelimeleri unutmaları, siyah kalan kelimeleri ise hatırlamaları ve daha sonra bu kelimelerin, hepsi aynı renkte olan kelime listesinde yer alıp almadığına karar vermeleri istenmiştir. Kelimeler, ilk iki görevde olduğu gibi, olumlu, olumsuz ve nötr kelime kategorisinden gelmiş ve tanıma testi yine iki şekilde değişimlenmiştir. Ayrıca tüm görevlerde denekler, her bir kelimeye ilişkin verdikleri kararlarından ne derece emin olduklarını; verdikleri karara ilişkin güven derecesini 5 boyutlu bir ölçek üzerinde işaretlemişlerdir. Bütün görevlerde olumsuz kelime kategorisi; denemelerin yarısında savaş ve terör, diğer yarısında ise taciz yaşantısına ilişkin kelimelerden oluşmuştur. Katılımcıların ilgili görevlerdeki görev performansına yönelik cevap süreleri ve cevapları ile test performansına yönelik cevapları ayrı ayrı kaydedilmiştir ve bunlar her bir görev için analiz edilmiştir. Analiz sonuçları, deneklerin standart tanıma testi ya da otobiyografik öykü testi almalarına bağlı olarak görev aşamasında karşılaştıkları kelimelerin test aşamasındakiler arasında bulup bulunmadığına ilişkin verdikleri kararların değişebileceğini göstermiştir. Test türündeki bu değişimleme, aynı zamanda deneklerin verdikleri kararlara ilişkin güven derecesi üzerinde de etkili olmuştur.

 

B#8 Spor Yapan ve Yapmayan Grupların Konsantrasyon ve Motivasyon Düzeyleri Yönünden Karşılastırılması

Reyhan Alper, Sonia Amado ve Süleyman Morali

Ege Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu araştirmada sporcularin performanslarinda çok önemli oldugu kabul edilen motivasyon ve konsantrasyon kavramlari üzerine çalişilmaktadir. Araştirmada kullanilan deneklerden sporcu olanlar kendi aralarinda bireysel sporcu ve takim sporcusu olmak üzere iki kategoride degerlendirilirlerken; spor yapmayan denekler kontrol grubu olarak kullanilmistir. Araştirmaya katilan 140 denekten, 70 kişilik deney grubunu elit sporcular (basketbol, hentbol, voleybol, atletizm, yüzme ve karete) oluştururken, 70 kişilik kontrol grubunu da profesyonel olarak spor yapmayan üniversite ögrencileri oluşturmaktadir. Deneklerin motivasyonlarını ölçmek için 40 maddeden oluşan ve güç gösterme güdüsü, başarıya yaklaşma güdüsü ve başarısızlıktan kaçınma güdüsü alt boyutlarını değerlendiren “spora özgü başarı motivasyon ölçeği” kullanılırken, dikkat ve konsantrasyonlarını ölçmek için de Ege Üniversitesi Psikoteknik Degerlendirme Labaratuarında bulunan “Sinyal Takip Testi” ve “Determinasyon Testi”nden yararlanılmıştır. Ayrıca deneklerin dikkatte odaklanmalarıni olcmek amaciyla “Stroop” testi uygulanmistir. Araştirmanin sonucunda bireysel sporcularin ve takim sporcularinin başari motivasyon ve konsantrasyon düzeyleri korelasyonlari incelenmistir. Sporcularin motivasyon ve konsantrasyon degerlerinin yaş, cinsiyet, deneyim ve bireysel ya da takim sporcusu olma gibi degişkenler üzerinde farklilaşmasi tartisilacaktir. Ayrica spor yapan ve yapmayan grup arasindaki konsantrasyon ve motivasyon degerlerindeki farkliliklar incelenecektir. Arastirmanin sonucuna gore spor yapan ve yapmayan grup arasinda basari motivasyon olcegine gore anlamli farkliliklar soz konusudur. Buna gore basariya yaklasma ve basarisizliktan kacinma alt boyutlarinda, gruplar arasinda ve spor yapan gruptaki kadin ve erkek sporcular arasinda farklilasma soz konusudur. Viyana Determinasyon ve Sinyal Takip testi sonuclarinda kimi alt olceklerde farklilasma soz konusudur. Buna gore spor yapan grup ile spor yapmayan grup arasinda, takim sporculari ile bireysel sporcular arasinda, milli sporcular ile milli olmayan sporcular arasinda ve spor yapan grupta spor dallari arasinda farklilasma bulunmustur. Ayrica yapilan Stroop Testi sonuclarina gore spor yapan ve yapmayan grup arasinda dikkatte odaklanmada farklilasma soz konusudur. Spor yapan grup icerisindeki farklilasmalar ise literaturu destekler yondedir. Spor yapan grup ile yapmayan grubun sonuclarinda hernekadar farklilasma bulunsa da, soz konusu farklilasma istenilen duzeyde degildir. Bunun en onemli nedeni Viyana determinasyon testinin ince motor beceriyle ilgili olmasidir. Bu da voleybol, basketbol ve hentbol gibi el ve parmak kaslarinin gelistigi spor dallarinda bir avantaj haline gelirken diger spor dallarini olumsuz yonde etkilemistir. Sinyal takip testi sonuclarina gore beklenen farklilasma ne gruplar arasinda ne de spor yapan grup icindeki degiskenler goz onunde bulunduruldugunda beklenen olcme yetisine sahip olmadigi gorulmustur. Yapilan Stroop Testi sonuclarinda ise bulunan farklilasmalar literatürü destekler yondedir.

 

B#9 Sigara İçmek Risklidir, Ya Alkol? Ergenlerin Kısa ve Uzun Vadeli Risk Algıları

Mert Teközel ve Türkan Yılmaz Irmak

Ege Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Son yıllarda ergenlerin sağlık riski taşıyan davranışlarına ilişkin çalışmalar, gençlerin bu davranışların olası olumsuz sonuçlarını bilmediklerinden dolayı değil, aksine bilmelerine rağmen yaptıklarını göstermektedir. Bu nedenle günümüzde yapılan çalışmalar, gençlerin bu davranışların sonuçları hakkında bilgi sahibi olup olmadıklarından ziyade davranışlarını meşrulaştıracak ne gibi bilişsel çarpıtmalara gittikleri üzerine yoğunlaşmıştır. Bu bilişsel çarpıtmaları anlamada başat rolü “risk algısı” üstlenmektedir. Riskli davranışlara yönelen ve yönelmeyen ergenlerin, bu davranışlarından dolayı algıladıkları “risk”in farklılıklar gösterdiği pek çok araştırmanın ortak bulgusudur. Bu çalışmanın amacı, ergenlerin sigara ve alkol kullanma davranışlarını anlamada, kısa ve uzun vadeli risk ayrımının ve davranışın olumsuz sonuçlarıyla karşılaşma yaşantısının katkısını incelemektir. Bu amaçla, sigara içen/içmeyen, alkol kullanan/kullanmayan ve bu davranışların olumsuz sonuçlarıyla karşılaşmış/karşılaşmamış 880 lise öğrencisine (İzmir’de 8 ayrı liseye devam eden 14-20 yaş arası; 486’sı kız, 394’ü erkek) çeşitli sağlık riskleri içeren senaryolar sunulmuş ve her bir senaryo için risk algıları ölçülmüştür. Risk algısı, söz konusu davranışı yapmaktan dolayı kişinin karşılaşabileceği negatif durumlar olarak tanımlanmıştır. Senaryoların bir kısmı kısa vadeli risk algısına (mide bulantısı kusma gibi) bir kısmı ise uzun vadeli risk algısına (sigaraya alışma ve kansere yakalanma gibi) dayanmaktadır. Senaryolar, kişilerin her bir risk davranışını yapmaları halinde karşılaşabilecekleri olumsuz sonuçları tahminlemeye dayalı koşullu (conditional) risk ölçümüne dayanmaktadır (Kısa vadeli risk algısı şu tip maddelerle ölçülmüştür: “Diyelim ki arkadaşlarınızla toplandığınız bir gün üst üste 5-6 tane sigara içtiniz; sigaradan dolayı rahatsızlanma ve midenizin bulanma olasılığı nedir?” Uzun vadeli risk algısı ise şu tip maddelerle ölçülmüştür: Diyelim ki arkadaşlarınızla arada sırada sigara içiyorsunuz; bunun sonucunda sigaraya alışma ve ilerde bu nedenle kanser olma ihtimaliniz nedir?”). Sonuçlar, sigara içen ve alkol kullanan gençlerin hem kısa vadeli hem de uzun vadeli risk algılarının, içmeyenlerden düşük olduğunu göstermektedir. Ancak bu kişilerin risk algıları, daha önce sigara içmek veya alkol almaktan dolayı negatif bir yaşantıyla karşılaşmış olmaları durumunda artmaktadır. Sigara ve alkol kullanıp negatif bir yaşantıyla karşılaşmamış olanların ise riski azımsadıkları, risk algılarının diğerlerine göre daha düşük olduğu gözlenmiştir. Öte yandan, sigara ve alkol almayan gençlerin uzun vadeli risk algıları, kısa vadeli risk algılarına göre daha düşüktür. Yani alkol ve sigara kullanmayanlar, kısa vadede bu davranışları yapmaktan dolayı yüksek bir risk alacakları inancındayken, uzun vadede, kısa vadeye göre bu davranışlardan dolayı daha az zarar göreceklerini düşünmektedirler. Buna karşılık, sigara içen gençlerin, ister bununla ilgili olumsuz bir yaşantıya sahip olsun ister olmasın, uzun vadeli risk algıları, kısa vadeli risk algılarından yüksektir. Yani sigara içenler, bu davranışlarından dolayı kısa vadede olumsuz bir sonuç beklemezken, uzun vadede daha fazla beklemektedirler. Sigara içme davranışı için elde edilen bu örüntü, alkol davranışında kendini göstermemektedir. Alkol alan gençler, ister bununla ilgili olumsuz bir yaşantıya sahip olsun ister olmasın, alkol almayanlarda olduğu gibi, uzun vadeli risklerinin düşük olduğunu düşünmektedirler. Risk tahminlerinin koşullu olarak sorulduğu çalışmalarda, riskli davranışa yönelen ergenlerin bu davranışları yapmayanlara göre daha düşük risk algısına sahip oldukları literatürde bilinen bir olgudur. Bu çalışmanın sonuçları bunu desteklemekle birlikte, risk algısında “kısa ve uzun vadeli risk” ayrımına gidildiğinde ergenlerin sigara içme davranışı ile alkol alma davranışına ilişkin risk algılarında farklılıkların mevcut olduğu gözlenmiştir. Sonuç olarak bulgular, kısa ve uzun vadeli risk ayrımının, sigara içme ve alkol kullanma davranışlarına eşlik eden bilişsel yapıları anlamada işlevsel olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca, riskli davranışların olumsuz sonuçlarıyla karşılaşmanın risk algısını arttırdığı görülmüştür.

 

B#10 Bilişsel-Davranışçı Sigara Bırakma Programları

Hikmet Yazıcı

Karadeniz Teknik Üniversitesi, Psikolojik Danışma ve Rehberlik Anabilim Dalı

Bu çalışmada son yıllarda sigarayı bıraktırma çalışmalarında etkin olarak kullanılan bilişsel-davranışçı sigara bırakma programları incelenmektedir. Bilişsel-davranışçı sigara bırakma etkinlikleri, bilişsel-davranışçı terapinin temel varsayımlarına ve değerlendirme sürecine dayalı olarak düzenlenmektedir. Bu kapsamda, sigara içme davranışının kısaca tanımlanması (davranışı ortaya çıkarıcı faktörler, zaman içindeki gidişatı, yatkınlığı ortaya çıkarıcı değişkenler), bağlam değişkenleri ve sürdürücü faktörler (durumsal, davranışsal, bilişsel, duygusal, kişilerarası, fizyolojik), başa çıkma kaynakları, soruna ilişkin temel inanç ve düşünce yapısı gibi durumlar araştırılmaktadır. Bilişsel-davranışçı sigara bırakma programları yaklaşık iki saat boyunca süren, beş-sekiz seans gibi kısa süreli uygulamalardan oluşmaktadır. Programlar grup halinde uygulanmaktadır. Gruba katılan kişilerin sayısı, uygulamanın amacına ya da gruba katılan kişilerin niteliğine dayalı olarak değişebilmektedir. Bu programlar psiko-eğitimsel bir yapıya sahip olduğu için uygulamalara katılan bireylerin sayısı yüksek (örneğin 100-140 kişi) olabilmektedir. Grup uygulamaları bir ya da iki danışmanın liderliğinde sürdürülebilmektedir. Bilişsel-davranışçı sigara bırakma programlarını uygulayacak olan danışmanların bilişsel-davranışçı bir oryantasyona sahip olması gerekmektedir. Bilişsel-davranışçı sigara bırakma programları iki şekilde uygulanmaktadır. Birinci tür uygulama, sigaranın program başında hemen bıraktırılması ve daha sonra yeniden içilmesini önlemeye dönüktür. İkinci tür uygulama ise, bırakma programın sonuna kadar devam eden kontrollü sigara içmeyi içermektedir. Bilişsel-davranışçı sigara bırakma programlarının uygulanmasından sonra üç, altı ve on iki aylık izleme çalışmaları yapılmaktadır. Bu programların ilk beş aşaması, diğer aşamalara oranla farklı bir içeriğe sahiptir. Bu aşamalarda; 1) Sigarayı bırakma hakkında bilgiler verilir. 2) Sigarayı bırakmaya ilişkin bireysel planlamalar tartışılır. 3) Kişiler arası ilişkiler, günlük aktiviteler, duygusal durumlar ve düşünceler gözlemlenir. 4) Kişiler arası ilişkilerin geliştirilmesi istenir. 5) Uyumsuz düşüncelerin değiştirilmesi için farklı metotlar denenir. Bilişsel-davranışçı sigara bırakma programları, günlük ev ödevlerini içeren ve değişik bilişsel-davranışçı işlemlerin yer aldığı kapsamlı uygulamalardan oluşmaktadır. Bu programların içeriğinde yer alan işlemler şunlardır; 1. Motivasyonu sağlama: Sigarayı bırakmaya ilişkin motivasyonun sağlanması üzerinde içsel ve dışsal motivasyon kaynaklarının etkisi vardır. Sağlıkla ilgili endişeler, kendini kontrol, pekiştireçler ve sosyal etkilenmeler bu kaynaklardan bazılarıdır. 2. Kendini izleme: Bu yöntemle günlük sigara tüketimi kaydedilir. Bu şekilde sigaranın hangi durumlarda ve zamanlarda içildiği fark edilmiş olur. Bu, bireylerin sigaraya yönelme durumlarını tanımlayabilme açısından önemlidir. 3. Kendini yönetme: Bu işlemle sigara içmeyi çağrıştırıcı ya da kışkırtıcı durumlar tanımlanarak, bunların değiştirilmesi ya da bu durumlardan kaçınılması öğrenilir. 4. Sosyal destek: Bilişsel-davranışçı sigara bırakma programındaki sosyal etki, grup desteğini sağlama şeklindedir. Grup desteği diğer tekniklerle birlikte kullanılarak, bireylerin sigarayı bırakmaya ilişkin motivasyonunun arttırılması amaçlanır. Burada söz konusu olan destek sadece grup üyeleriyle de sınırlı kalmayabilir. Grubun dışındaki çevrenin desteği de sigaranın bırakılmasında önemli bir etkiye sahiptir. 5. Telefonla yardım: Bilişsel-davranışçı yardımla sigara bırakma etkinliğine katılan bireyler, grup etkinlikleri dışında da -özellikle sigara içmeye ilişkin kriz durumlarında- danışmandan telefonla yardım isteyebilirler. 6. Ev ödevleri: Bilişsel-davranışçı sigara bırakma programında grup lideri her seansa ilişkin özel işlemler geliştirir ve uygular. Bunlarla ilişkili olarak üyelere ev ödevleri verilir ve seanslar arasında bu ödevlerin tamamlanması istenir. 7. Yeniden başlamayı önleme: Programa katılanların sigaraya yeniden başlamasına neden olabilecek riskli durumlar tanımlanır. Bu durumlarda kullanılacak bilişsel ve davranışçı başa çıkma tarzları öğretilerek yeniden başlama eğilimleri ortadan kaldırılmaya çalışılır. Davranışçı teknikler; uyaranları kontrol etme, alternatif davranışlar geliştirme, teşvik, yardım arama ve gevşemedir. Bilişsel teknikler ise; sigara içmemenin yararlarını vurgulama, kendini eğitme, dikkati başka yöne çekme gibi etkinliklerdir. Bunların yanında öz-yeterlik inançlarını geliştirmek, sosyal desteği kullanmak gibi işlemlerden de yararlanılır. 8. Öz-yeterlik inançlarının geliştirilmesi: Fizyolojik ve psikolojik bağımlılık durumlarıyla baş edebilmeleri için, bireylerin kendilerine ve becerilerine dönük olarak verilen bilgiler ve yapılan etkinlikler, öz-yeterlik inançlarını güçlendirmeye dönüktür. 9. Nikotin bağımlılığını azaltmaya dönük işlemler: Nikotin bağımlılığını azaltmak amacıyla; sigaraya maruz bırakma, nikotin sakızları, plasebolar, nikotin burun spreyi gibi etkinliklerden yararlanılır. Bilişsel-davranışçı sigara bırakma programları normal içicilerin yanında, psikopatolojik bazı belirtilere (şizofreni, depresyon, sosyal anksiyete vb) sahip olanlarla, alkoliklere, hamile kadınlara ve sigara içmeyi kilo almamayla ilişkilendirenlere de uygulanmaktadır. Bu programlarda sigaranın bıraktırılması yanında azaltılması da amaçlanmaktadır. Araştırmacılar bilişsel-davranışçı sigara bırakma programının etliliğini diğer sigara bırakma programlarıyla karşılaştırmalı olarak ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Elde edilen bulgular, bilişsel-davranışçı sigara bırakma programından elde edilen kısa ve uzun süreli sonuçlarla diğer programlardan elde edilen sonuçlar arasında benzerlik ve farklılıklar olduğunu göstermektedir. Günümüzde yapılan pek çok çalışmada bilişsel-davranışçı sigara bırakma programı ile farmakolojik nitelikteki sigara bırakma programları bir arada kullanılmakta ve bundan da oldukça başarılı sonuçlar alınmaktadır.

 

B#11 Öz Yeterlilik ve Karar Verme Dengesinin Sigara İçme Davranışı ile İlişkileri: Kuramlar Üstü Model Çerçevesinde Bir Değerlendirme

Özden Yalçınkaya ve A. Nuray Karancı

Orta Doğu Teknik Universitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışmada farklı değişim aşamalarındaki Türk sigara içen örnekleminde, karar verme dengesi ve öz yeterlilik değişkenleri Kuramlar Üstü (Transteoretik) Model (Prochaska & DiClemente, 1983; 1992) çerçevesinde araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya halen sigara içen(N=383) ve sigarayı bırakmış (N=15) toplam 398 denek alındı. Deneklerin yüzde 65.1’i erkek, 34.9’u kadındı ve yaşları 19 ve 67 arasındaydı ve yaş ortalaması 32.9’ du. Araştırmada veri toplamak amacıyla Demografik Bilgi Formu, Sigarayla ilgili değişkenler( Smoking History) ve Fagerstrom Tolerans Ölçeği (Fagerstrom Tolerance Questionnaire), Değişim aşaması soruları (Stages of Change Questions), Sigara Karar Verme Dengesi Ölçeği (Pros and Cons of Smoking) ve Öz Yeterlilik Ölçeği (Self Efficacy Questionnaire) kullanıldı. Sigara içme davranışını etkileme olasılığı olan demografik (yaş, cinsiyet, eğitim yılı, medeni hal) ve sigarayla ilgili değişkenlerde (sigara içme yılı, sabah ilk sigara içme zamanı, günlük içilen sigara sayısı, sigarayı içine çekme sıklığı ve sigarayı bırakma denemesi sayısı) araştırmaya dahil edildi. Araştırmanın hipotezlerini test etmek için varyans analizi kullanıldı. Deneklerin ortalama sigara içme yılı 13.60 ve ranjı 1-52 yıldı (SS=9.9). Günlük sigara tüjetimi ise ortalama 17.78 tane ve ranjı 2-75 idi (SS=9.6). Deneklerin yüzde 56.3’ünün (N =224) düşünme öncesi (DÖ) aşamasında, yüzde 16.3’ünün (N = 65) düşünme (D) aşamasında, yüzde 20.4’ünün (N =81) hazırlanma (H) aşamasında ve yüzde 3.8’inin (N = 15) harekete geçme (HG) aşamasında olduğu tespit edildi. DÖ, D, H ve HG aşamasında olan denekler arasında yaş, eğitim yılı, sigara içme yılı, ve sigarayı bırakma deneme sayısı bakımından anlamlı düzeyde farklılık bulundu. Yaş, sigara içme yılı ve günlük içilen sigara sayısıyla pozitif bir korelasyon göstermekteydi ve ilerki yaşlardaki sigara içiciler erken yaşlara göre daha ilerki değişim aşamalarında bulunmaktaydı. Sürpriz bir şekilde DÖ ve D aşamalarındaki deneklerin eğitim düzeyleri H ve HG aşamalarındaki deneklere göre daha yüksek bulundu. Sigara içme yılı ve sigarayı bırakma denemesi sayısı değişim aşamalarındaki gelişim ile pozitif olarak korelasyon göstermekteydi. Çalışmanın temel amacı çerçevesinde, sigaranın algılanan yararları ile deneklerin bulundukları değişim aşaması arasındaki ilişki tekrar ölçümlü ANOVA (ANOVA wıth repeated measures) uygulanarak araştırıldı. Sigaranın algılanan yararlarının DÖ aşamasında en yüksek olduğu ve D ve H aşamalarında anlamlı derecede düstüğü ancak literatürden farklı olarak HG aşamasında yeniden yükseldiği bulundu. Sigaranın algılanan zararları ile deneklerin bulundukları değişim aşaması arasındaki ilişki tekrar ölçümlü ANOVA (ANOVA with repeated measures) uygulanarak araştırıldı. Sigaranın algılanan zararlarının, HG aşamasında, DÖ, D ve H aşamalarına göre daha yüksek olduğu bulundu. Deneklerin öz yeterlilik puanları ve bulundukları değişim aşaması rasındaki ilişki tek yönlü ANOVA uygulanarak karşılaştırıldı. H ve HG aşamasındaki deneklerin öz yeterlilik puanlarının DÖ ve D aşamasındaki deneklerin skorlarına göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu. Araştırmanın sonuçları sigarayı bıraktırma amaçlı girişimlerde strateji olarak, sigara içicinin bulunduğu değişim aşaması ve girişimin çeşidinin, düzeyinin, içeriğinin, yoğunluğunun ve süresinin uygun olmasının, sigara içicinin tedavi amaçlı girişime cevap verme olasılığını artırılabileceğini göstermektedir.

 

B#12 Yeme Bozukluğu Olan ve Olmayan Vakaların Bağlanma Biçimleri ve Kişilerarası Şema Örüntüleri Açısından Farklılıkları

Berna Keskingöz

SSK Ankara Eğitim Hastanesi, Psikiyatri Servisi

Gonca Soygüt

Hacettepe Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu araştırmada, yeme bozukluğu olan ve olmayan vakaların, bağlanma biçimleri (güvenli-korkulu-saplantılı-kayıtsız) ve kişilerarası şema farklılıkları açısından incelenmesi amaçlanmıştır. Kişilerarası şemalar kuramına göre,benlik kişilerarası bağlamda gelişir ve kişilerarası olayların bilişsel temsilini içerir. Kişilerarası şemalar olarak adlandırılan bu temsiller, bireylerin bağlanma figürleri ile olan etkileşimlerini devam ettirebilmeleri ve bireyin etkileşimlerini yordama olasılığını arttırır. Bağlanma kuramı, insanların kendileri için önemli olan başkalarıyla güçlü duygusal bağlar kurma eğiliminin ve gereksiniminin yeni doğanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli ve gelişimsel açıdan işlevsel olduğunu ifade eder. Buna ek olarak, erken dönemdeki bağlanma biçimlerinin yetişkinlik dönemindeki patoloji ile ilgili olduğu öne sürülmektedir. Bununla birlikte kişilerarası şemaların bireylerin erken dönem bağlanma biçimleri ile birlikte oluşmaya başladığı belirtilmektedir. Kişilerarası kurama göre, psikopatolojileri olan bireylerin kişilerarası şemalarının işlevsel olmadığı yapılan çeşitli araştırmalarda gözlenmiştir. Son dönemlerde kişilerarası yaklaşımın yeme bozukluğu tedavisinde başarılı sonuçlar verdiği gözlenmiştir. Ayrıca, kişilerarası şemalar ile bağlanma figürleri arasındaki bağlantıların gösterilmesi üzerinde çalışılmaktadır. Yapılan bu çalışmalar ve aktarılan kuramsal görüşlerden yola çıkarak yeme bozukluğu olan ve olmayan vakaların kişilerarası şema örüntülerinin işlevsellikleri açısından değerlendirilmesi ve bu bireylerin bağlanma biçimlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda, farklı kurumlarda yeme bozukluğu tanısı (anoreksia nervoza ve bulumıa nervoza) almış 40 birey ve bu bireylerin sosyodemografik özellikleriyle eşleştirilmiş yeme bozukluğu tanısı almamış birey dahil edilmiştir. Yeme bozukluklarının doğasından ve bu bozuklukların genellikle kadınlarda gözlenmesinden dolayı araştırmaya alınan tüm bireyler kadınlardan oluşmuştur. Bu örnekleme,yeme bozukluğunun belirlenmesi için Garner ve Garfinkel tarafında 1979 yılında geliştirilen Yeme Tutum Testi (YTT), bağlanma biçimlerinin belirlenmesi için Griffin ve Batholomew tarafından 1994 yılında geliştirilen İlişki Ölçekleri Anketi (İÖA), ve kişilerarası şemaların değerlendirilmesi için de Hill ve Safran tarafından 1993 yılında geliştirilen Kişilerarası Şemalar Ölçeği (KŞÖ) uygulanmıştır. Araştırma deseninde bağımsız değişken olarak bağlanma biçimleri (güvenli-korkulu-saplantılı-kayıtsız) ve yeme bozukluğu alınmıştır. Kişilerarası şema boyutları ise bağımlı değişkendir. Bu doğrultuda verilere 2x4 varyans analizi uygulanmıştır ve belirtilen değişkenler arasında ilişkiler korelasyonu incelenmiştir. Araştırma sonuçlarına göre, yeme bozukluğu olan vakaların işlevsel olmayan kişilerarası şemalara ve güvensiz bağlanma biçimlerine sahip oldukları gözlenirken, yeme bozukluğu olmayan vakaların işlevsel kişilerarası şemaları olduğu ve güvenli bağlanma biçimleri ne sahip oldukları gözlenmiştir. Elde edilen bu sonuçların literatür bilgileri ile uyumlu olduğu gözlenmiş ve araştırma bulgular ilgili literatür çerçevesinde tartışılmıştır.

 

B#13 Üniversite Öğrencilerinde Kaygı Belirtileri ve Bağlanma Biçimleri ile Kişilerarası Şemalar Arasındaki İlişkiler

Özlem Çakmak Tolan ve Gonca Soygüt

Hacettepe Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu araştırmada farklı kaygı düzeyleri (düşük-orta-yüksek) ve bağlanma biçimlerine (güvenli-korkulu-saplantılı-kayıtsız) sahip bireylerin kişilerarası şema farklılıklarının incelenmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda, Hacettepe Üniversitesi’nin değişik fakültelerinde öğrenim gören 556 öğrenci araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Bu örnekleme, kaygı düzeylerinin belirlenmesi için Sürekli Kaygı Ölçeği (SKÖ), bağlanma biçimlerinin belirlenmesi için İlişki Ölçekleri Anketi (İÖA) ve kişilerarası şemaların değerlendirilmesi için de Kişilerarası Şemalar Ölçeği (KŞÖ) uygulanmıştır. Uygulamalar sonucunda elde edilen verilere 3X4 faktörlü araştırma desenine uygun varyans analizi uygulanmıştır. Ayrıca, sürekli kaygı, bağlanma biçimleri ve kişilerarası şemalar arasındaki ilişkiler, Pearson Momentler Çarpımı Korelasyonu ile analiz edilmiştir. Araştırmanın sonuçlarına göre, farklı kaygı düzeyleri ve kişilerarası şemaların çeşitli boyutları arasında anlamlı farklılıklar gözlenmiştir. Kaygı düzeyi yüksek gruptakilerin, kaygı düzeyi düşük ve orta gruptakilere göre, babalarından, düşmanlık boyutunda daha fazla tamamlama tepkisi bekledikleri bulunmuştur. Diğer yandan, kaygı düzeyi yüksek gruptakilerin, kaygı düzeyi düşük ve orta gruptakilere göre, annelerinden, baskınlık boyutunda daha az tamamlama tepkisi bekledikleri gözlenmiştir. Pasiflik boyutunda ise, kaygı düzeyi orta olan bireylerin, kaygı düzeyi yüksek gruptakilere göre, annelerinden daha fazla tamamlama tepkisi bekledikleri bulunmuştur. Farklı bağlanma biçimleri ve kişilerarası şemalar arasındaki ilişkiler incelendiğinde, baskınlık boyutunda anneden beklenilen tamamlama tepkileri üzerinde bağlanma biçimlerinin temel etkisi anlamlı bulunmakla birlikte, gruplar arasında anlamlı düzeyde fark bulunamamıştır. Bir diğer sonuca göre, baskınlık boyutunda, güvenli bağlananların korkulu bağlananlara göre babalarından daha fazla tamamlama tepkisi bekledikleri gözlenmiştir. Ayrıca, baskınlık boyutunda anneden beklenen tamamlama tepkileri üzerinde bağlanma biçimleri ve kaygı düzeylerinin ortak etkisinin anlamlı olduğu bulunmuştur. Baskınlık boyutuna ilişkin sonuçlar genel olarak değerlendirildiğinde, kaygı düzeyi yüksek gruptakilerin ve güvensiz bağlananların –korkulu ve saplantılı- ebeveynleriyle olan ilişkilerinde, kaygı düzeyi düşük-orta gruptakilere ve güvenli bağlananlara göre, daha fazla güçsüzlük duygusu yaşadıkları düşünülebilir. Kişilerarası durumlarda beklenen tepkilerin istenirlik düzeyleri açısından ise, kaygı düzeyi düşük ve orta gruptaki bireylerin, kaygı düzeyi yüksek gruptakilere göre anne ve babalarından bekledikleri tepkileri daha istenir buldukları gözlenmiştir. Ayrıca, arkadaştan beklenilen tepkilerin istenirliği üzerinde, kaygı düzeyleri ve bağlanma biçimlerinin ortak etkisinin anlamlı olduğu bulunmuştur. Bu bulguların, KŞÖ’ndeki istenirlik düzeyleri ile psikopatoloji arasında ortaya konmuş olan ilişkiyi destekler nitelikte olduğu düşünülmektedir. Diğer yandan, kişilerarası şemalar, bağlanma biçimleri ve sürekli kaygı arasındaki ilişkiler şu şekilde özetlenebilir. Kişilerarası şemaların dostluk boyutu ve korkulu bağlanma arasında olumsuz yönde, kişilerarası şemaların istenirlik düzeyleri ile güvenli bağlanma arasında olumlu, korkulu bağlanma arasında ise, olumsuz yönde anlamlı ilişki bulunmuştur. Sürekli kaygı ile kişilerarası şemalar arasındaki ilişkiler ele alındığında, sürekli kaygı ve kişilerarası şemaların baskınlık boyutu arasında olumsuz, düşmanlık boyutu arasında olumlu, istenirlik düzeyleri arasında ise olumsuz yönde anlamlı ilişki bulunmuştur. Sürekli kaygı ile bağlanma biçimleri arasındaki ilişkiler incelendiğinde, sürekli kaygı ve güvenli bağlanma arasında olumsuz, korkulu ve saplantılı bağlanma arasında ise olumlu yönde anlamlı ilişki gözlenmiştir. Tüm sonuçlar genel olarak değerlendirildiğinde, güvenli bağlanan bireylerin daha çok dostça ve daha az düşmanca tepkiler bekledikleri, yakın ilişkilerinde kendilerini daha güçlü ve değerli hissettikleri ve dolayısıyla kaygı düzeylerinin daha düşük olduğu öne sürülebilir. Güvensiz bağlanan bireylerin ise, ilişkilerinde kendilerini daha az güçlü ve değerli hissettikleri, kaygı düzeylerinin daha yüksek olduğu ve güvenli bağlananlara göre, psikolojik olarak daha az sağlıklı bireyler oldukları düşünülebilir. Özetle, olumlu kişilerarası şemaların güvenli bağlanma biçimi ile olumsuz kişilerarası şemaların da güvensiz bağlanma biçimleri ve yüksek kaygı ile ilişkili olabileceği sonucuna varılmıştır. Elde edilen tüm sonuçlar ilgili literatürün ışığı altında tartışılmaya çalışılmıştır.

 

B#14 Acil Ameliyat Olan Hastaların Kaygı Düzeyleri

Gülay Dirik ve A. Nuray Karancı

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Hastaneye yatma ve ameliyat olma bireylere stres yaşatan çok önemli yaşam olaylarıdır. Hastalar ameliyat öncesi ve sonrası dönemde yüksek düzeyde kaygı yaşarlar. Ameliyat öncesi yaşanan kaygının yüksek olması baş dönmesi, mide bulantısı ve baş ağrısı gibi fiziksel problemlere neden olmakta iken ameliyat sonu yaşanan kaygı ise hastaların daha çok ağrıları olduğundan şikayet etmelerine ve daha uzun süre hastanede yatmalarına neden olmaktadır. Acil durumlarda ameliyat olma ise, kişinin hasta olduğunu ve ameliyat olması gerektiğini kabullenmesi için gerekli zamanın olmaması nedeni ile daha çok kaygı yaratmaktadır. Kaygının yarattığı rahatsızlık ve kaygının fiziksel iyileşme ile ilişkili olması nedeni ile, ameliyat öncesi ve sonrasında kaygıya sebep olan faktörlerin araştırılması, hastalara sağlanacak yardımın belirlenmesi için gereklidir. Bu çalışmanın amacı, acil servise getirilerek ameliyat kararı verilen hastaların, ameliyat öncesi ve sonrası kaygı düzeylerini ve kaygı ile ilgili değişkenleri araştırmaktır. Bu çalışmanın örneklemini Ankara Numune Hastanesinin Acil Cerrahi Servisinde karın bölgesi ile ilgili acil sorunlardan dolayı ameliyat olan 66 kadın ve 80 erkek olmak üzere toplam 146 hasta oluşturmaktadır. Örneklem 3 farklı ameliyat türü grubundan oluşturulmuştur. Bunlar apendektomi (apandisitin alınması) kolesistektomi (safra kesesinin alınması) ve mide delinmesi sonucu o bölgenin dikilmesini içeren ameliyatlardır. Araştırmada hastalara bir dizi ölçek uygulanmıştır. Bunlar Demografik ve Hastalık Tarihçeleri Bilgi formu, Durumluk Kaygı Ölçeği, Ameliyata Özgü Kaygı Ölçeği, Baş Etme Yolları Ölçeği ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeğidir. Hasta ameliyat olmak üzere Acil Cerrahi Servisine yattıktan kısa bir süre sonra ameliyat öncesi değerlendirme yapılmıştır. Ameliyat öncesinde Durumluk Kaygı Ölçeği ve bu çalışma için geliştirilmiş olan Ameliyata Özgü Kaygı Ölçeği uygulanmıştır. Ameliyat sonu yapılan değerlendirmede ise demografik değişkenler ve hastalık tarihçeleri ile ilgili bilgileri içeren bilgiler alınmış, Durumluk Kaygı Ölçeği, Baş Etme Yolları Ölçeği ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği uygulanmıştır. Kadın ve erkeklerin ameliyat öncesi ve sonrası yaşadıkları kaygı düzeyleri araştırılmıştır. Yapılan analiz kaygı temel etkisinin anlamlı olduğunu göstermiştir. Yaşanılan kaygı ameliyat öncesinde ameliyat sonrasına kıyasla daha yüksektir. Cinsiyet-kaygı ortak etkisinin de anlamlı olduğu bulunmuştur. Tukey testi kullanılarak yapılan karşılaştırmalarda kadınların erkeklere göre ameliyat öncesi kaygılarının daha yüksek olduğu bulunmuştur. Ameliyat sonrası kaygı düzeyleri açısından erkekler ile kadınlar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Ayrıca ameliyat öncesi ve sonrası yaşanan kaygı düzeyleri arasında bir ilişki bulunamamıştır. Ameliyat öncesi ve sonrası yaşanan kaygının ameliyat türüne göre farklı olup olmadığı araştırılmıştır. Yapılan analiz ameliyat öncesi ve sonrası yaşanan kaygı-ameliyat türü ortak etkisinin anlamlı olduğunu göstermiştir. Tukey testi kullanılarak yapılan karşılaştırmalar mide delinmesi sonucu ameliyat olan hastaların kaygı düzeylerinin ameliyat öncesi dönemde apendektomi ameliyatı olan hastaların kaygı düzeylerinden anlamlı olarak yüksek olduğu bulunmuştur. Ancak mide delinmesi sonucunda ameliyat olan hastalar ile safra kesesi ameliyatı olan hastaların kaygı düzeyleri ve apandisit ameliyatı olan hastaların kaygı düzeyleri ile safra kesesi ameliyatı olan hastaların kaygı düzeyleri arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Ayrıca ameliyat sonrası dönemde yaşanan kaygı düzeyleri arasında ameliyat türüne göre anlamlı bir fark bulunamamıştır. Bu çalışmada bu alandaki çalışmalarla tutarlı olarak ameliyat öncesinde kadınların erkeklerden daha fazla kaygı yaşadıkları bulunmuştur. Bu durum, kadınların kaygı hissetmeye daha yatkın olmaları ya da kadınların duygularını daha kolay ifade etmeleri ile açıklanabilir. Literatürle tutarlı diğer bir bulgu ise, hastaların ameliyat öncesi kaygı düzeylerinin ameliyat sonrası kaygı düzeyinden daha yüksek olarak bulunmasıdır. Bu da kaygı düzeyinin ameliyat sonrasında düştüğünü göstermektedir. Bu bulgu ameliyat sonrasında hastaların yaşadıklarını görerek rahatlamış olabilecekleri ile açıklanabilir. Ameliyat türüne göre hastaların kaygı düzeyleri değerlendirildiğinde, ameliyat öncesi dönemde, mide delinmesi sonucu ameliyat olan hastaların, apandisit ve safra kesesi alınan hastalara göre daha yüksek düzeyde kaygı yaşadıkları bulunmuştur. Bu çalışmada ameliyat sonrası dönemde kadın ve erkeklerin ve farklı ameliyat geçiren hastaların yaşadıkları kaygı düzeylerinde farklılık bulunamamıştır. Ayrıca literatürden farklı olarak ameliyat öncesi kaygı düzeyi ile ameliyat sonrası kaygı düzeyi arasında bir ilişki bulunamamıştır. Ameliyat sonrasında, değişkenler arasında bir farklılık bulunamamasının ameliyat sonrası değerlendirmenin bu alanda yapılan diğer çalışmalara kıyasla çok daha erken dönemde yapılmış olmasından kaynaklanabileceği düşünülmüştür. Bu çalışmanın bulguları kadın hastaların ve büyük bir çoğunluğu erkek olmasına rağmen mide delinmesi sonucu ameliyat olan hastaların ameliyat öncesi dönemde daha yüksek düzeyde kaygı yaşadıklarını göstermiştir. Acil olarak ameliyat olan bu hastaların kaygılarını düşürmek amacıyla gerekli olan psikolojik yardım yapılamamaktadır. Buna rağmen, acil cerrahi servisinde çalışan personelin kadın hastaların ve mide delinmesi sonucu ameliyat olan hastaların yanında daha çok zaman geçirmeleri ve hastaların isteklerine bağlı olarak, yapılacak ameliyat ve sonuçları hakkında bilgi verilmesi bu grup hastaların kaygı düzeylerini düşürmeye ve iyileşme sürecini hızlandırmaya yardımcı olacağı düşünülmektedir. İleride yapılacak çalışmalarda kaygının düşürülmesine yönelik kullanılabilecek yöntemlerin etkinliği araştırılmalıdır.

 

B#15 Alzheimer Hasta Yakınlarının Sorunları

Dilek Gürel

Sağlık Bakanlığı, Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Alzheimer hastalığı (AH), erken veya geç yaşta başlayan temelde bellek kaybı, kognitif ve fonksyonel yetilerde yıkımla giden ilerleyici bir hastalıktır. Hastalığın ilerleyişinde pek çok davranışsal, duygu durum bozuklukları ve psikotik süreçler sıklıkla gözlenmektedir. Tanı, hastalar açısından olduğu kadar hasta yakınlarını da derinden etkiler. Hastanın yakınları bu tanı karşısında, sık olarak öncelikle şok yaşarlar. Çünkü hasta başlangıçta bir sorunu olduğunun diğer insanlar tarafından fark edilmesini önlemeye çalışabilir. Sorunların başlangıçta hafif olmasına ve çevrenin sorunları basit yaşlılık problemleri gibi algılayıp önemsizleştirmelerine bağlı olarak bunu başarabilirler. Belki de bu dönemde yakının hasta olabileceği ihtimali belki de hiç akla gelmeyebilir. Ancak tanı konduktan sonra hasta yakınları red, korku, öfke, çaresizlik, suçluluk, ümitlenme tükenmişlik, yas vb. gibi duygusal tepkiler gösterirler. Hemen hemen bütün ailelerin başlangıçtaki isteği, hastalığın ve seyrinin ne olduğunu bilmektir. Hastalığın ilerlemesi sırasında ise, hasta yakınları hastanın katlanılması güç davranışsal problemlerine karşı kendilerini çaresiz, güçsüz ve tükenmiş hissetmeye başlarlar. Hastalık doğası gereği değişken evreler halinde ilerler. Bu da yine hasta yakınını zor durumda bırakan bir durumdur. Çünkü hasta yakınları bir evrenin sorunlarına yeni alışmışlarken bu evrenin değişmesi ile bambaşka sorunlarla karşı karşıya kalırlar. Bu yeni evrenin getirdiği tamamen farklı sorunlarla baş edebilmek için temel ihtiyaçları daha çok bilgilenme, paylaşma ve sosyal destektir. Zaman ilerledikçe ve hasta değiştikçe hasta yakını kendisi için önemli birini kaybettiğini düşünmeye başlayabilir. “Onun eskiden nasıl bir insan olduğunu” düşündükçe kederlenebilir. Keder, genellikle ölümü takip eden bir duygu olarak düşünülür ancak keder kayba karşı gösterilen bir duygu olup, sevdiği insan Alzheimer hastası olan kişide aynı durumdadır. Gerçek ölümü takip eden keder ilk başta bunaltıcı olmakla beraber zamanla azalır. Kronik hastalıkla ilişkili keder ise, devam eder ve hastalığın ilerleyişi ile artarak sürer. Çünkü o insan bambaşka biri haline gelmiştir. Onunla planladığınız tüm gelecekte yokolmuştur, daha da kötüsü onun dostluğu desteği ve bir zamanlar zevk aldığınız ilişkiniz de dolayısıyla artık kaybedilmiştir. Hastanın ilerleyen süreçlerdeki ağır davranışsal ve psikolojik tepkileri hasta yakınlarını çileden çıkarabilir. Hasta yakınları, hastaya kötü davranmanın çok olumsuz bir tavır olduğunu bildikleri halde kendilerini kontrol edemedikleri zamanlar içinde ağır bir suçluluk yaşamaya başlayabilirler, hatta depresyona girebilirler. Yine hasta yüzünden özel yaşantıları değişen hasta yakınları, başta eşleri olmak üzere çevreleri ile çeşitli problemler yaşamaya başlayabilirler. Kimi zaman hasta yakınları hastalığın tedavisi için yeni bir yöntemin haberini alabilirler. Ancak daha sonra çoğunlukla doğrulanmayan bu tür haberler nedeniyle hem umutlu hem de cesareti kırılmış olma duygularını bir arada yaşarlar. Doktorların söylediklerini kabul etmek istemeyip doktor doktor dolaşabilirler. Bu, kafalarının daha da karışmasına yine endişe ve çaresizlik duyguları yaşamalarına yol açabilir. Son evrelerine gelmiş hasta için artık çevre ile bağ çok kısıtlıdır ve hastaya iyi bir tıbbi bakım vermenin dışında fazla bir şey yapılamaz. Hasta yavaş yavaş ölüme gitmektedir. Hasta yakınlarının hastaları öldüğünde çoğu zaman karmaşık duygulara sahip olurlar. Bazıları bir yandan üzülürken bazıları bir yandan hastanın çekmiş olduğu acıları düşünerek memnun olabilirler. Hasta yakınları hasta ile bağlanmasının niteliğine ve derecesine göre değişik düzeylerde güçlü tepkiler gösterebilirler. Her ne olursa olsun şok ve acı hasta yakınları tarafından en sık ve yoğun yaşanan tepkidir. Tüm bu süreçler boyunca hastanın yanında kalmış yakınının pek çok ihtiyacı vardır ki, onlar için yapılacak ve yapılması gereken pek çok şey vardır. Hasta yakınını bigilendirme ve destek grupları da bunlardan biridir. Yurt dışında Alzheimer hasta yakınlarına bu konuda hizmet veren pek çok kurum ve kuruluş vardır. Ülkemizde ise, bu hizmet oldukça dar bir kapsamda ve yetersizdir. Alzheimer hastaları için İstanbul ve Ankara’da hizmet veren bir Alzheimer derneği bulunmaktadır. Bu iki merkezde verilen en temel hizmet hasta yakınları için bilgilendirme, destek ve etkileşim gruplarıdır. İlk grup çalışmaları 1999 yılında İstanbul’da başlatılmıştır. 2001 yılında ise, Ankara’da benzer bir hizmet Türk Psikologlar Derneği desteği ile başlatılmıştır. Bu bildiride yukarıda özetlenmiş olan Alzheimer hasta yakınlarının hastalık ve süreçlerine dair verdikleri psikolojik tepkiler ile yürütülen grup sürecine ait izlenimler mesleki açıdan değerlendirilmiş ve analiz edilmiştir. Ankara‘da bu iki dernek işbirliği ile sürdürülecek olan gruplarda daha sonra görev almak isteyecek psikologları aydınlatmak ve genel bir izlenim oluşturmak açısından bildiri, grup sürecine ilişkin anekdotlarla da zenginleştirilmeye çalışılmıştır.

 

B#16 Belediye Otobüs Şoförlerinin Belediye, Amir, Yolcu, Genç ve Yaşlılara İlişkin Stereotiplerinin İncelenmesi

Gülgün Meşe ve Melek Göregenli

Ege Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Sosyal psikolojide kişilerarası ve gruplararası algılamalar konusunda üzerinde durulan kavramlardan biri stereotipler/kalıpyargılardır. Stereotip oluşturma konusu farklı kuramsal yaklaşımlarla açıklanmaya çalışılmıştır. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü & Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Merkezi (Ebiltem) ve Eshot (İzulaş ve İzelman) işbirliği ile gerçekleştirilen Eshot Şoförlerinin İnsan İlişkilerini ve Güvenli Sürücülük Becerilerini geliştirme Projesi kapsamında yaptığımız araştırmada belediye otobüs şöforlerinin çalıştıkları kurum “belediye” ve işleri nedeniyle birlikte oldukları kişilere yönelik (“amirler”, “yolcular”, “gençler” ve “yaşlılar”) stereotiplerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemini 150 belediye otobüs sürücüsü oluşturmaktadır. Araştırmanın uygulamaları, örneklemde yer alan eğitim gruplarını oluşturan belediye otobüs şoförleri (4. Grup) ile her bir grubun eğitiminin başladığı ilk hafta gerçekleştirilmiştir. Örneklemde yer alan şoförlere boş bir kağıt dağıtılarak “gençler” kelimesini yazınız ve “gençler” dendiğinde aklınıza gelen sıfat ve özellikleri 5 dakika içerisinde listeleyiniz şeklinde yönerge verilmiştir. Aynı yönerge ile sırasıyla yaşlılar, yolcular, amirler ve belediye kelimeleri için tekrar edilmiştir. Elde edilen veriler içerik analizi yoluyla değerlendirilmiştir. Olumlu ve olumsuz sıfat veya özelliklerin frekanslarına bağlı olarak çağrışım burçları çizilmiştir. Belediye otobüs şoförlerinden elde edilen verilere içerik analizi uygulanarak ortaya çıkan sıfat ve özellikler aşağıda belirtildiği gibidir. Çağrışım burçlarına bakıldığında ortaya çizilen uyarana (gençler, yaşlılar, amirler, yolcular, belediye) en yakın dairede yer alan sıfat veya özelliğin tüm örneklem içinde söylenme oranı en yüksek olandır. Gençler, yaşlılar, amirler, yolcular ve belediye kelimelerinin çağrıştırdığı sıfat ve özelliklerden bazıları aşağıda sunulmuştur. Gençler; saygısız, sorumsuz, dinamik, geleceğimiz, atik, saygılı, şımarık, ukala, eğitimli, hızlı, akıllı, aktif, sinirli, hareketli, sportif, asi, havalı, güçlü ve özgür. Yaşlılar; saygı duyulması gereken, sinirli, ağır/yavaş hareket eden, aksi, sevimli, yardıma muhtaç, bilgili, tecrübeli, onları sevmiyorum, sevgiye muhtaç, hasta, çocuklaşmış, güngörmüş, gezmeyi seven, saygısız, inatçı, yorgun, bencil, sevecen ve iyi. Yolcular; velinimetimiz, iyi, kurallara uymayan, kötü, vatandaş, saygısız, çok soru soran, sinirli, aceleci, bizi adam yerine koymayan, eğitimsiz, istediğinin olmasını isteyen, bencil, bedavacı, saygılı, güler yüzlü, ukala, kaba, bilinçsiz ve şikayetçi. Amirler; Personeli yönlendiren, iyi, emir veren, profesyonel olmayan, anlayışsız, sert, kendini üstün gören, değer vermeyen, iletişim kurmayan, işi takip eden, işveren, kötü, hoşgörülü, sorunları çözmeye çalışan ve çifte standart uygulayan. Belediye; kamu hizmeti, yol-su-temizlik işleri, yerel yönetim, siyasi arena, çevre-yeşil alanların düzenlenmesi, imar planları ve sosyo-kültürel faaliyetler. Gençler ve Yaşlılara İlişkin Önyargılar konusu belediye otobüs şoförlerinin aldığı eğitim konularındandır. Bu araştırmadan elde edilen bulgulara dayanarak eğitim programı içinde bu konunun işlenmesine yer vermemizin isabetli olduğunu söyleyebiliriz. Belediye otobüs şoförlerinin önyargılı olduğu konular ve neler yapılması gerektiği üzerinde düşünülmesi gerekir.

B#17 Yaşlılık ve Kalıpyargılar

N. Banu Çengelci Özekes

Ege Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Yaşlı kimdir? Kimlere yaşlı denir? İnsanları yaşlı kategorisine sokmanın belli bazı kriterleri var mıdır? Hangi ölçü daha gerçekçidir? gibi soruların yanıtları çeşitli düşünürler tarafından değişik şekillerde verilmeye çalışılmıştır. Global bakış açısına sahip olan araştırmacılar yaşlılığı sadece sınırlılık olarak düşünmekten kaçınmış ve daha genel tanımlara gitmeye çalışmışlardır. Örneğin, yaşlılık, olgunluktan sonra ortaya çıkan organizmadaki değişiklikler olarak tanımlanmıştır (Birren ve Shaie, 1980). Daha çok tutulan bir başka tanıma göre ise, yaşlılık normal bir çevrede, normal bir organizmanın kronolojik yaşla birlikte genetik olgunlaşması sonucu uğradığı düzenli değişikliklerdir (Birren ve Renner, 1977). Bu tür tanımlamalar, yaşlılıkla ilgili olan organizma sınırlılıkları kadar, yaşa bağlı olarak bir takım fonksiyonların gelişmesi anlamını da taşır. Yani bir insan fiziksel olarak yıllar içinde belli bir düşüş gösterebilirken, psikolojik bağlamda gelişme kaydedebilir. Oysa hemen hemen tüm toplumlarda yaşlılara yönelik ön yargılar ve bu önyargılara bağlı olarak geliştirilmiş kalıpyargılar söz konusudur. “Kalıpyargı, bir grup insanın aşırı genellenmiş bir şekilde sınıflandırılması” olarak betimlenebilmektedir (Morgan, 1982). Genellikle önyargılı insanlar başkalarını katı bir şekilde sınıflandırma eğilimindedir. Önyargı nesnesi hakkında da kalıpyargılar oluşturmaktadır. Zenciler, Yahudiler hakkında geliştirilen kalıpyargılar gibi, yaşlılar hakkında da her zaman gerçeğe tekabül etmeyen kalıp-yargılar geliştirilmektedir (yaşlıların; bunak, hastalıklı, işe yaramayan kişiler olarak değerlendirilmesi gibi). Yaşlılara ilişkin araştırmalara bakıldığında fizyolojik değişimlerin dışında bu kalıpyagıları destekleyecek verilerin pek de bulunmadığını görmek mümkündür. Yaşlı grubunun kişilik özelliklerinin nasıl algılandığı ve bu algılamanın çeşitli kültürlerin sosyal yaşam söylemlerine nasıl yansıdığı araştırmacıların ilgi alanlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu araştırmada denek olarak yaşlı grubu hakkında ön yargı ve buna bağlı olarak kalıpyargıları olduğu düşünülen İzmir ESHOT, İZULAŞ ve İZELMAN’a bağlı olarak çalışan 259 otobüs sürücüsüyle çalışılmıştır. Bu şoförlerin yaşlıları Dışa Dönüklük, Yumuşak Başlılık, Sorumluluk, Duygusal Denge ve Deneyime Açıklık/Zeka gibi beş faktör açısından nasıl değerlendirdikleri test edilmiştir. Bu değerlendirme Doç. Dr. Oya Somer tarafından Türkçe’ye uygun olarak geliştirilen Beş-Faktör Kişilik Modelini ölçmeye yarayan ölçek kullanılarak gerçekleştirilmiştir.

 

B#18 Maçolar Trafikte Ne Yapar?

Türker Özkan, Timo Lajunen ve Nebi Sümer

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Avrupa Karayollarında, her yıl 40.000’in üzerinde insan hayatını kaybetmekte ve 1.6 milyon kişi yaralanmaktadır. Trafikte meydana gelen can kaybı sayısında ülkeler arası belirgin farklar olmasına karşın, genç ve erkek sürücülerin diğer sürücü gruplarına oranla kazalarda daha yüksek oranla temsil edildiği genel bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır. Bugüne kadar, yapılan çeşitli çalışmalarda bu grubun farklı özellikleriyle kaza yapma sıklığı ve sürücü davranışları arasındaki ilişkiler araştırılmasına rağmen, bu grubun seks rollerine ilişkin tanımları, sürücü davranışları ve kaza yapma sıklığı arasındaki ilişki henüz incelenmemiştir. Bu çalışmanın amacı, genç Türk sürücü örnekleminde seks rolleri (erkeksilik-masculinity, kadınsılık-femininity , androjenlik-androgyn, ayrışımsızlık-undifferentiated) ve cinsiyetin sürücü ihlalleri (sıradan ve saldırgan ihlaller), hataları ve kaza yapma sıklığıyla arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bu amaçla, ehliyet sahibi 310 ODTÜ öğrencisinden gönüllü katılım temelinde veri toplanmıştır. Katılımcılar, BEM Seks Rol Envanteri’ni (BSRE), Sürücü Davranışları Ölçeği’ni (SDÖ) doldurmuşlar, demografik bilgilere ve kaza yapma sıklığına ilişkin soruları cevaplandırmışlardır. Katılımcılar BSRE’dan aldıkları erkeksilik (10 madde) ve kadınsılık (10 madde) puanlarına göre medyan ayrımı kullanılarak dört gruba ayrılmışlardır. Buna göre; hem erkeksilik hem de kadınsılık boyutlarında yüksek puan alanlar androjen, her iki boyutta da düşük puan alanlar ayrışımsız, erkeksilik boyutunda yüksek kadınsılık boyutunda düşük alanlar erkeksi ve erkeksilik boyutunda düşük kadınsılık boyutunda yüksek puan alanlar kadınsı şeklinde gruplandırılmışlardır. Bu grupların sürücü davranışlarında farklılık gösterip göstemediğini belirlemek amacıyla, SDÖ kullanılmıştır. Ölçek, saldırgan ihlaler (3 madde; Bir sürücüye kızgınlığını belirtmek için korna çalmak ), sıradan ihlaller (8 madde; Kavşağa çok hızlı girip geçiş üstünlüğü olan aracı durmak zorunda bırakmak) ve hatalar (8 madde; Sollama yaparken karşıdan gelen aracın hızını olduğundan daha yavaş tahmin etmek) altboyutlarından oluşmaktadır. Çalışmanın verileri katedilen kilometre kontrol edildikten sonra KOVARYANS yöntemi kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular, seks rollerinin ve cinsiyetin kaza yapma sıklığı ve sıradan sürücülük ihlaleri ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Buna göre, erkeksilik puanları yüksek olan katılımcılar diğer gruplara oranla daha fazla kaza yaptıklarını ve daha çok sıradan ihlalde bulunduklarını rapor etmişlerdir. Fakat, bulgular ne seks rollerinin ne de cinsiyetin sürücülük hataları ve saldırgan ihlallerle ilişkisini işaret etmemiştir.

 

B#19 İki Farklı Örneklem Grubunda Otobiyografik Anı Özellikleri

Nurhan Er ve Fatma Uçar

Ankara Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışmanın amacı, iki farklı örneklem grubunda, otobiyografik anı özelliklerinin ve olayların yaşandığı zaman ile ilişkisinin bir betimlemesini yapabilmektir. Araştırma iki aşamalı olarak farklı nedenlerle cezaevinde bulunan 54, bazı demografik özellikler açısından benzer olabilecek ve cezaevi yaşantısı olmayan 42 kadın olmak üzere toplam 96 kişi ile gerçekleştirilmiştir. Otobiyografik belleğin özellikleri dikkate alınarak yaşanan olayların meydana geldiği zamana ilişkin canlı ve ayrıntılı hatırlamalar (flaş anılar), zaman içinde olaya tekrar geri dönme (yeniden yaşama), duygu yoğunluğu (olayın yaşandığı zamana ilişkin ve şimdiki) ve önem (olayın geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki önemi) boyutlarını belirlemeye yönelik hazırlanan sorular katılımcılara sorulmuştur. Cezaevinde bulunan katılımcıların, cezaevinde bulunmalarına yol açan olay ve ilgili olaya ilişkin yukarıdaki boyutlar doğrultusundaki tanımlamaları kaydedilmiş ve ölçek üzerindeki derecelendirmeleri alınmıştır. Örneklemin diğer grubundaki kişilere ise yaşantılarında geriye dönüp baktıkları zaman hatırladıkları ve yaşadıklarından emin oldukları temel bir kişisel olay sorulmuş ve bu olaya ilişkin anı özellikleri, belirtilen boyutlara yönelik sorular doğrultusunda incelenmiştir. İkinci aşamada, cezaevi grubundaki katılımcıların kayıtları doğrultusunda, belirli tarihler çıkarılmış (örn., olayın meydana geldiği tarih, cezaevine girdiği tarih v.b.) ve bu tarihler birer referans noktası olarak kendilerine kullanılmıştır. Bu uygulamada, katılımcılara referans noktası olarak verilen zaman dilimlerinin hangi anıları çağrıştırdıkları sorulmuş, ilgili anıları anlatmaları ve zaman dilimlerinin, bu anıları ne kadar çağrıştırdıklarının değerlendirmesini yapmaları istenmiştir. Ayrıca katılımcılardan bu çağrışım temelinde anıların, kişisel ve duygusal boyuttaki önem değerlendirmelerini yapmaları da istenmiştir. Karşılaştırma grubundaki kişiler için de, kritik olabilecek ve diğer aile bireylerinin ya da tanıdıklarının bilebileceği ve özellikle olumlu bazı olaylara ilişkin tarihler saptanmıştır (örneğin evlilik yıldönümü, üniversiteye başladığı yıl). Bu tarihler, ikinci bir uygulamada, diğer gruptakilerde olduğu gibi, birer zaman dilimi olarak kendilerine verilmiş ve bu tarihlerin hangi anıları çağrıştırdıkları sorularak, katılımcılardan, ilgili anıları anlatmaları ve bu anıların kişisel ve duygusal önem boyutundaki değerlendirmelerini yapmaları istenmiştir. Her iki grup, zaman dilimlerinin çağrıştırdığı anıları ne kadar sıklıkla hatırladıklarını da belirtmişlerdir. Elde edilen sonuçlara göre, gruplar arasında, anı yaşayışları arasında farklılıklar olduğu gözlenmiştir. Bu farklılaşmanın hangi değişkenler tarafından açıklanabileceği incelenmiştir. Referans noktası olarak verilen zaman dilimlerinin, iki ayrı grup için anıları hatırlamaya yönelik etkileri saptanmaya çalışılmıştır. Olumlu ve olumsuz olaylara ilişkin anıların, zaman içinde hatırlanma sıklığının, kişisel ve duygusal boyutta; geçmiş, şimdi ve gelecekteki önemine ilişkin derecelendirmelerinin değişebileceği gözlenmiştir. Katılımcıların cezaevine girmelerine yol açan olayların niteliğinin, zaman içinde olaya tekrar geri dönme ve yaşanan duygu yoğunluğu açısından kritik bir belirleyici olduğu görülmüştür.

 

B#20 Flaş Belleğin Zamana ve Unut(ul)maya Direnci

Ali İ. Tekcan

Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Sami Gülgöz

Koç Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Nurhan Er

Ankara Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Flaş bellek araştırmalarının temelindeki en önemli konulardan biri de bu tür belleğin sıradan otobiyografik bellekten farklı özel bir süreç sonucunda oluştuğu ve zamana karşı, tamamen olmasa da önemli ölçüde dirençli olduğu iddiasıdır. Bu iddiayı destekleyen bulgular a) olayın üzerinden 10 yıldan fazla zaman geçse de insanların bu tür olayları duydukları an ile ilgili ayrıntıları hatırlamaları, b) bu tür olayların sıradan otobiyografik anılardan ya da olayların kendisi ile ilgili ayrıntılardan daha iyi hatırlanmasından gelmektedir. Ancak bu tür olaylar ile ilgili ayrıntıların uzun zaman sonra hatırlanması bunların doğru olduğu anlamına gelmez. Nitekim, olayın ertesi günü hatırlananlar ile üç yıl sonra hatırlananlar arasında çok az benzerlik olabileceği gösterilmiştir. Ancak araştırmaların çoğunun bulguları bunun tersini göstermektedir. Farklı bulgular sunan araştırmalardaki farkların en önemlisi katılımcıların ilk kez ne zaman bilgi sağladıklarıdır. Örneğin, bu bilgilerin uzun süre sonra doğru hatırlandığını ortaya koyan araştırmalarda ilk bilgi genellikle 2-3 hafta sonra alınırken, Neisser ve Harsch’ın araştırmasında ilk görüşme olayın ertesi günü yapılmıştır. Bu çalışmanın amaçları, a) ilktestin verildiği zamanın önemini doğrudan sınamak, b) olayın önem ve çarpıcılığının etkisini ortaya çıkarmak ve c) olayla kişisel ilintinin etkisini gözlemlemektir. Bu amaçla 11 Eylül 2001 saldırısını takip eden bir hafta içinde verilmek üzere bir anket hazırlanmıştır. Bu ankette bu saldırıyı öğrenme esnasında kişinin bulunduğu yer, çevresindeki kişiler, yapmakta olduğu işler, olayı nasıl ve nereden öğrendiği, ilk tepkisinin ne olduğu gibi olayın öğrenilmesine ilişkin sorular, olayda kaç uçağın yer aldığı, saldırının kimler tarafından üstlenildiği gibi olaya ilişkin sorular, bellekte bu olayın yer etmesinde etki edecek faktörlerden en önemlisi olan bu olayın ne derece tekrar edildiğini belirlemek amacıyla ne sıklıkta bu olay hakkında konuşulduğu ve televizyon seyredildiği gibi sorular ve bu olaya çok yakın olan bir geçmişte gerçekleşen bir bakanın istifasına ilişkin benzeri sorular yer almıştır. Ayrıca ankette, yanıtlayan kişinin yaşı gibi demografik bilgilerle birlikte kişilerin Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşamış olup olmadıkları, orada tanıdıklarının halen yaşayıp yaşamadıkları türünden, kişilerin bu ülke ile, New York şehriyle olan ilintilerini ölçme amaçlı sorular da yer almıştır. Anketin yapılandırılmasında daha önce yapılan çalışmalarda kullanılan soruların benzerleri kullanılmış, ayrıca araştırmanın amaçlarına uygun yeni sorular eklenmiştir. İstifa eden bakana ilişkin sorular olayın çarpıcılığının yarattığı farkı belirlemekte kullanılırken, kişilerin A.B.D. bağlantıları ise kişilerin olayla kişisel ilintilerinin etkisini saptama amacıyla sorulmuştur. Araştırmanın iki amacı böylece anketteki sorularla kapsandıktan sonra ilktestin veriliş tarihinin önemi ve bu bağlamda bu anketi yanıtlamış olmanın belleğe etkilerini de saptamak amacıyla anketin veriliş tarihleri de kontrol edilmiştir. A.B.D.’ye karşı yapılmış olan saldırıların gerçekleştiği 11Eylül tarihini takip eden 7 gün içerisinde bir grup katılımcıya anket verilmiştir. Bu grubun yarısına olaydan altı ay sonra aynı anket olaydan altı ay geçmiş olmasının zorunlu kıldığı bazı ufak değişikliklerle yeniden verilmiştir. Bu süre içinde daha önce araştırmaya katılmamış bir grup da araştırmaya katılmış ve bu soruları ilk kez yanıtlamışlardır. (Araştırmanın olaydan sonraki bir yılı da kapsaması planlandığından ilk grupta yer alıp altı ay sonra yeniden anket verilmeyenlerle ilk kez olaydan altı ay sonra anketi yanıtlayan gruba11 Eylül 2002’ye yakın tarihlerde anket verilecektir). Araştırmaya ilk anket yanıtlama döneminde 44, ikinci anket yanıtlama döneminde ise 23 ek kişi katılmıştır. Katılımcılar öğrenci olmayan yetişkinler olup örneklemin içinde çalışan ve çalışmayan, kadın ve erkek olmak üzere farklı gruplar yer almıştır. Katılımcılara anketler başka hiçbir kaynağa başvurmadan, nasıl hatırlıyorlarsa öyle yanıtlamaları yönergesi ile verilmiş, herhangi bir zaman kısıtlaması uygulanmamıştır. Anketler, en geç 17 Eylül 2001 tarihinde yanıtlanmıştır. Araştırmanın çok yönlü analizleri söz konusudur. Bulgular arasında, 11 Eylül olaylarını kişilerin nasıl ve kimden duyduklarını, o sırada neler yapmakta olduklarını çok net hatırladıkları ve bu hatırlama düzeyinin bakanın istifası haberine kıyasla çok daha yüksek düzeyde olduğu görülmüştür. Olayların olduğu Amerika Birleşik Devletleri ile bağlantı sahibi olmanın etkisi belirgin bir biçimde görülmezken olaydan hemen sonraki anket ile altı ay sonraki anket yanıtları arasında farklılıklar görülmektedir. Araştırma sonuçlarının yorumlanmasında kuşkusuz ki söz konusu olayın etkilerinin sürmekte olması ve bu olaydan sonra dünya politikasında önemli gelişmelerin yaşanması ön plana çıkacaktır. Olayın etkilerinin sürmesinden kaynaklanan etkiyle görsel ve işitsel medyanın olayın görüntülerini çok sık hatırlatmaları bellek süreçlerini etkileyen en önemli etkenlerden olmuştur.

 

B#21 Travma Sonrası Stres ve Otobiografik Bellek Problemleri

Bahar Tanyaş

Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Ülkemizde özellikle 17 Ağustos 1999 Marmara ve 12 Kasım 1999 Düzce depremlerinin yol açtığı büyük yıkım profesyoneller arasında psikolojik travmaları daha iyi anlama, araştırma, olası etkileri tanımlayıp önlem ve tedavi yöntemleri belirleme ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Travmatik deneyimler sonrasında en sık ortaya çıkan problemlerden biri travma sonrası stres bozukluğudur (PTSB). Biyolojik, davranışsal ve bilişsel bileşenleri olan bu problem son dönemde literatürde bellek ile olan ilişkisi çerçevesinde tartışılmaktadır ve varılan ortak kanı travma sonrası stres bozukluğunun bir bellek problemi olduğudur. Travma-bellek ilişkisi üzerine yapılan çalışmaların bazıları travmanın otobiyografik bellek üzerindeki etkilerine odaklanmıştır. Otobiyografik bellek kendiliğe (self) dair bilginin depolandığı bir kaynaktır ve bütüncül ve devamlı kendilik algısının ön şartlarından biridir. Travma sonrası stres bozukluğunda belleğin kodlama, entegrasyon ve hatırlama süreçlerinde problemler gözlemlenmektedir. Travmatik olayların bellek üzerindeki etkilerini araştıran çalışmalar henüz yeterli birikimi sağlayamamıştır. Özellikle otobiyografik bellek çalışmaları sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı 17 Ağustos 1999 Marmara ve 12 Kasım 1999 Düzce depremlerine maruz kalmış kişilerin otobiyografik bellek performansını incelemektir. Bu çalışma, çalışılan travmanın çeşidi ve grupların özelliği bakımından travma-bellek çalışmaları arasında bir ilktir. Bu çalışmada otobiyografik belleğin travma sonrası stresle ilişkisi şu özgün şartlarda incelenmiştir:1) Yaşanan olay kitlesel bir deneyimdir. 2) Varolan şartlar olayı canlı bir şekilde hatırlatır özelliktedir. 3) Literatürle karşılaştırıldığında travmatik olayın üzerinden geçen süre göreli olarak kısadır (ortalama 18 ay). 4) Yaşanan olay toplumsal olarak kabul edilebilir olup, sözel tekrarlara ve grup paylaşımına açıktır. Ehlers ve Clark’ın (1999) travma sonrası stres bozukluğu üzerine bilişsel davranışçı teorisi temel alınarak travma sonrası stresi yüksek olan kişilerin düşük olanlara oranla otobiyografik bellek performanslarında bozulmalar olacağı iddia edilmiştir. Bu bozulmalar a) deprem içerikli daha çok anı hatırlama, b) zamana ve mekana yerleştirilememiş anılar hatırlama c) olumsuz anılar hatırlama d) zamansal dağılımı bozulmuş anılar hatırlama şeklinde olacağı tahmin edilmiştir. Çalışmada üç ayrı örneklem grubu bulunmaktadır. Grupların belirlenmesinde travmatik olaya maruz kalma derecesi ve travma sonrası stres düzeyi iki temel değişken olarak kullanılmıştır. Birinci grup depremlerden ağır derecede etkilenmiş ve sonrasında travma sonrası stresi yüksek 20 katılımcıdan oluşmaktadır. İkinci gruptaki 20 katılımcı depremlerden ağır derecede etkilenmişlerdir fakat travma sonrası stresleri düşüktür. Üçüncü grup depremlerden hafif derecede etkilenmiş ve travma sonrası stresi düşük 20 katılımcıyı içermektedir. Otobiyografik bellek performansı otobiyografik bellek testinin, 6 olumlu, 6 olumsuz ve 6 nötr kelimeyi içeren, değiştirilmiş bir şekliyle değerlendirilmiştir. Katılımcılardan, her bir kelimeye karşılık, bu kelimenin çağrıştırdığı, belli bir zaman ve yerde bir kere gerçekleşmiş bir anı hatırlamaları istenmiştir. Bulgular, otobiyografik bellek ile ilgili problemlerin, travma sonrası strese özgü olmadığını göstermiştir. Sonuçlar otobiyografik bellek ile maruz kalma arasında tutarlı bir ilişki ortaya koymuştur. Depremlerden ağır derecede etkilenenler, daha hafif derecede etkilenenlere oranla daha fazla depremle ilgili anı hatırlamışlardır. Ayrıca ağır etkilenen katılımcılar belli bir zaman ve yerde bir kere gerçekleşmiş anı hatırlamakta zorlanmışlar, hafif etkilenen katılımcılara oranla daha genel anılar hatırlamışlardır. Bu farklılık özellikle olumlu ve nötr kelimelere verilen cevaplarda ortaya çıkmıştır. Ayrıca, anıların zamansal dağılımı ağır etkilenen gruplar için hafif etkilenen gruptan farklıdır. Ağır etkilenen katılımcılar 1999 yılından yakın zamanlara oranla daha çok anı hatırlamışlardır. Depremden hafif derecede etkilenen katılımcıların anılarının zamansal dağılımı en yakın zamanda en çok anının bulunduğu ve gittikçe azalan bir fonksiyondur. Bu çalışmada incelenen otobiyografik bellek parametreleri Ehlers ve Clark’ın (1999) tanımladığı problemlerin bazılarını kapsamaktadır. Ancak bu problemler teorisyenler tarafından travma sonrası yüksek stresin yoğun olarak devam ettiği gruplar için tanılanmıştır. Bu çalışmada ortaya çıkan sonuçlar yeni açıklamalar gerektirmektedir. Hem travma sonrası stresi yüksek hem de düşük olan ancak travmatik olaya aynı şiddette maruz kalan gruplar aynı tip otobiyografik bellek problemleri yaşamaktadırlar. Bu bulguyu değerlendirirken travmatik olayın ve araştırmanın özgün şartları göze alınmalıdır. Depremlerin çok geniş alanı yoğun şekilde etkilemiş olması, etkilerinin uzun zaman ortadan kaldırılamamış olması ve bu hatırlatıcıların araştırmanın yapıldığı dönemde halen varolmaları; travmatik deneyimin sıklıkla sözel olarak aktarılıyor olması, geçen sürenin göreli kısalığı ve kullanılan kelimelerin içerik olarak depremi çağrıştırabilme ihtimali otobiyografik bellek performansını etkileyen olası faktörlerdir. Bu çalışma otobiyografik belleği deprem travmasıyla ilişkili olarak inceleyen ilk çalışmadır ve çeşitli sınırlılıkları vardır. Bu nedenle bir ön çalışma olarak kabul edilebilir. Ancak yine de önemli bir olasılığı ortaya koymaktadır: travma ve sonrasındaki özgün şartlar, travma sonrası stresten bağımsız olarak, otobiyografik bellekte problemlere yol açabilecek faktörlerdir. Çalışmanın farklı travma çeşitleri ile, farklı çevresel koşullar altında ve farklı zaman periodlarında tekrarlanmasının, travma sonrasında otobiyografik belleği etkileyebilecek faktörlerin psikopatolojiden bağımsız olarak ayrıntılı olarak araştırılmasının gerekli olduğu düşünülmektedir.

 

B#24 Otobiyografik Anılar Temelinde Tetiklenen Bellek Hataları

Nurhan Er

Ankara Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışmanın amacı, cezaevinde bulunan ve cinsel taciz öyküleri olan kadınların, otobiyografik anı özelliklerinin, belirli bellek görevleri ile olan ilişkisini incelemektir. Katılımcılar, daha önce yapılan otobiyografik anı incelemeleri doğrultusunda, iki temel boyut dikkate alınarak araştırmaya dahil edilmiştir. Bunlar; flaş anılar ve zaman içinde olaya tekrar geri dönme boyutlarıdır. Araştırma, belirtilen bu iki boyut açısından anlamlı farklılıklar gösteren (F(1-46) = 38.13, p<.001) toplam 43 kişinin katıldığı iki grupla gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların 24’ü, olaya ilişkin canlı ve ayrıntılı flaş anıları olan ve zaman içinde olaya geri dönme sıklığı yüksek olan kişilerdir. Diğer 19 katılımcı ise her iki boyut açısından düşük puan alan kişilerden oluşmaktadır. Katılımcılara, daha önce duygusal ton boyutu ve kullanım sıklığı temelinde ön çalışması yapılmış olan olumlu, olumsuz ve nötr kelime listelerinden seçilerek hazırlanmış olan ‘duyuşsal Stroop’ (emotional Stroop), ‘kelime kararı verme’ (lexical desicion) ve ‘yönlendirilmiş unutma’ (directed forgetting) görevleri, seçkisiz bir sırada uygulamıştır. Duyuşsal Stroop görevinde katılımcılara ekranda, farklı renklerde (kırmızı, mavi, sarı, yeşil) yazılmış olan olumlu, olumsuz ve nötr kelimeler gösterilmiş, katılımcılardan, kelimelerin renklerini söyleyip ilgili renk tuşuna basarak cevap vermeleri istenmiştir. Her denek, daha sonra yarısı bu aşamada bulunan ve diğer yarısı bu aşamada yer almayan kelimelerden oluşan bir tanıma testi almıştır. Bu testte, daha önce renklerini söyledikleri kelimelerin bulunup bulunmadığını evet (E), hayır (H) tuşlarına basarak belirtmişlerdir. Kelime kararı verme görevinde, ekrana ilki; olumlu, olumsuz ve nötr kelime listelerinden seçilmiş anlamlı kelimelerden, ikincisi ise denemelerin yarısında anlamlı diğer yarısında anlamsız olan kelimelerden oluşan kelime çiftleri gelmiştir. Denekler, ikinci kelimenin anlamlı olup olmadığını ve sonraki tanıma testinde ise, ikinci kelimelerin listede bulunup bulunmadığını evet (E), hayır (H) tuşlarına basarak bildirmişlerdir. Unutmaya yönlendirme görevinde ise, ekrana tek tek ve önce siyah renkte yazılmış kelime çiftleri gelmiş ve bu kelimelerden ilki ya da ikincisi seçkisiz bir sırada kırmızı renge dönüşmüştür. Katılımcılara, sunum öncesinde, rengi kırmızıya dönen kelimeleri unutmaları, siyah kalan kelimeleri ise hatırlamaları gerektiği yönergesi verilmiştir. Listedeki kelime çiftlerinin sunumundan sonra deneklerden, bu kelimelerin, hepsi aynı renkte ekrana gelen kelime listesi içinde yer alıp almadığını; evet (E), hayır (H) tuşlarına basarak bildirmeleri istenmiştir. Kelimeler, ilk iki görevde olduğu gibi, olumlu, olumsuz ve nötr kelime kategorisinden gelmektedir. Bütün görevlerde olumsuz kelime kategorisi; denemelerin yarısında cezaevi, diğer yarısında ise taciz yaşantısına ilişkin kelimelerden oluşmuştur. Katılımcıların cevap ve cevap süreleri tüm görevlerde kaydedilmiştir. Veriler, cevap ve cevap süreleri üzerinden ayrı ayrı olmak üzere, 2 (grup) x 3 (görev türü) x 3 (kelime kategorisi) faktörlü ve son iki faktörde tekrar ölçümlü varyans analizi ile incelenmiştir. Cevaplar için grup ve kelime kategorisi temel ve ortak etkileri, cevap süreleri için grup, görev türü ve kelime kategorisi temel etkileri ile grup ve görev türü, grup ve kelime kategorisi ortak etkileri gözlenmiştir.

 

B#23 Seçim Teorisi Eğitiminin İçsel Motivasyon ve Başaçıkma Davranışları Üzerindeki Etkisi

Gül H. Osman ve Yaşar Özbay

Karadeniz Teknik Üniversitesi, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Anabilim Dalı

Bu araştırmanın amacı bir grup yöneticiler üzerinde William Glasser’ın seçim teorisinin içsel motivasyon ve aktif başaçıkma davranışları üzerindeki etkisini araştırmaktır. Seçim teorisi insanın davranışlarının özellikle içsel olarak yönlendirildiğini vurgulamaktadır. Dışsal odaklılıktan içsel odaklılığa geçiş bireyin psikolojik iyi olma adına bir çok olumlu davranışlar sergilemesiyle sonuçlandığı belirtilmektedir. Bu çalışma özellikle Türk toplumunda dışsal odaklılığın daha yoğun olduğu varsayımdan hareketle, seçim teorisi eğitiminin bireyin içsel motivasyonunu artıracağı yönünde değerlendirmelerin daha çok önemli olduğu anlaşılmaktadır. Bu çalışma Giresun ili Valiliğinde çalışan 60 yönetici memur üzerinde gerçekleştirilmiştir. Yönetici listesinden çalışmaya katılmak isteyen gönüllülerden oluşan 60 kişilik grup, seçkisiz olarak deney ve kontrol gruplarına ayrılmıştır. Deney grubu yine random olarak ikiye ayrılarak 15’er kişilik gruplar halinde seçim teorisi eğitimi gerçekleştirilmiştir. Seçim teorisi eğitimine ilişkin program William Glasser Enstitüsünden elde edilerek adapte edilmiştir. İçsel motivasyon ve başaçıkma davranışları üzerinde ön ve son test ölçümleri alınarak tekrarlı ölçüm analizleriyle müdahale etkileri araştırılmıştır. İçsel motivasyon ölçümleri uzmanlık, iş oryantasyonu, iş doyumu ve rekabet alt boyutları ve toplam puan olarak kullanılmıştır. Bu arada başa çıkma davranışlarının problem çözme ve aktif planlama tarzı yönde artıp artmadığını belirlemek amacıyla aktif planlama tarzı başaçıkma tarzı ölçümleri kullanılmıştır. Yapılan tekrarlı ölçüm analizlerinde, içsel motivasyonun uzmanlık, iş doyumu, rekabet boyutlarında müdahale etkisi gözlenirken, iş oryantasyonunda müdahale etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Son ölçümler üzerinde yapılan müdahale etkilerinin cinsiyetlere göre farklılık göstermediği incelenmiş ve cinsiyet farklılıklarına rastlanmamıştır. Başaçıkma davranışlarından aktif planlamaya yönelik müdahale etkisi bulunmamıştır. Sonuçlar, yapılan kontrol teorisi eğitiminin içsel motivasyonu artırmada özellikle rekabet boyutunda etkili olduğunu göstermektedir. Bunun yanında, yapılan uygulamanın yönetici memurların etkili veya olumlu başaçıkma davranışları üzerinde bir etkiye katkı sağlamadığı şeklinde değerlendirilmiştir. Tüm bulgular gerçeklik terapisi/seçim teorisi ışığında tartışılmıştır.

 

B#24 Üniversite Öğrencilerinin Sosyal Anksiyete Problemlerini Giderebilmeye Yönelik Gerçeklik Terapisi Oryantasyonlu Bir Yardım Modelinin Gerçekleştirilmesi

Yaşar Özbay ve Mehmet Palancı

Karadeniz Teknik Üniversitesi, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Anabilim Dalı

Bu çalışmanın amacı üniversite öğrencilerinin yaşadığı sosyal anksiyete içerikli sorunlarını belirlemede ve psikolojik yardım sunabilmeye yönelik bir uygulama modeli geliştirmektir. Üniversite yaşamı, son erginlik çağının gelişimsel görevlerinin henüz tamamlanmadığı veya tamamlanmaya çalışıldığı bir dönemi apsamaktadır. Bu özellik böyle bir gelişim döneminde bulunan üniversite öğrenci popülasyonunun uyumuna yönelik çalışmalari gerekli kılmaktadir. Akademik eğitim ile belirginleşen mesleki yaşam ve sosyal roller ile yetişkinliğe ilişkin kazanımları ketleyici faktörler arasında sosyal anksiyetenin varolan etkisi bilinmektedir. Birçok yaklaşim DSM ölçütlerini göz önünde bulundurarak sosyal anksiyete ve sosyal fobiye yönelik çalışmalar sunmaktadır. Kuramsal ve ampirik çalışmalar bunlarin birçoğuna yönelik sınırlılıklar ileri sürmektedir. Bu çalişmada sosyal anksiyeteye yönelik Gerçeklik Terapisi/Kontrol Teorisi çerçevesinde bir model çalışması üzerinde durulmuştur. Geliştirilecek model kapsamında Gerçeklik Terapisinin duygu, düşünce, eylem ve fizyoloji tabanlı insan davranışlarını bütünleştirerek açıklamaya ve yardım sunmaya yönelik etkinliğinin sosyal anksiyete sorununu temsil etmeye ve açıklamaya dönük örtüşüklüğü incelenmektedir. Kişisel özellikler, duygusal problemler, fiziksel tepki, fizyolojik problemler, bilişsel özellikler, yükleme biçimi, kontrol gibi kavramlar model içerisinde süreçlendirilerek açıklanabilirliğe yönelik katkıları ele alınmaktadır. Gerçeklik Terapisi ve Kontrol Teorisi sosyal anksiyete veya diğer birçok psikopatoloji alanlarında, patolojik açıklamaların yerine daha çok normatif, sosyal ve kişisel değişkenlere yer vermektedir. Kontrol teorisinin temel kavramları olan seçme, sorumluluk, kontrol algısı gibi kişisel davranış repertuarının problem çözme becerilerinin durumsallığa ve kişisel özelliklere ilişkin algilamalarla sosyal anksiyete ve benzeri içerikte problemlerin açıklanmasi üzerinde nasıl bir yapısal ağ oluşturduğunun incelenebilmesi önemli görülmektedir. Bu araştirma teorik tabanlı bir açıklama sunmaya çalışmakla birlikte korelasyonel yönteme dayalı olarak geliştirilecek kurumsal yapıyı geçerlemeye yönelik çalışmada desteklenmiştir.Verilere ilişkin analiz ve yorumlama çalişmalari devam etmektedir. Bu araştirmanin sonuçlarinin üniversite öğrencilerinin uyuma yönelik sosyal becerilerinin anlaşılmasında katkılar sağlayabileceği düşünülmektedir. Sonuçlar ayrıca üniversite öğrencilerine yönelik psikolojik hizmetlerin sunumuna ve ilgili araştırma kurumsal ve görgül ipuçları sağlaması açısından tartışılacaktır.

 

B#25 Meme Kanserli Hastalarla Kısa Süreli Grup Tedavisi

Nuray Ertürk

Ege Üniversitesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı

Zehra Çalışkan ve Birgül Aydın

Ege Üniversitesi, Psikiyatri Anabilim Dalı Konsültasyon - Liyezon Birimi

Meme kanseri tanısı alan her kadın duygusal destek bulma ihtiyacındadır. Tanının öğrenildiği, memenin alınıp alınmayacağına karar verildiği dönemde, hastaların yoğun ruhsal sıkıntılar yaşadığı bilinmektedir. Ameliyat sonrasında da hastaların psikolojik ve sosyal desteğe olan gereksinimlerinin devam ettiği görülmüştür. Bu nedenle hastaların gereksinimleri doğrultusunda etkileşim ortamı oluşturarak, hastalıkları ve tedavileri konusunda bilgilendirmek, ruhsal ve sosyal destek sağlamak, oluşan güçlüklerle baş etme yollarını geliştirmelerine yardımcı olmak amacıyla kısa süreli grup çalışması yapılmıştır. E.Ü.T.F. Genel Cerrahi Kliniğinde, meme kanseri nedeniyle total veya parsiyel meme operasyonu geçirmiş, II. evre, kemoterapi, radyoterapi ve antiestrojen tedavisi alan, ek sistemik hastalığı ve metastazı olmayan, 25-60 yaş arası, grup çalışmasına katılmayı kabul eden, en az ilkokul mezunu 10 (on) hasta , grup tedavisine alınmıştır. Bu kriterlere göre belirlenmiş hastalara yönelik grup çalışmaları 1996 yılında yapılmaya başlanmış olup, bu çalışma üçüncü gruba ilişkindir. Şu anda dördüncü gruba ilişkin çalışmalar devam etmektedir. Grupların takip ve kontrolleri de düzenli aralıklarla sürdürülmektedir. Gruplar haftada bir gün ve bir buçuk saat olmak üzere sekiz seans şeklinde düzenlenmiştir. İlk üç seansta, hastaların gruptan beklentileri saptanarak gereksinimleri doğrultusunda etkileşim ortamı sağlanmış, seans başlarında müzikle gevşeme egzersizleri yaptırılmıştır. Dört, beş ve altıncı seanslarda konuların uzmanları tarafından hastalığa, tedaviye ve ruhsal sağlığa ilişkin bilgilendirme yapılmıştır. Son iki seans yine hastaların hastalıklarına ilişkin duygularını paylaştıkları ve birbirlerine destek oldukları etkileşim seansları olarak yapılmıştır. Grup öncesi ve grup sonrasında hastalara Kısa Form-36 (KF-36) Yaşam Kalitesi Ölçeği, Sosyal Destek Ölçeği (Algılanan Arkadaş ve Aile Desteği Ölçekleri), Beck Depresyon Envanteri (BDI), Spielberger Durumluk ve Süreklilik Kaygı Envanteri (STAI I-II) verilmiştir. Grup tedavisinin bitiminde üyeler, gruptan çok yararlandıkları şeklinde geri bildirimde bulunmuşlardır. Hastaların, gruba başlamadan önceki kaygı ve korkularının azaldığı, hastalıkla daha tanışık ve daha barışık oldukları görülmüştür. Bu gözlemler grup öncesinde ve sonrasında uygulanan psikometrik ölçümlerle de desteklenmiştir. Aile Desteği Ölçeği puanları grup sonrası uygulamada artmış (p<.001), Beck Depresyon Ölçeği puanları azalmıştır (p<.003).

 

B#26 Yükseköğretimde Bir Oryantasyon Programı: Uygulama ve Değerlendirme

Binnur Yeşilyaprak ve İbrahim Kısaç

Gazi Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitimde Psikolojik Hizmetler Anabilim Dalı

Oryantasyon (yeni duruma alıştırma) hizmeti, anaokulundan üniversiteye dek, hangi eğitim düzeyinde olursa olsun, öğrencinin yeni geldiği bir ortamda karşılaşabileceği güçlükleri en aza indirerek yeni bir duruma kolay alışmasını sağlama, kendini yalnız ve çaresiz hissetmesini önleme amacına yöneliktir. Böylece öğrencinin kısa sürede tanıyıp uyum sağladığı bir eğitim ortamında sorunları ile daha kolay başa çıkabilmesi, öğrenmeye güdülenmesi, daha başarılı ve psikolojik yönden daha sağlıklı olması beklenir. Bu bakımdan oryantasyon hizmeti eğitim sürecinde öğrencilere yönelik olarak geliştirici, uyumu artırıcı, koruyucu ve önleyici işlevleri olan psikolojik bir yardım hizmeti olarak görülür. Bu araştırmada üniversiteye yeni başlayan öğrencilerin kayıt oldukları fakülte ortamını, üniversiteyi ve çevreyi tanıyarak yeni girdikleri ortama alışmaları ve uyum sağlamaları amacıyla hazırlanan bir oryantasyon programının uygulanması ve değerlendirilmesi sürecine ilişkin çalışmaların sunulması amaçlanmıştır. Bu çalışma Gazi Üniversitesi, Mesleki Eğitim Fakültesine 1999-2000 öğretim yılında başlayan 641 öğrenciye yönelik olarak planlanmış ve yürütülmüştür. Öğrencilerin kayıt öncesinde, kayıt sırasında ve sonrasında fakülteye başladıkları ilk iki hafta boyunca yapılan çeşitli etkinlikleri kapsayan oryantasyon programı bir koordinatör, danışma kurulu ve yürütme ekibi ile üst sınıf öğrencilerin katkılarıyla gerçekleştirilmiştir. Programın uygulanma süreci tamamlanınca öğrencilerin etkinliklere katılma ve yararlanma durumları, programa ilişkin görüş ve önerileri hazırlanan değerlendirme anketi ile (öğrenci formu ve öğretim elemanı formu) 551 öğrenci ve 84 öğretim elemanı tarafından değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler öğrencilerin geldikleri yerleşim birimi ve kayıt yaptırdıkları bölüm değişkenine göre analiz edilerek bulgular ortaya konmuştur. İstatistiki değerlendirmeler tek yönlü varyans analizi ve ‘t’ testi ile yapılmış ve .05 önem düzeyi benimsenmiştir. Elde edilen bulgular, oryantasyon programının planlanan hedeflere ulaşması ve etkinliği açısından öğrenci ve öğretim elemanlarınca olumlu değerlendirildiğini ortaya koymuştur. Program, küçük yerleşim yerlerinden gelen öğrenciler tarafından, orta ve büyük yerleşim merkezinden gelenlere göre daha etkili ve yararlı bulunmuştur. Öğrencilerin devam ettikleri bölümlere göre de değerlendirilmelerinin farklılaştığı elde edilen bulgular arasındadır. Öğretim elemanlarınca da program yararlı bulunmuş, gerek öğrenciler, gerekse öğretim elemanları programın her yıl devam etmesi yönünde görüş belirtirken düzenlemeye ilişkin eleştiri ve öneriler ortaya konmuştur.

 

B#27 Yumurtlama Artık Gizil Değil: Menstrual Döngü ve Kadında Cinsel Çekicilik

Hakan Çetinkaya

Muğla Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Estrus yerine menstrual döngüye sahip bir kaç hayvan türünden birisi olarak, insan dişisinde, menstrual döngünün gizil olduğu, bunun da evrimsel bir işlevi yerine getirdiği fikri yaygın kabul görmekle beraber, sözkonusu işleve ilişkin açıklamalar (“baba-evde”ve “çok-sayıda-baba” hipotezleri) genellikle bilimsel olarak desteklenememiştir. Böylece, yumurtlama evresinin gizil olduğuna ilişkin bilgi postula ürünü bir takım spekülasyonlardan öteye gidememiştir. Kadında menstrual döngüyü kontrol eden hormonlar (estrogen, progesterone, LH, FSH gibi) kadın vücudunda bir takım değişmelere yol açmaktadır. Bu değişmeler kadın vücudunun üreme konusunda uzmanlaşmış organları ile sınırlı kalmamaktadır. Sunulan çalışmada, kadında fiziksel çekiciliğin bir ölçüsü olarak ele alınan yüz-simetrisindeki değişmenin, içinde bulunulan menstrual evreye bağlı olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Menstrual döngü, “gelişme”, “yumurtlama”, “salgılama” ve “menstruasyon” evresi olmak üzere dört evrede ele alınmıştır. İlk çalışmaya düzenli menstrual örüntü gösteren, 22-23 yaşlarındaki kız öğrencilerden seçkisiz olarak seçilen 100 denek katılmıştır. Deneklerin yüz fotografları bir sayısal fotograf makinesi kullanılarak çekilmiş, çekilen fotografların litografileri Apple-Macintosh-9600 ortamında çalışan Adobe Photoshop yazılımı kullanılarak hazırlanmıştır. Fotograflar Panasonic marka bir sayısal yansıtıcı kullanılarak 80x100 cm’lik bir perdeye yansıtılmıştır. Ölçümler Westcott marka milimetrik bir kompas aracılığıyla yapılmıştır. Muğla Üniversitesi çapında bir duyuru ile 22-23 yaşlarındaki kız deneklerin katılabileceği bir kozmetik araştırmasının yürütüldüğü, katılımcılara kozmetik kullanımı ve makyaj teknikleri konusunda ücretsiz bir danışmanlık hizmetinin sağlanacağı ilan edilmiştir. Çalışmaya katılmak için başvuran denekleri makyaj uzmanı görünümdeki iki asistan karşılamış ve kendilerine bir bilgi toplama formu uygulamıştır. Bilgi toplama formu aracılığıyla, deneklerin makyaj teknikleri ve kozmetik kullanımı konusundaki alışkanlık ve becerilerinin yanı sıra menstrual örüntüleri hakkında bilgiler alınmıştır. Deneklere bir yüz temizliği hizmeti sunulmuş, ardından bir sonraki menstrual evrenin ortalarına karşılık gelen bir tarihe bir randevu verilmiştir. Bu randevuda ciltteki iyileşmeyi görmek için deneğin bir yüz fotografının çekileceği bildirilmiştir. Belirlenen günde gelen denek, yüzü bir temizleme losyonuyla temizlendikten sonra, önceden hazırlanmış bir çekim odasına alınmış ve bir yüz fotoğrafı çekilmiştir. Çekim mesafesi ve odadaki ışık koşulları sabit tutulmuş, çekimde açısal sapmayı en aza indirgemek üzere deneğin baş kısmı duvara sabitlenmiş bir stereotaktik aracın içine yerleştirilmiştir. Bir sonraki randevu tarihi izleyen menstrual evrenin ortalarına karşılık gelecek biçimde verilmiş, bu arada deneğin son oturumdan beri başından herhangi bir ciddi boyutlu bir yaşam olayının geçip geçmediği, örtük olarak sorulmuştur. Deneysel oturumların bitiminde deneklere yüz temizliğinin ve sağlıklı beslenmenin önemi anlatılmıştır. Bu aşamada deneklere araştırmanın gerçek amacı hakkında bilgi verilmemiştir. Böylece her denekten, her menstrual evreye ilişkin bir yüz fotoğrafı elde edilmiş, fotoğraflar bilgisayara aktarılırken bir asistan tarafından şifrelenmiştir. Araştırmacı bilgisayara aktarılan fotoğrafları standart bir litografi işleminden geçirmiş, bu sayede yüz hatlarının belirgenleşmesi sağlanmıştır. Daha sonra hazırlanan fotoğraflar bir yansıtıcı aracılığıyla milimetrik olarak bölmelenmiş bir perdeye 80x100cm boyutunda olacak biçimde yansıtılmıştır. Düşey ve yatay hatlardaki sapma değerleri kaydedilmiştir. Bu işlem yüzdeki asimetrinin bir ölçümünü vermiştir. Sapma ölçümleri açısından fotoğraflar hem birbiriyle ve hem de hesaplanan ortalama sapma değerleri ile karşılaştırılmıştır. Buna göre, yumurtlama evresinde çekilen fotoğraflardaki simetriden sapma en az bulunmuş, bu evreden iki yönde uzaklaşıldıkça elde edilen sapma değerleri yükselmiştir. Ek olarak, simetriden sapma yüzün sol yarısında daha dramatik bir biçimde ortaya çıkmasına karşın yüzün sağ yarısı göreli olarak daha sabit kalma eğilimi göstermiştir. İkinci çalışma, menstrual döngünün farklı evrelerinde çekilen yüz fotoğraflarının çekicilik açısından erkek denekler tarafından değerlendirilmesine olanak verecek biçimde desenlenmiştir. İkinci çalışmaya 20-23 yaşlarındaki 50 erkek üniversite öğrencisi katılmıştır. I. çalışmada çekilen fotoğraflar deneklere sunulmuş ve deneklerden 10 farklı kız için, her bir kızdan elde edilen dört fotoğrafı çekicilik düzeyleri açısından sıraya koymaları istenmiştir. Böylece, her kıza ait fotoğraflar beş farklı erkek tarafından çekicilik açısından değerlendirilmiştir. İkinci çalışma, simetriden sapma ölçümlerinin, kadınların karşı cinsiyet tarafından algılanan çekicilik düzeyleri üzerinde bir farklılaşmaya yol açtığını göstermiştir. Erkekler yüz-simetrisinin en yüksek olduğu yüz fotoğraflarını daha çekici olarak değerlendirmişlerdir. Böylece, kadında yüz-simetrisi üremeye en elverişli olduğu dönemde (yumurtlama evresi) artmaktadır. Dolayısıyla, çalışma bulguları , kadında gizil yumurtlama kavramına tezat oluşturmaktadır. Bu bakımdan, ilk kez Richard (1990) tarafından ortaya atılan ve “baba-evde”ve “çok-sayıda-baba” hipotezlerinin açıklayıcılığı da ortadan kalkmaktadır. Bunun yerine, kadın -muhtemelen estrojen hormonu düzeyindeki değişmelere bağlı olarak- erkeğe üremeye en elverişli olduğu zamanı sinyallemektedir. Yüzdeki simetrinin menstrual değişimi de ilginç bir biçimde sağdan ziyade sol yarıyüzden kaynaklanmaktadır.

 

B#28 Kadında Bel-Kalça Oranının Bir İşlevi Olarak Çekicilik

Hakan Çetinkaya ve Seda Dural

Muğla Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Kadının fiziksel görünümünün çekiciliğe etkisinin incelendiği araştırmalarda, geleneksel olarak, Vücut Ağırlığı (VA), fiziksel çekiciliğin birincil belirleyicisi olarak ele alınmaktadır. Öte yandan, Bel-Kalça-Oranı (BKO) çekiciliğin değerlendirilmesinde daha önemli bir yordayıcı faktör olarak önerilmektedir . İki çalışma ile, kadın ve erkek deneklerin, farklı fiziksel görünümlere sahip kadın figürlerine çekiciliğe ilişkin olarak yaptıkları yüklemelerinde temel aldıkları ölçütlerin belirlenmesi ve bu ölçütlerin figürlere yüklenen psikolojik, sosyal ve fiziksel özellikler ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Denek olarak 18-22 yaşlarındaki 100 erkek üniversite öğrencisi kullanılmıştır. 3D-Max programı yardımıyla 165cm boy uzunluğunu temsil edecek biçimde 1/24 ölçekli toplam 12 üç-boyutlu kadın modeli geliştirilmiştir. Modeller üç VA kategorisine ayrılmışlardır. VA1 (düşük-kilo) kategorisinde yer alan modeller 40kg ağırlığındaki, VA2 (normal-kilo) kategorisinde yer alan modeller 55kg ağırlığındaki ve VA3 (yüksek-kilo) yer alan modeller ise 70kg ağırlığındaki kadınları temsil edecek şekilde üretilmiştir. Her bir VA kategorisinde yer alan modellerin BKO değerleri de 0.7, 0.8, 0.9 ve 1.0 olarak değişimlenmiştir. Modellerin diğer özellikleri sabit tutulmuştur. Deneklerin figürleri inceleme stratejilerini belirlemek üzere bir “göz-izleme” aracı geliştirilmiş, elde edilen görsel bilgi bir videoteybe kaydedilmiştir. Deneklerin uyarıcı figürlere yönelik olarak yüklemelerinde temel alacakları özellikleri (çekici, sağlıklı, doğurgan, seksi, çocuk yapma isteğinde, kibar, arkadaş canlısı, sadık, genç, zeki, hırslı, iş yönelimli, saldırgan, espritüel, hoşgörülü) içeren bir nitelikler listesi kullanılmıştır. Deneklerden önce monitörden sunulan 12 figürü en çekici olandan en az çekici olana doğru sıralamaları ve sonra da 15 nitelik için, verilen niteliğe en fazla ve en az sahip olan üç figürü belirtmeleri istenmiştir. Video kayıtlarından yararlanılarak, deneklerin göz-kayma sayısı ve odaklanma süreleri hesaplanmıştır. Her bir VA kategorisindeki figürlerin çekicilik puanları hesaplanmış, VA2 kategorisindeki figürler en fazla çekici olarak değerlendirilmiş; öte yandan VA3 kategorisindeki figürlerin hiçbirisi çekici olarak değerlendirilmemiştir. BKO boyutu ele alındığında ise, düşük BKO’na sahip figürler daha çekici algılanmıştır. Deneklerin çekicilik değerlendirmeleri için işe koşulan çok-boyutlu-dereceleme analizi, genel olarak, deneklerin yüklemelerinde hem BKO ve hem de VA boyutlarını kullandıklarını göstermiştir. Buna karşın, çekicilik değerlendirmelerinde BKO boyutunun VA boyutuna göre daha fazla kullanıldığı saptanmıştır. Çok-boyutlu-unfolding analizi tekniği ile iki farklı uyarıcı seti (figürler-nitelikler) iki boyutlu (VA-BKO) bir düzlemde birbirlerine yakınlıkları açısından incelenmiştir. Buna göre, çekicilik yüklemeleri zeki, hırslı, iş-yönelimli, saldırgan, seksi ve sağlıklı yüklemeleri ile birlikte, VA2-0.7 kombinasyonu çevresinde ve BKO boyutu temel alınarak değerlendirilirken; doğurgan, çocuk yapma isteğinde, espritüel, arkadaş canlısı yüklemeleri birlikte, VA2-0.8/0.9 kombinasyonu çevresinde ve VA boyutu temel alınarak değerlendirilmiştir.Genç görünüm özelliği diğer özelliklerden ayrı, VA1-0.7/0.8 kombinasyonu çevresinde; kibarlık, hoşgörü ve sadakat özellikleri birlikte, VA3-0.9/1.0 kombinasyonu çevresinde ve her iki boyut temel alınarak değerlendirilmiştir. Göz-izleme cihazından elde edilen bulgular da yukarıda değinilen bulguları destekler yönde bulunmuştur. Ikinci çalışmada denek olarak 18-22 yaşlarındaki 100 kız üniversite öğrencisi kullanılmıştır. I. Çalışmada yararlanılan veri toplama araçları önceki çalışmadaki işlem yolu izlenerek değiştirilmeden kullanılmıştır. Ek olarak, deneklerin uygulamadan hemen sonra VA ve BKO ölçümleri kaydedilmiştir. Bu çalışmada da düşük BKO’na sahip figürler daha çekici algılanmıştır.VA3 kategorisindeki figürlerin hiçbirisi çekici olarak değerlendirilmemiş, VA1/0.7-0.8 ve VA2/0.7-0.8 kategorisindeki figürler daha çekici bulunmuştur. Deneklerin kendi VA-BKO ölçümlerinin, figürlere ilişkin yüklemeleri üzerinde herhangi bir sistematik etkiye sahip olmadığı saptanmıştır. Deneklerin çekicilik değerlendirmelerinde her iki boyutu da temel aldıkları bulunmuştur. Çekici, seksi, zeki, iş yönelimli, espritüel ve sağlıklı yüklemeleri birlikte, VA2-0.7/0.8 ve VA1-0.7/0.8 kombinasyonu çevresinde değerlendirilirken; genç, kibar ve hırslı yüklemeleri birlikte, VA1-0.7/0.9 ve VA2-0.7 kombinasyonları çevresinde ve daha çok VA boyutu temel alınarak değerlendirilmiştir. Doğurgan, çocuk yapma isteğinde, arkadaş canlısı, hoşgörülü ve sadık yüklemeleri birlikte, VA3-0.8/0.9 kombinasyonları çevresinde ve VA boyutu temel alınarak değerlendirilmiştir. Göz-izleme aracı verileri yukarıda değinilen bulguları desteklemiştir. Genel olarak, denekler çekiciliğe ilişkin yüklemelerinde BKO ölçütünü temel almaktadırlar. Kadın denekler VA ölçütünü –özellikle çekici, seksi ve sağlıklı yüklemeleri çerçevesinde- erkeklerden daha fazla kullanmaktadırlar. Bu durum, erkeklerin zayıftan ziyade, normal kilodaki kıvrımlı vücut yapısına sahip olan kadınları daha çekici buldukları; öte yandan kadınların -son yıllarda genel olarak medya tarafından idealize edilen- “tabular” kadın imajını erkeklerden daha fazla benimsedikleri yönünde yorumlanabilir. Kadın deneklerin yüklemelerini sahip oldukları BKO ve VA ölçümlerinden -bağımsız yapmış olmaları da bu idealizasyon fikrini destekler yönde değerlendirilebilir. Sunulan çalışma ile geliştirdiğimiz göz-izleme aracının kullanılabilirliği gösterilmiştir. Bu bakımından, cihazı fiziksel çekiciliğin incelendiği çalışmalarda etkili bir veri toplama aracı olarak araştırmacılara önermekteyiz.

 

B#29 Farklı Eş-Seçme Stratejilerinin Odaklanılan Yüz Bölgesi Üzerindeki Etkisi

Hakan Çetinkaya ve Evrim Öztop

Muğla Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Yüzün çekiciliğine ilişkin olarak yapılan çalışmalar, yüzün eş seçiminde biyolojik ve evrimsel bir öneme sahip olduğunu göstermektedir. Yaptığımız birinci çalışmada insanların uzun-süreli ve kısa-süreli eş ve güvenebilecekleri bir arkadaş seçimlerinde yüzün hangi bölgesine daha çok odaklandığı araştırılmaktadır. Bazı çalışmalar sol yarıyüzün daha ifade edici olduğunu ve sağ yarıyüzün, yüzün tamamına daha çok benzediğini göstermektedir. Burt ve Perret (1997) ise sağ yarıyüzün, yüzü daha iyi ifade ettiğini savunmakta ve bunun yüzdeki asimetriden değil; algısal yanlılıktan kaynaklandığını ileri sürmektedir. Buradan hareketle, ikinci çalışmada yüzün belirli bir bölgesine odaklanma eğiliminin, yüzdeki asimetriden mi yoksa algısal bir yanlılıktan mı kaynaklandığının incelenmesi amaçlanmıştır. İlk çalışmaya sağlak öğrencilerden seçkisiz olarak seçilen, 18-22 yaşlarındaki, 96 kadın ve 96 erkek üniversite öğrencisi denek olarak katılmıştır. Deneklere bir bilgisayar monitöründen sunulmak üzere 9 kadın ve 9 erkek yüz fotoğrafından oluşan uyarıcılar hazırlanmıştır. Deneklerin uyarıcı fotoğraflar üzerindeki göz hareketlerini saptayabilmek için bir göz-izleme cihazı kullanılmıştır. Denekler uzun-süreli ilişki grubu, kısa-süreli ilişki grubu, güven ilişkisi grubu ve kontrol grubu olmak üzere dört ayrı gruba seçkisiz olarak atanmışlardır. Her bir gruba ilgili yönerge verilmiştir. Erkeklerin monitör ekranında aynı anda 9 kadın yüz-fotoğrafını; kadınların ise 9 erkek yüz-fotoğrafını görmesi sağlanmıştır. Her denekten, aldığı yönerge doğrultusunda üç fotoğraf seçmesi istenmiştir. Deneklerin imgesel iki çizgi ile dört parçaya ayırılmış bulunan uyarıcı fotoğraflara verdikleri görsel tepkiler göz-izleme cihazı aracılığıyla videoteybe kaydedilmiş; her bir parça için sıra ve süre hesaplamaları yapılmıştır. Tüm gruplar, genellikle yüzü incelemeye gözlerden başlamışlardır. Her grupta sol yarıyüzü incelemek için harcanan süre sağ yarıyüzü incelemek için harcanan süreden daha uzun olmuştur. Uzun-süreli ilişki ve güven ilişkisi grubu, kısa-süreli ilişki ve kontrol grubuna göre yüzü incelemek için daha fazla süre harcamıştır. Bu farkın özellikle yüzün üst bölgesinden kaynaklandığı saptanmıştır. Gruplardan alınan veriler birlikte değerlendirildiğinde, yüzde en çok odaklanılan bölgenin yüzün sol üst bölümü olduğu gözlenmiştir. Araştırmamızın bulguları Hauser’ın (1993) ve Kimura’nın (1992) çalışmalarını desteklerken; Burt ve Perret’in elde ettiği bulgularla çelişmektedir. Bundan sonra yapılan çalışmada, “sol yarıyüze odaklanma eğiliminin” kaynağının ortaya konulması amaçlanmıştır. İkinci çalışmaya sağlak öğrencilerden seçkisiz olarak seçilen, 18-22 yaşlarındaki, 96 kadın ve 96 erkek üniversite öğrencisi denek olarak çalışmaya katılmıştır. I. çalışmada kullanılan fotoğraflar bilgisayar ortamında değişimlenmiştir. Her bir fotoğrafın orta noktalarından simetrik olacak şekilde dikey ekseninden iki parçaya ayrılmış; fotoğrafın sağ yarısı sol tarafa; sol yarısı sağ tarafa yapıştırılmıştır. Böylece, kullanılan uyarıcı yüzlerin “ayna-imgesel” formları oluşturulmuştur. I. çalışmadaki işlem yolu izlenmiştir. Genel olarak, yüzün ayna-imgesel formu kullanıldığında deneysel gruplardaki denekler, gösterilen yüzün sağ bölgesini incelemeye daha uzun bir süre ayırmışlardır. Yani odaklanılan bölge orijinal yüzün sol bölgesi olmaktadır. Kontrol grubunda yüzün iki yarısına ayrılan süre arasındaki fark anlamlı değildir. Uzun-süreli ilişki ve güven ilişkisi grubunda yüzün sağına odaklanma süresinin daha fazla olduğu gözlenmiştir. Denekler yüzün üst yarısına alt yarısından daha fazla odaklanma eğilimi göstermişlerdir. Genel olarak insanlar eş ve arkadaş seçiminde yüzün üst bölgesine odaklanma eğilimi taşımaktadırlar. Yüzü incelerken de sol yarıyüz üzerinde daha fazla işlem yapmaktadırlar. Temel olarak tüm ilişki türlerinde yüz tarama stratejisi benzer olmakla birlikte; uzun-süreli ve güven temelli ilişkilerde yüzü taramak için harcanan süre artmaktadır. Yaptığımız II. çalışmada odaklanılan yüz bölgesinin orijinal yüzde odaklanılan bölgeyle aynı olması bu eğilimin algısal asimetriyle değil; yüzdeki asimetriyle açıklanabileceğini göstermiştir.

 

B#30 Erkek Japon Bıldırcınında (Coturnix Coturnix Japonica) Cinsel Davranışın Döngüsel Organizasyonu

Hakan Çetinkaya

Muğla Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Michael Domjan

The University of Texas at Austin, Department of Psychology, ABD

Bir “circadian” zamanlama sistemi, zamanın ölçülmesi ve bir organizmanın içsel ve dışsal süreçlerini çevresindeki günlük olaylarla eş-zamanlandırmasından sorumlu bir fizyo-davranışsal sistem olarak tanımlanabilir. “Circadian” zamanlayıcılar sadece organizmaya çevresinde bir zamansal yer sağlamakla kalmamakta aynı zamanda organizmanın bir içsel zaman yaratmasına da olanak vermektedir. “Circadian” döngüler üzerinde yapılan çalışmalar temelde, zamanda periodik olarak değişen bir görüngünün değişik özelliklerinin ortaya konması üzerine odaklanmaktadır. Sunulan çalışma ile, erkek Japon bıldırcınında (Coturnix coturnix japonica) cinsel davranış döngüsünü düzenleyen dışsal ve içsel faktörlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu bağlamda, dışsal faktörlerin çalışılması çevresel ya da -ışık gibi- evreleyici değişkenlerin test edilmesini gerektirmektedir. Öte yandan, circadian döngüselliğin içsel belirleyicilerinin incelenmesi fizyolojik değişkenlerin değişimlenmesiyle mümkün olabilmektedir. Dolayısıyla, bu çalışma, erkek Japon bıldırcınında günlük cinsel davranış örüntülerinin betimlenmesi ve potansiyel evreleyici değişkenlerin incelenmesi amacıyla desenlenmiştir. Toplam altı deney bu amacı gerçekleştirmek üzere işe koşulmuştur. Birinci çalışmada erkek Japon bıldırcınının standart koşullar altında (16-saat-aydınlık, 8-saat-karanlık) cinsel davranışlarını izlemek ve veri toplamak üzere, bilgisayar kontrollü bir düzenek geliştirilmiştir. Düzenek, mikro-alıcılarla donatılmış dişi bıldırcının taksidermik olarak hazırlanmış bir modelinin, araştırmacı tarafından bir grafik programlama ortamı olan LabView ortamında düzenlediği “Quail-Rhythm-I” yazılımını kullanarak, deneyci müdahalesini en aza indirgeyecek biçimde bir “kesintisiz veri toplama” süreci sağlamıştır. Bu aşamada elde edilen ilk veriler, erkek Japon bıldırcının cinsel aktivite örüntüsünü ayrıntılı biçimde ortaya koymuştur. Buna göre, cinsel aktivite örüntüsü 12:00 ile 14:00 saatleri arasında yer alan bir “major” zirve; sırasıyla saat 8:00 ve 21:00’gözlenen iki “minör” zirve ve saat 19:00 civarı gözlenen bir “çukur” ile karakterizedir. Birinci deneyin bir devamı olarak işe koşulan ikinci deneyde, birinci çalışmada geliştirilen veri toplama tekniğinin uygunluğu ve deneysel düzeneğin geçerliği belirlenmiştir. Elde edilen veri, erkek Japon bıldırcınında güvenilir bir günlük cinsel davranış örüntüsünün varlığını ortaya koymuştur. Üçüncü deney ile fotik-evreleme hipotezinin test edilmesi amaçlanmıştır. Sözkonusu hipoteze göre, erkek Japon bıldırcınında günlük cinsel davranış döngüsü ışıkla ilgili evreleyicilerin kontrolu altındadır. Bu hipotezi test etmek üzere, aydınlık evrenin başlangıcı –önce altı saat ileriye doğru ve sonra da altı saat geriye doğru– kaydırılmıştır. Deneysel bulgular fotik evreleme hipotezini destekler yönde sonuçlar vermiştir. Diğer bir deyişle, aydınlık evrenin başlangıcı cinsel davranışı kontrol eden zamanlama mekanizmasını sıfırlamaktadır. Ek olarak, bıldırcınların ileri doğru kaydırma durumuna uyumları 28 günde, geriye kaydırma durumuna uyumları ise 20 gün almıştır. Bu farkın, olası bir öğrenme durumuna işaret ettiği düşünülebilir. Dördüncü deneyde, erkek bıldırcında gözlenen günlük cinsel aktivite döngüsünün testosterone düzeyindeki bir dalgalanmadan mı; yoksa sadece dışsal fotik uyarılmadan mı kaynaklandığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Hormonal dalgalanmalar, hadım edilen kuşların vücutlarına, zamanlı-salgılama sağlayan silastik testosterone kapsüllerini yerleştirmek suretiyle ortadan kaldırılmıştır. Deneysel bulgular, erkek Japon bıldırcının cinsel aktivitelerinde gözlenen döngüsel dalgalanmaların serum testosterone düzeyleri sabit tutulduğunda dahi devam ettiğini göstermiştir. Beşinci ve altıncı deneylerde, erkek Japon bıldırcınının serbest-cinsel-aktivite (free-running sexual activity) örüntüleri incelenmiştir. Serbest-cinsel-aktivite döngüsü sabit ışık koşullarında (sürekli karanlık ve sürekli aydınlık koşulu) dönüşümlü olarak çalışılmıştır. Serbest-cinsel-aktivite örüntülerinin incelenmesinin altında üç gerekçe yer almıştır: (1) gözlenen döngüsel örüntünün içsel/dışsal içeriğine ilişkin ek bilgi elde etmek, (2) gözlenen cinsel aktivite döngüsünün aydınlık evrenin başlangıcı tarafından kontrol edilip edilmediğini belirlemek ve (3) serbest aktivite örüntüsüne ilişkin parametreleri saptamak. Sabit çevresel koşullar altında kuşların cinsel davranış döngüleri ortalama 27 gün devam etmiştir. Kuşlar hem sürekli aydınlık ve hem de sürekli karanlık koşullarında bir evre-gecikmesi göstermişlerdir. Sözkonusu deneylere ilişkin bulgular, gözlenen döngüsel örüntünün belirli bir düzeyde içsel özellik taşıdığına işaret etmiştir. Sunulan çalışma, öncelikle teknik bir öneme sahiptir: Geliştirilen otomatik veri toplama yöntemi, cinsel davranışın döngüsel doğasını çalışılmasına engel oluşturan “müdahalesiz sürekli gözlem ve veri toplama” işlemini olanaklı hale getirmiştir. Ayrıca bu çalışma ile, geleneksel olarak erkek cinsel davranışını incelemek için canlı bir dişinin kullanılmasından kaynaklanan ve gözlenen etkinin dişinin motivasyonel durumundan mı, yoksa erkeğin cinsel motivasyonundan mı kaynaklandığına ilişkin olarak ortaya çıkan yöntem sorununa bir çözüm önerilmektedir. Bulgular, erkek Japon bıldırcınında ortaya konan günlük cinsel aktivite döngüsünün açıklanmasına yönelik olarak iki fizyolojik sistemin etkileşim içindeki varlığına işaret etmektedir. Bunlar “suprachiasmatic nucleus-pineal” çemberi ile “hypothalamo-pituitary-gonadlar” eksenidir. Dolayısıyla, bu çalışma ile, erkek Japon bıldırcınındaki günlük cinsel davranış döngüsünün sözkonusu sistemler ile nasıl kontrol edildiğine ilişkin bir model ortaya konmuştur. Model, endokrinolojik-sinirbilimsel sistemlerin etkileşimini önermesi açısından önem taşımaktadır.

 

B#31 Wistar Sıçanlarında Zorunlu Yüzme Testi Sırasında Sesle Uyarımın Depresyon Üzerindeki Etkisi

Gizem Aksoy, Djamal Gadjiyev, Şimal Özen, Nihan Sefer ve Yeşim Yaşa

Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Porsolt, LePichon ve Jalfre’nin 1977’de geliştirdiği, iki aşamadan oluşan zorunlu yüzme testi anti-depresan ilaçların ve beyin kimyası değişikliklerinin gözlenmesinde kullanılan bir hayvan depresyon modelidir. Klasik zorunlu yüzme testinde sıçanlar, birinci testte 15 dk, 24 saat sonra yapılan ikinci testte ise 5 dk süreyle kaçamayacakları silindir bir havuzda yüzmeye zorlanır. Birinci yüzme testinde görülen hareketliliğin ve baş sallama, dalma, zıplama gibi kaçma davranışlarının ikinci yüzme testinde anlamlı olarak azaldığı görülür. Bu karakteristik hareketsiz kalma durumu, depresyonun belirtilerinden birini yansıtan davranışsal umutsuzluk olarak tanımlanır. Porsolt’a göre davranışsal umutsuzluğun ortaya çıkmasının nedeni sıçanın yüzme durumundan kaçamayacağını öğrenmesi ve kurtulmak için mücadele etmeyi bırakmasıdır. Bu durum, Seligman ve Overmier (1967) tarafından tanımlanan, kontrol edilemeyen şokun yol açtığı stres kaynaklı depresyon hali olan öğrenilmiş çaresizlik ile örtüşmektedir. İnsanlar üzerinde anti-depresan etkisi yaratan ilaçların ve EKT, REM uykusu yoksunluğu ve zenginleştirilmiş ortam gibi farmakolojik olmayan tedavilerin, ikinci yüzme testinde gözlemlenen hareketsizliği anlamlı olarak azalttığı bulunmuştur. Bu bulgular, zorunlu yüzme testinin bir hayvan depresyon modeli olarak kullanılabileceğinin önemli göstergelerindendir. Boğaziçi Üniversitesi Psikobiyoloji Laboratuvarı’nda duyusal uyarımın depresyon üzerindeki etkileri incelenmekte olup bu bağlamda ışık uyarımının depresyonu azalttığı gözlenmiştir. Buna paralel olarak yapılan çalışmalarda işitsel uyaranların depresyonla ilişkisi incelenmekte ve sesle uyarımın depresyona neden olabilecek aktiviteler öncesinde, sonrasında ve sırasında uygulanmasının depresyonun şiddetine etkisi üzerinde durulmaktadır. Bu projenin amacı, birinci yüzme testi sırasında uygulanan ses uyarımının, hareketsiz kalma davranışının süresi ve baş sallama, zıplama, dalma, dışkılama davranışları üzerindeki etkisini incelemektir. On iki, yetişkin, dişi Wistar sıçanı (145-155 gr.) seçkisiz olarak deney (n=6) ve kontrol grubuna (n=6) ayrıldı. Yarıçapı 30 cm, yüksekliği 45 cm olan silindir şeklindeki pleksiglas havuzunun 15 cm.si her hayvandan sonra değiştirilmek üzere su (25 ° C) ile dolduruldu. Sıçanlar birinci yüzme testinde 15 dakika, 24 saat sonra yapılan ikinci yüzme testinde ise 5 dakika yüzmeye zorlandı. Bağımsız değişken olarak, deney grubuna birinci yüzme testi sırasında, havuzun (yaklaşık 50 cm) üstünde kurulmuş olan düzenekten 1000 Hz, 80-85 dB ortalama 3 saniye süren çeşitli tonlar değişik aralıklarla (ortalama 13 sn) dinletildi. Kontrol grubu aynı prosedürü ton uygulaması yapılmadan geçirdi. Gözlenen davranışlar, birinci testin ilk 5 dakikası ve ikinci test boyunca ölçüldü. Hareketsiz kalma davranışı saniye cinsinden hayvanın nefes almak dışında hiçbir fiziksel harekette bulunmaması esas alınarak, diğer davranışlar ise tekrarları sayılarak değerlendirildi. Sıçanlar derinlik seviyesine bakılmadan, tüm vücutları suyun altında bulundukları zaman dalmış, vücutlarının en az yarısı ile su üstüne çıktıkları zaman zıplamış sayıldılar. Klasik Porsolt zorunlu yüzme testi bulgularına paralel olarak, birinci teste oranla ikinci testte her iki grupta da hareketsiz kalma süresinde anlamlı bir artış (deney grubu için t(5)=-4.177, p<.01, çift yönlü; kontrol grubu için t(5)=-9.018, p<.01, çift yönlü) görüldü. Hayvanların tümünde birinci teste oranla ikinci testte zıplama [t(11)=2.483, p<.05, çift yönlü], baş sallama [t(11)=6.040, p<.01, çift yönlü] ve dalma [t(11)=2.470, p<.05, çift yönlü] davranışlarında anlamlı bir azalma gözlendi. Ton uygulamasının ikinci yüzme testinde deney grubunun hareketsiz kalma davranışını kontrol grubuna oranla anlamlı olarak azalttığı [t(10)=-2.231, p<.05, çift yönlü] bulundu. İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte, baş sallama ve dalma davranışlarında ise artış gözlendi. Sonuçlar, Porsolt’un bulgularıyla tutarlı olarak, zorunlu yüzme testinin hayvanlarda davranışsal umutsuzluğa yol açtığını göstermiştir. Ton uygulamasının ikici yüzme testinde hareketsiz kalma davranışını anlamlı olarak azaltmasından depresyona neden olabilecek aktivite sırasında verilen işitsel uyarımın, anti-depresan etkisi yaratabileceği anlaşılmaktadır. Ton uygulamasının deney ve kontrol grupları arasında birinci testte hareketsiz kalma süresi açısından bir fark yaratmayıp, yalnız ikinci yüzme testinde farka yol açması, tonun davranışsal umutsuzluk üzerindeki etkisinin belli bir süre geçtikten sonra ortaya çıktığını ve özgül olduğunu gösterir. Bu durum, davranışsal umutsuzluğun biyokimyasal doğasının sonucu olarak yorumlanabilir. Yapılan araştırmalar stres karşısında görülen davranış değişikliklerinin serotonerjik sistemdeki değişimlerden kaynaklanabileceğini belirtmektedir. Uygulanan işitsel uyarım bu nörokimyasal sistemlerdeki değişimleri tersine çeviren bir etki yaratıyor olabilir. Bu çalışma depresyonun davranışsal öğelerini incelemiştir. İleride yapılacak çalışmalar ses uyarımının nörokimyasal yapıda yarattığı değişimlerin depresyon ile ilişkisini ortaya koymalıdır.

* Bu araştırma için BU ARFON 00R103 kodlu projeden destek sağlanmıştır.

 

B#32 Liderlik Prototipleri ve Algılanan Liderlik Tarzlarının Liderlik Sonuçları Üzerine Etkileri

S. Elçin Hazar ve Bilge Ataca

Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışmanın amacı, liderlik prototipleri ve algılanan liderlik tarzlarının liderliğin sonuçları üzerindeki önemini incelemektir. Bu bağlamda, algılanan liderlik tarzı ile algılanan liderlik tarzı ve liderlik prototipleri arasındaki farkın, liderliğin sonucu olan üç faktöre, diğer bir deyişle algılanan liderlik başarısı, iş tatmini ve algılanan iş performansına görece etkisi araştırılmıştır. 5 farklı sektörden, 105’i kadın 71’i erkek olmak üzere, toplam 176 çalışana bir anket uygulanmıştır. Anket birkaç bölümden oluşmaktadır: Algılanan liderlik tarzı ve liderlik prototipleri ölçeği, algılanan liderlik başarısı (MLQ; Bass, ve Avolio, 1989), iş tatmini (MSQ; Weiss, Dawis, England ve Lofquist, 1967), algılanan iş performansı (Sinangil ve Önes, 1997) ve demografik özellikler bölümü. Algılanan liderlik tarzı ve liderlik prototipleri ölçekleri aynı maddelerden oluşan dört farklı liderlik tarzına ait maddeler içermektedir. Bunlar, katılımcı liderlik, otoriter liderlik, paternalist liderlik ve karizmatik liderlik ile ilgilidir. Türkiye’de en fazla algılanan liderlik tarzları sırasıyla katılımcı, karizmatik, otoriter ve paternalist liderliktir. Liderlik prototipleri sırasıyla karizmatik, katılımcı, paternalist ve otoriter liderliktir. Genel olarak, algılanan paternalist, katılımcı ve karizmatik liderlik tarzları tüm liderlik sonuçlarıyla pozitif ilişkili bulunmuştur. Tüm liderlik tarzlarında, algılanan liderlik tarzı ile liderlik prototipi arasındaki fark, algılanan liderlik başarısı ve iş tatminini olumsuz yönde etkilemiş, fakat algılanan iş performansı üzerinde bir etkisi bulunmamıştır. Ancak çoklu regresyon analizleri ile her bir liderlik tarzı açısından bakıldığında, algılanan iş performansının hem algılanan liderlik tarzı hem de liderlik tarzı ve prototip arasındaki fark tarafından belirlendiği gözlenmiştir. Liderliğin sonucu olan üç faktörü belirlemede, her liderlik tarzı için yapılan çoklu regresyon analizleri, otoriter liderlik dışındaki tüm liderlik tarzlarının, algılanan liderlik tarzı ile prototip arasındaki farka göre daha önemli bir rol oynadığını göstermiştir. Algılanan liderlik tarzı ve liderlik prototiplerinin arasındaki farkın etkilerini daha derinlemesine incelemek üzere kişiler algılanan liderlik tarzından daha yüksek prototipleri olanlar ve prototiplerinden daha yüksek algılanan liderlik tarzı olanlar olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Türkiye’de çalışanların görmek istedikleri lider tipiyle algıladıkları lider arasında bariz bir fark vardır. Genel olarak, tüm liderlik tarzları için algılanan liderlik tarzları ve liderlik prototipleri arasındaki farkın algılanan liderlik başarısı ve iş tatmini üzerinde olumsuz etkisi ve iş performansı üzerinde olumlu etkisi vardır. Fark ile iş performansı arasında beklenenin aksine bir ilişkinin olması aralarında daha farklı bir ilişkinin olabileceğini göstermektedir. Genel olarak algılanan liderlik tarzı ile fark karşılaştırıldığında, her ikisi de önemli bulunmuştur. Algılanan liderlik tarzı daha fazla belirleyici olmuştur. Fark özellikle, otoriter liderlik için tek belirleyici faktör halinde ortaya çıkmıştır. Ayrıca farkın etkisi kişilere göre de değişmektedir. Algılanan liderlik tarzından daha yüksek katılımcı veya paternalist prototipleri olan kişiler için fark, özellikle algılanan liderlik başarısını belirlemede daha önemlidir. Öte yandan, daha yüksek otoriter liderlik prototipine sahip olan kişiler için fark, liderlik başarısı ve iş tatminini belirlemede daha önemlidir.

 

B#33 Kişilik Özellikleri ve Mesleki Davranışlar Arasındaki İlişkiler

Oya Somer, Mediha Korkmaz, Gülşen Filazoğlu, Ercan Durmaz, Nilgün Yener ve Emre Mutlu

Ege Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Psikolojik özellikler ve mesleki özellikler arasındaki ilişkileri inceleyen literatürü gözden geçirdiğimizde yaklaşık 10 yıl öncesine kadar araştırmalarda daha çok yetenek alanlarına ilişkin değişkenlerin yer aldığı, buna karşın kişilik özelliklerinin iş performansı ve doyumunu yordamada gözardı edildiği görülmektedir. Ancak son yıllardaki literatürde kişilik özelliklerinin yordama konusundaki yetersizliklerinin aslında ilişki azlığından değil iş performansı kriterlerin saptanmasındaki problemlerden kaynaklandığı yolunda tartışmalar yer almaktadır. Tartışmalar çeşitli meslek alanlarındaki perforformansta etkili olacak davranışsal özelliklere ilişkin değişkenlerin kriter alınması durumunda kişilik ölçeklerinin yordayıcı gücünün ortaya konulabileceği üzerinde yoğunlaşmış ve bu yönde sürdürülen çalışmalar kişilik ölçeklerinin önemini ortaya koymaya başlamıştır. Araştırmamızda bu görüş çerçevesinde, Türk örneklemi üzerinde geliştirilmiş çok boyutlu bir kişilik ölçeği olan Beş Faktör Kişilik Envanterinin alt boyutlarının 4 farklı meslek alanında çalışan kişilerde farklılık gösterip göstermeğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç çerçevesinde hazırlanan soru formu, farklı mesleklerde tipik olarak yer alabilecek mesleki davranışları tanımlayan etkinlikleri ve bu etkinlikte bulunmaktan duyulan memnuniyet düzeyini incelemektedir. Bildirimizde, bu mesleki davranışlarla kişilik boyutları arasındaki ilişkiler ve farklı meslek gruplarının kişilik profilleri sunulacaktır.

 

B#34 Ekonomik Kriz Sonrası Uygulamalarda Adalet Algısının Tutumlar, Performans ve Psikolojik Sağlık Üzerindeki Etkisi

Zeynep Aycan

Koç Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Hayat Kabasakal

Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz birçok şirketi ayakta kalabilmek için çeşitli ‘tasarruf tedbirleri’ uygulamalarına itmiştir. Uygulamalar, personel giderlerinde kısıntıdan, ödeme, satış ve üretim sistemlerinin değiştirilmesine kadar pekçok farklı biçimde gerçekleşmiş olmasına rağmen, firmaların çoğu personel giderlerinin azaltılmasına öncelik vermiştir (ISO, 2001). İşten çıkarmalar, maaş indirimi, ücretli veya ücretsiz izin, erken emeklilik, maaş ödemelerinde geciktirme, eğitim-gelişim harcamalarında azaltma, ek hak ve imkanlarda kısıntı gibi uygulamalar çalışanları doğrudan etkilemektedir. Araştırmanın dört ana hedefi bulunmaktadır: a. Ekonomik krizle başa çıkmada uygulanan kriterlerin ve yöntemlerin emik (kültürel) boyutlarını ortaya çıkartmak, b. Hangi kriterlerin ve uygulamaların adil algılanıp algılanmadığını yine kültürel bağlamda incelemek, c. Adalet algısının kuruma bağlılık, performans ve psikolojik sağlık üzerindeki etkilerini araştırmak ve d. Kurum kültürünün, uygulamaları ve bunların sonuçlarını nasıl etkilediğini incelemek. Bu çalışmanın ana bağımsız değişkeni olan ‘kurumsal adalet’ algısı, yazında varolan iki temel faktörle incelenmiştir: uygulamalarda kullanılan kriterlerin adil olup olmaması (dağılım adaleti – distributive justice) ve uygulanış biçiminin adil olup olmaması (yöntem adaleti – procedural justice) (örn., Folger ve Greenberg, 1985). Kapsamlı yazın taraması, ekonomik kriz sonucu toplu işten çıkartmalarda, şirkette kalanların şirkete bağlılığı, güveni, iş tatmini, psikolojik sağlığı ve performansında ciddi bir düşüş olduğunu ortaya koymuştur (örn., Bennett, Martin, Bies ve Brockner, 1995; Hanisch, 1999). Bu araştırmada da benzer bulgular beklenmektedir. Yani, adalet algısının, kuruma bağlılık, performansta artış ve psikolojik sağlık üzerinde olumlu etkileri öngörülmüştür. Kurum kültürü bağlamında özellikle paternalizm ve alış-verişe dayalı (transactional) ilişkiler üzerinde durulmuştur. Adil olmadığına inanılan uygulamaların etkilerinin, paternalist olarak nitelendirilen kurum kültürlerinde, alış-verişe dayalı kurum kültürlerine kıyasla daha olumsuz etki etmesi beklenmektedir. Araştırma yöntem açısından alan araştırması niteliğindedir. Ekonomik krizle farklı yollarla başa çıkan 80 sanayi kuruluşundan toplam 140 kişi örnekleme dahil edilmiştir. Araştırmanın analiz birimi ‘birey’ olmakla beraber (örn., bireyin adalet algısının, bireyin psikolojik sağlığına etkisi), varyansı artırmak amacıyla her şirketten en çok iki kişiye ulaşılmıştır. Örneklem seçmede kullanılan diğer önkoşullar, katılımcıların şirkette en az bir yıl çalışıyor olmaları, üst düzey yönetim kadrolarında yer almıyor olmaları, beyaz yakalı olmaları ve uygulamalardan haberdar olabilecekleri bir konum ve lokazyonda olmaları (örn., şube yerine Genel Müdürlük’te çalışmaları). Araştırma anketi altı ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde hangi uygulamaların yapıldığı ve bunların çalışanların ne kadarını etkilediği sorulmaktadır. İkinci bölümde, uygulamada kullanılan kriterlerin adil olup olmadığı sorulmaktadır. Bu bölümde performans, yaş, cinsiyet, şirkette çalışılan yıl, şirket yöneticileri ile ilişkiler, pozisyon gibi kriterler gözönüne alınmaktadır. Örnek olarak ‘Şirket yöneticileriyle ters düşenler, uygulamalardan daha olumsuz şekilde etkilendiler’ gibi ifadelerden oluşan 18 soru 5’li Likert ölçeği ile cevaplandırılmaktadır (1= yapılan uygulamayı hiç adil bulmuyorum; 5 =yapılan uygulamayı çok adil buluyorum). Üçüncü bölümde yöntem adaletini ölçmeye yönelik 15 ifade bulunmaktadır (örn., ‘Uygulama nedeni ve uygulanış biçimleri açık ve net bir biçimde anlatıldı’). Bu bölümde alınan kararların katılımcı olup olmadığı, gereken bilgilerin gerektiği zamanda verilip verilmediği, olumsuz etkilenenlerin telafi edilip edilmediği gibi konular ele alınmıştır (Greenberg, 1993). Bir sonraki bölümde uygulamadan sonra iş performansında (verimlilik, konsantrasyon, motivasyon, takım çalışması vs.) değişiklik olup olmadığı ve olduysa hangi yönde olduğu (5’li Likert; -2: çok olumsuz; 0: değişim olmadı; 2: çok olumlu) sorulmaktadır. Uygulamanın sonuçlarını incelemek amacıyla, psikolojik sağlık (Veit ve Ware, 1983) ve kurumsal bağlılık ölçekleri (Wasti, 2001) verilmiştir. Son olarak da, ankete paternalizm ölçeği (Aycan, 2001) ve alış-verişe dayalı ilişkiler ölçeği (Millward ve Hopkins, 1998) eklenmiştir. Bulgular, personel giderlerindeki azaltıltmaların (işçi çıkartma, eğitim ve gelişim imkanlarında ve ek haklarda kısıtlama, maaş ödemelerinde gecikme vs.) ekonomik krizle başa çıkmada en çok başvurulan uygulamalar olduğunu ortaya koymuştur. Bu uygulamalardan en olumsuz etkilenenlerin ise eğitim seviyesi, pozisyonu ve / veya iş performansı düşük, şirkette çalışma süresi kısa, maddi ihtiyaçları yüksek ve üst yönetimle ilişkileri göreceli olarak kötü olan kişiler olduğu bulundu. Bu kriterler arasından, performansa dayalı uygulamalar en adil olarak algılanırken, üst yönetimle ilişkilere dayalı olanlar en az adil olarak algılandı. Pearson korelasyon katsayıları, yöntem adaletinin bağlılığı ve performansı olumlu yönde etkilediğini, dağılım adaletinin ise bağlılığı, performansı ve psikolojik sağlığı olumlu yönde etkilediğini ortaya koydu. Moderasyonlu çoklu regresyon analizleri kurum kültürünün, adalet algısı ve sonuç değişkenleri arasındaki ilişkinin niteliğini etkilememekle beraber, hem adalet algısı ve hem de sonuç değişkenleriyle doğrudan ilişkilendiğini gösterdi. Paternalist kurum kültürlerinde yöntem adaletinin daha fazla, alış-verişe dayalı kurum kültüründe ise daha az yaşandığı bulundu. Ayrıca, paternalist kurum kültürlerinde çalışanların kurumsal bağlılığı, kriz sonrası performansındaki değişim ve psikolojik sağlığı olumlu yönde gelişme gösterirken, alış-verişe dayalı kültürlerin sonuç değişkenleriyle aralarındaki ilişkinin olumsuz olduğu bulundu. Bulguların kültürler-arası örgütsel davranış yazınına ve uygulamalara katkıları tartışılacaktır.

 

B#35 İş Kazalarının Azaltılmasında Davranış Temelli İş Güvenliği Modelinin Uygulanması

Nihal Mamatoğlu

Arçelik Pişirici Cihazlar İşletmesi, Bolu

Araştırmanın temel hedefi küçük ve kişi kaynaklı iş kazalarının Davranış Temelli İş Güvenliği Modeli uygulanarak azaltılmasıdır. Bu araştırmada, Arçelik PCİ Montaj Bantları uygulama alanı olarak seçilmiş, montaj bantlarında çalışan toplam 283 mavi yakalı erkek personel denek olarak kullanılmıştır. A) Ölçek ve Eğitim Geliştirme Amacına Yönelik Veri Toplama Araçları: a) Mülakat Formu, b) Beyin Fırtınası, c) İlk Anket, d) Gözlem; B) Uygulamada Kullanılan Veri Toplama Araçları: a) Matsuoka Kazaya Yatkınlık Testi, b) Riske Yatkınlık Ölçeği, c) Öncül Durumlar Ölçeği. Gözlem, mülakat, ilk anket ve beyin fırtınası seanslarında toplanan bilgiler kullanılarak Riske Yatkınlık Ölçeği ve Öncül Durumlar Ölçekleri, “Güvenli Davranış ve Kişisel Koruyucu Ekipman Eğitim içerikleri hazırlanmıştır. Söz konusu ölçekler için geçerlilik ve güvenirlik çalışmaları yapılmıştır. Eğitim uygulaması öncesinde deneklere Matsuoka Kazaya Yatkınlık Testi, Riske Yatkınlık ve Öncül Durumlar Ölçekleri uygulanmış, eğitimleri takip eden iki hafta sonrasında Riske Yatkınlık Ölçeği tekrar uygulanmıştır. Araştırma sonunda, Riske Yatkınlık Ölçeği test puanın, tekrar test puanından düşük olduğu görülmüştür. Yani, çalışanların “Güvenli Davranış” ve “Kişisel Koruyucu Ekipman” eğitimleri sonrası genel olarak güvenli davranışları artmıştır. Çalışanların iş güvenliği yatkınlıklarını ayırt etmeye yönelik Matsuoka Kazaya Yatkınlık Testi alt kriterlerinin (hız, daire şekillerindeki bozulma, şekilsel büyüklükte bozulma, daireler arası uzaklık, dikey eksenden sapma) eğitim düzeyi ve çalışılan banta bağlı olarak hem hız, hem nitelik boyutunda denekler arasında farklılık gösterdiği bulunmuştur. Örneğin eğitim düzeyi yüksek grup, eğitim düzeyi düşük gruba göre hız yönünden riske daha yatkındır. Çalışılan bant ve eğitim düzeyine bağlı olarak, Öncül Durumlar Ölçeği alt kriterine (iş başı ya da iş güvenliği eğitimlerine ait algı, genel eğilim, kişisel koruyucu ekipman temini ve kullanımı, kaza algısı, zaman/ sağlık durumu / iş yükü algısı, çevre ve ergonomi, ürün ve malzemeden kaynaklanan problemler) ilişkin algıların olumluluk durumunun değiştiği görülmüştür. Örneğin mini bantlarda çalışanların iş yerinden aldığı iş başı ve iş güvenliği eğitimlerinin yeterliliği ile ilgili algısı, büyük bantlarda çalışanlara göre daha olumsuzdur. Eğitim düzeyi yüksek olanlar, kişisel koruyucu ekipman temini ve kullanımı ile ilgili olarak, eğitim düzeyi düşük olanlara göre daha olumsuz tutumlara sahiptir. Öncül Durumlar Ölçeği, Matsuoka Riske Yatkınlık Ölçeği, yaş, çocuk sayısı, kıdem, çalışılan bant, gibi demografik değişkenlerin; Riske Yatkınlık Ölçeği, alt faktörlerini yordamada farklı katkıları olduğu görülmüştür. Örneğin, çalışanın iş yapma tarzını yordamada, kişisel koruyucu ekipman temini ve kullanımı, kişisel kaza algısı, çalışanın medeni durumunun katkıları olduğu görülmüştür. Araştırma sonunda, “Güvenli Davranış” ve “Kişisel Koruyucu Ekipman” eğitimleri sonrası, genel olarak çalışanların güvenli davranışlarının arttığı görülmüştür. Böylece, araştırmanın temel amacına ulaştığı, yapılan eğitimlerin, çalışanların risk davranışlarını güvenli davranış yönünde değiştirmeleri üzerinde etkili olduğunu söylemek mümkündür. Eğitimlerle güvenli davranışlar pekiştirilirken, kazalara ilişkin neden-sonuç ilişkileri de yeniden kurulmaya çalışılmıştır. Böylece çalışma boyunca, davranış değişikliğine neden olacak uygun pekiştirmeler sağlanarak, çalışanda bir iş güvenliği bilinci uyandırılmış, kazalar ve güvenli davranış konusunda bir farkındalık yaratılmıştır. Sadece araştırmada kullanılan Riske Yatkınlık ve Öncül Durumlar Ölçeklerini almak bile tek başına, çalışanlarda olası kaza öncülleri ve riskli davranışlar konusunda bir bilinçlenme yaratmış olabilir. Çalışanın kazaya yatkınlığı ve çeşitli öncül durumları değerlendirmesinde, mini ve büyük bantlardaki çalışan profillerinin etkisi görülmüştür. Büyük bantlar tecrübesi yüksek çalışanlardan oluşmaktadır, zor ve dikkat isteyen işler büyük bant çalışanlarına verilmektedir. Buna karşılık, sonradan kurulan mini bantlarda; eğitim düzeyi yüksek ve daha az tecrübeli çalışanlar bulunmaktadır. Bu profil elde edilen bulgularla birlikte yorumlandığında; çalışanın eğitim düzeyinin kazaya yatkınlık üzerinde etkili bir faktör olduğu, eğitim eksikliği durumunda tecrübenin önem kazandığı söylenebilir. Araştırmada kullanılan Matsuoka Psikomotor Testi, iş performansı ve güvenli çalışma açısından doğru eleman seçiminde yararlı, basit ve pratik bir araç olarak ortaya çıkmaktadır. Bu çalışma boyunca yönetim takımı ve ilgili bölüm beyaz yakalı çalışanlarından ABC analizleri, eğitimler, uygulama konusunda her aşamada destek alınmıştır. Yönetimin ve sorumlu beyaz yakalı çalışanların program içinde etkin çalışması, montaj bantları mavi yakalı çalışanlarının güvenli davranış motivasyonunu artırarak, işletme içinde iş güvenliği çalışmalarının entegrasyonuna hız katmıştır. Fabrika genelinde kazaya neden olabilecek sistem kaynaklı öncül durumlarla ilgili sunulan öneriler; mavi yakalı çalışanları yapılan çalışmalara motive etmek yanında, kazaya neden olabilecek işletme içindeki teknik konuların iyileştirilmesi yönünde ilgili birimlerin harekete geçirilmesine de yardımcı olmuştur. İş güvenliği literatüründe; iş güvenliği ile ilgili olarak uygulanan programdan önce ve sonra ele alınan değerlendirmelerin sistematik olmayışı çalışmaların kalitesini düşüren bir durumdur. Bu çalışmada kullanılan iki tür izleme ile; sistemin kalitesi ve devamlılığı sağlanmıştır. Ayrıca bu çalışma, endüstriyel ortamlarda yapılan iş güvenliği çalışmaları için mutlaka dışarıdan bir danışman desteği gerekmediğini, örgütün kendi kaynaklarını kullanarak başarıya ulaşabileceğini göstermiştir.

 

B#36 17 Yıl Sonra İzmir’in Zihinsel Temsilleri

Gülendam Çakmak, Müge Aktan ve Yelda Yılmaz

Bilişsel harita kavramı; çevre psikolojisi alanında insanın yaşadığı çevreye ilişkin içsel imajını, zihinsel/bilişsel kurgusunu veya temsilini ifade etmektedir. Bir kentin bilişsel haritası, o kentin, hem kent sakinleri tarafından “anlaşılabilirlik”düzeyini yansıtmakta, hem de kentin hangi öğeleriyle algılandığını ve algılanan öğelerin nasıl örgütlendiğini anlamayı sağlamaktadır. Bu çalışmada, İzmir kentinde yaşayanların yaşadıkları kenti zihinlerinde nasıl temsil ettikleri ve bu temsili belirleyen temel sosyal, psikolojik ve çevresel faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla farklı sosyo-demografik özellikleri temsil eden dört faklı semtten seçilmiş (Balçova, Bornova, Alsancak, Hatay) 70 kişiye “kentin bilişsel haritaları” çizdirilmiş ve haritalar, zihinsel temsilleri belirleyen faktörler açısından değerlendirilmiştir. Bu araştırmanın verileri, 17 yıl önce İzmir’de aynı yöntemle gerçekleştirilmiş Göregenli’nin (1985) çalışmasının verileriyle karşılaştırılmıştır. Bu karşılaştırma yoluyla kentin değişen fiziksel-sosyal yapısının insanların zihinlerinde nasıl temsil edildiği değerlendirilmiştir. Araştırmanın bulguları çevre psikolojisi perspektifiyle ele alınmıştır. Elde edilen bulgular genel olarak bireylerin yaşadıkları kente ilişkin bilgi ve imajlarının kentin bir kopyası olmadığını göstermektedir. Kentsel alanlara ilişkin zihinsel imajlar yaş, eğitim, kentte yaşama süresi ve ulaşım biçimi gibi etkenler açısından farklılaşmaktadır. Çizim stillerini etkileyen değişkenler Göregenli’nin araştırmasındaki değişkenlerle aynıdır. Ancak geçen 17 yıl içersinde İzmir kentinin değişen fiziksel yapısı haritaların içeriğindeki öğeleri de değiştirmiştir (binalar, caddeler, eğlence merkezleri, metro). fiziksel çevrede eksilen öğeler haritalardan da eksilmiş, bu süre içinde yapılan yeni binalar, değişen yollar ve ulaşım araçları da haritalara aynen yansımıştır. Sonuçların evrene genellenebilirliğinin arttırılması için farklı semtlerden katılımcılara da ulaşılmalıdır.

 

B#37 İlişki Türü ve Paylaşım İlkeleri: Denklik, Eşitlik ve İhtiyaç

Serap Akgün

Mersin Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Günümüzde, kaynakların kişiler arasında paylaşılması tüm toplumlarda yaşanan temel problemlerden biridir. Bireyler bir paylaşımın ya da dağıtımın hakça olup olmadığına karar verirken farklı adalet ilkeleri kullanmaktadırlar. Literatürde kullanılan 3 temel dağıtım ilkesi denklik (equity), eşitlik (equality) ve ihtiyaç ilkeleridir. Denklik ilkesine göre bireyler ödülden katkıları oranında pay almalıdırlar. Eşitlik ilkesine göre paylaşım eşit olmalıdır yani tüm bireyler yatırımlarından bağımsız olarak ödülden eşit pay almalıdır. İhtiyaç ilkesine göre ise bireyler ödülden ihtiyaçları oranında pay almalıdır. Ödül paylaşımında bu ilkelerden hangisinin kullanılacağı bireyler arasındaki ilişkinin türü ile bağlantılıdır. Buna göre kişisel olmayan ya da iş yönelimli bir ilişkide (iş ortaklığı gibi) denklik ilkesi, grubun ilişkilerinin önemli olduğu ve değişik uygulamaların çatışma yaratacağı durumlarda (arkadaş grubu gibi) eşitlikçilik ilkesi, çok yakın ilişkilerde (aile ilişkileri gibi) ise ihtiyaç ilkesi kullanılmaktadır. Bu araştırmanın amacı ihtiyaç ve denklik ilkelerinin çatıştığı durumlarda hangi bölüşüm ya da paylaşım ilkelerinin tercih edildiği ve kullanılan bu ilkelerin ilişkinin türüne bağlı olarak değişip değişmediğini araştırmaktır. Araştırmaya Mersin Üniversitesi'nde okumakta olan 292 kız 285 erkek olmak üzere toplam 577 öğrenci gönüllü olarak katılmıştır. Araştırmada veri toplama aracı olarak iki senaryo kullanılmıştır. Senaryolarda birlikte yaptıkları bir işin karşılığı olarak aldıkları parayı paylaşacak olan üç kişi betimlenmiştir. Birinci senaryoda bu kişilerin birbirlerini daha önce tanımadıkları ifade edilirken ikinci öyküde bu kişilerin kardeş oldukları belirtilmiştir. Senaryolarda betimlenen kişilerin performans ve ihtiyaçları farklıdır. Bu kişilerden birinin performansı diğerlerinden daha yüksek iken bir başkasının ihtiyacı diğerlerinden daha yüksektir. Performans ve ihtiyaç bilgileri aynı senaryo içinde değişimlenerek tekrarlı ölçüm alınmıştır. Senaryoları okuduktan sonunda deneklerden 100 milyon lirayı bu üç kişi arasında paylaştırmaları istenmiştir. Senaryolarda betimlenen kişilerin cinsiyetlerinin deneklerin cinsiyeti ile aynı olması için kız öğrencilere verilen senaryolarda kız isimleri erkek öğrencilere verilenlerde ise erkek isimleri kullanılmıştır. Bireyler arasındaki ilişki türünün, bireyin performansının ve ihtiyacının alacağı ödül miktarına olan etkisini incelemek amacıyla verilere 2 (Cinsiyet) x 2 (ilişki türü; tanımıyor-kardeş) x 3 (ihtiyaç ve performans bilgisi-yüksek performans/düşük ihtiyaç, düşük performans/düşük ihtiyaç, düşük performans/yüksek ihtiyaç) son faktörde tekrar ölçümlü varyans analizi uygulanmıştır. Varyans analizi sonuçları ilişki türü x ihtiyaç/performans bilgisi ortak etkisinin anlamlı düzeyde olduğunu göstermiştir F(2,1146)=23.40, p<.001). Bu ortak etkinin hangi gruplar arasında fark yarattığını saptamak amacı ile ortalamalar Scheffe Testi ile karşılaştırılmıştır. Yapılan karşılaştırmalar tanımama koşulunda gerek performansı yüksek ihtiyacı düşük kişiye (M=40.43) gerekse performansı düşük ihtiyacı yüksek kişiye (M=34.83) hem performansı hem de ihtiyacı düşük olan kişiye (M= 24.71) oranla anlamlı bir biçimde daha fazla para verildiğini göstermiştir (S=4.80, p<.01). Aynı anlamlı fark kardeş koşulu için de bulunmuştur. Öğrenciler hem performansı yüksek olan kişiye (M=35.34) hem de ihtiyacı yüksek olan kişiye (M=41.36) performansı ve ihtiyacı düşük olan kişiden (M=23.26) anlamlı bir biçimde daha fazla para vermişlerdir (S=4.80, p<.01). Scheffe Testinin sonuçları performansı yüksek ihtiyacı düşük olan uyarıcı kişiye tanımama koşulunda (M=40.43) kardeş olma koşuluna (M=35.34) oranla anlamlı bir biçimde daha fazla para verildiğini gösterirken, performansı düşük ihtiyacı yüksek olan uyarıcı kişiye kardeş koşulunda (M=41.36) tanımama koşuluna (M=34.83) oranla anlamlı bir biçimde daha fazla para verildiğini göstermiştir (S=4.80, p<.01). Kardeş koşulunda performansı düşük ve ihtiyacı yüksek olan uyarıcı kişiye, performansı yüksek ve ihtiyacı düşük olan kişiye oranla anlamlı bir biçimde daha fazla para verildiği bulunmuştur (S=4.80, p<.01. Ortalamalar sırasıyla M=41.36 ve M=35.34). Tanımama koşulunda ise performansı yüksek ihtiyacı düşük olan uyarıcı kişiye, performansı düşük ihtiyacı yüksek olan kişiye oranla anlamlı bir biçimde daha fazla para verildiği bulunmuştur (S=4.80, p<.01. Ortalamalar sırasıyla M=40.43 ve M=34.83). Bulgular, gerek kardeş gerekse tanımama koşullarında hem performansı yüksek olan kişiye hem de ihtiyacı yüksek olan kişiye ihtiyacı da performansı da düşük olan kişiye oranla ödülden daha fazla pay verildiğini göstermiştir. Ayrıca, kardeş koşulunda ihtiyacı yüksek olan kişiye, tanımama koşulunda ise performansı yüksek olan kişiye ödülden daha çok pay verildiği bulunmuştur. Bu bulgular, gerek kardeş gerekse tanımama koşullarında hem denklik hem de ihtiyaç ilkelerinin kullanıldığını ancak kardeş koşulunda ihtiyaca daha çok ağırlık verilirken tanımama koşulunda performansa daha çok ağırlık verildiğini göstermektedir.

 

B#38 Kültür ve Yaşın Temel Yükleme Hatası Üzerindeki Etkisi

A. Sertan Bozkurt ve Orhan Aydın

Hacettepe Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Son yıllarda yapılan kültürlerarası çalışmalar davranışların ortamsal koşullardan çok aktörlerin kişisel özellikleriyle açıklanması eğilimi olarak tanımlanan “temel yükleme hatası”nın uzun yıllardan beri düşünüldüğü gibi evrensel bir olgu değil, bireyci kültüre özgü bir yanlılık olabileceği olasılığını gündeme getirmekte, ancak yeterli bilgi birikiminin olmaması bu konuda kesin bir yargıya varılmasını güçleştirmektedir. Bu araştırma konuya ilişkin bilgi birikimine katkıda bulunmak amacıyla yürütülmüştür. İmamoğlu (1987,1998) ve Kağıtçıbaşı’nın (1996) ülkemizin gelişmiş metropol bölgelerinde yaşayan eğitim düzeyi yüksek ailelerde bireyci ve toplulukçu kültürlerin bazı özelliklerini harmanlayan bir kültürel yapının hüküm sürdüğü, ancak eğitim düzeyi düşük ailelerde geleneksel toplulukçu değerlerin muhafaza edildiği yolundaki görüşlerinden hareketle, bu iki tip ailede yetişen çocukların aynı toplumda yaşayan farklı alt kültürlerin temsilcileri olarak kabul edilebilecekleri varsayılmıştır. Dolayısıyla, bu iki farklı alt kültürde yetişen çocukların davranış nedenlerine ilişkin açıklamalarında gözlenebilecek olası farklılıklar, bireyci ve toplulukçu kültürlerde yapılan araştırmaların sonuçları ile birlikte değerlendirilerek, temel yükleme hatasının kültüre bağlı bir olgu olup olmadığı konusunda bir sonuca varılabileceği düşünülmüştür. Araştırma 7, 12, 15 ve 19 yaşlarında, yarısının ana-babası ilkokul, yarısının üniversite mezunu olan 96 denekle yürütülmüştür. Veri toplama amacıyla yarı yapılandırılmış bir görüşme tekniğinden yararlanılmıştır. Görüşmede deneklerden tanıdıkları bir kişi tarafından sergilenen bir olumlu bir de olumsuz davranışı hatırlamaları ve bu davranışların niçin yapılmış olabileceğini açıklamaları istenmiştir. Teybe kaydedilen açıklamalar deşifre metinler haline getirilerek içerik analizine tabi tutulmuş ve her deneğin olumlu ve olumsuz davranışa ilişkin açıklamasında kullandığı içsel(kişisel) ve dışsal (ortamsal) nedenlerin oranları saptanmıştır. Deneklerin davranışlara ilişkin açıklamalarında kullandıkları neden türlerinin ana-babalarının eğitim düzeyine bağlı olarak değişip değişmediğini belirlemek amacıyla verilere olumlu ve olumsuz davranışlar için ayrı ayrı olmak üzere 4 (yaş) x 2 (ana-baba eğitimi) x 2 (neden türü) faktörlü, son faktörde tekrar ölçümlü varyans analizi uygulanmıştır. Elde edilen bulgular genel olarak davranışlara ilişkin açıklamalarda kullanılan içsel nedenlerin oranının yaşla birlikte arttığını ve ana-babaları üniversite mezunu olan deneklerin, ana-babaları ilkokul mezunu olan deneklere göre hem olumlu hem de olumsuz davranışları açıklarken içsel nedenlere daha fazla ağırlık verdiklerini ortaya koymuştur. Bu bulgular davranışlara ilişkin nedensel açıklamalarda dışsal nedenlerin kullanılmasından içsel nedenlerin kullanılmasına doğru giden gelişimsel bir eğilimin bulunduğu, ancak içsel nedenlerin kullanılma derecesinin kültürden etkilendiği biçiminde yorumlanmıştır.

 

B#39 Motivasyon ve Iraksak Düşünme

Sevda Bulduk, Çiğdem Taş, Ayhan Ece, Özgür Duran Yurtsever, Ülkü Şahika Çelebican ve Emel Tüylüoğlu

İstanbul Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bir dizi çözümsüz veya kontrol edilemeyen probleme maruz kalmak motivasyonel ve bilişsel yetersizlikle sonuçlanır. Bu yetersizlik öğrenilmiş çaresizlik olarak adlandırılır. Bu araştırmada çözümsüz problemlere maruz kalma neticesinde geliştiği saptanan motivasyonel ve bilişsel yetersizliğin, yaratıcılığın temeli olduğu kabul edilen ıraksak (divergent) düşünme performansı üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Araştırmanın beklentisi, çözümsüz şartlara maruz kalmanın, çözümlü şartlara oranla ıraksak düşünme performansını azaltacağı yönündedir. Araştırmanın örneklem grubu İ.Ü. Psikoloji bölümü birinci sınıfında öğrenim gören 35 kız, 3 erkek olmak üzere toplam 38 öğrenciden oluşmuştur. Katılımcılar klasik çaresizlik modeline özgü üçlü deneysel desen doğrultusunda seçkisiz yolla deney ve kontrol gruplarına atanmıştır. Çaresizlik, kaçma ve kontrol grupları araştırmanın deney ve kontrol gruplarını oluşturmuştur. Çaresizlik ve kaçma grubu 12 kız, 1 erkek olmak üzere toplam 13 katılımcıdan, kontrol grubu 12 kız katılımcıdan oluşmuştur. Araştırma çaresizlik eğitimi ve test aşamalarını içermiştir. Eğitim aşamasında katılımcının dahil olduğu gruba göre, diğer bütün özellikler açısından birbirinin aynı, ancak çözümlü veya çözümsüz olma açısından farklı, toplam altı tane “çizgi labirentinde çıkışı bulma görevi verilmiş. Çaresizlik grubunu oluşturan 13 katılımcıya, altı tane çözümsüz labirent, kaçma grubunu oluşturan 13 katılımcıya ise altı tane çözümlü labirent görevi verilmiştir. Kontrol grubuna herhangi bir ön uygulama yapılmamıştır. Eğitim aşamasından hemen sonra yer alan test aşamasında, katılımcıların yaratıcı ürün vermenin temelinde yattığı iddia edilen ıraksak düşünme performansları ölçülmüştür. Iraksak düşünme performansı “Daire Çizimi Testi” uygulamasıyla değerlendirilmiştir. Araştırmanın eğitim aşaması her bir labirent için bir dakika olmak üzere toplam altı dakikada tamamlanmıştır. Test aşamasında verilen daire çizimi testi uygulaması ise sekiz dakikalık bir süreyi kapsamıştır. Katılımcıların Daire Çizime Testi performansları Torrance’ın yaratıcı düşünme ölçütlerine göre analiz edilmiştir. Yaratıcılığın temelinde yer alan ıraksak düşünme, verilen tepki miktarını ifade eden akıcılık; verilen tepkilerin farklı kategorilerde yer alıp almadığını ifade eden esneklik; her bir tepkinin içeriğinin gözetilmesini ifade eden ayrıntı; tepkilerin grup içinde az rastlanma özelliğini ifade eden orijinallik kategorilerine göre değerlendirilmektedir. Araştırmada katılımcıların verdiği tepkiler/ ürünler yukarıda bahsedilen kategoriler çerçevesinde, içerikleri analiz edilerek değerlendirilmiştir. Değerlendirme neticesinde elde edilen sayısal değerler, z puanları hesaplanarak transforme puanlara dönüştürülmüştür. Katılımcıların her bir kategoride elde ettikleri transforme puanların toplanmasıyla oluşturulan ıraksak düşünme puanına uygulanan tek yönlü Varyans Analizi (One-way ANOVA) deney ve kontrol grupları arasında anlamlı bir fark olduğuna işaret etmiştir [F(2,35)=4,74; p<.05]. Tukey-B analizi farkın kontrol grubu ve çözümsüz grubun ıraksak düşünme testinde elde ettikleri puan ortalamaları arasında olduğunu göstermiştir. Katılımcıların ,akıcılık, esneklik, ayrıntı, orijinallik kategorilerinde elde ettikleri transforme puanlar da ayrıca analiz edildiğinde grupların ortalama puanları arasında aynı yönde farklılaşma olduğu gözlenmiş, ancak sadece orijinallik puanları arasında anlamlı bir fark oluştuğu saptanmıştır [F(2,35)=5,60; p<.008].

 

B#40 Evli Çiftlerde Değerlerin Uyumu ve Aile İşlevlerinin İlişkisi

Sergül Oğur ve Sevim Cesur

İstanbul Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışmanın amacı, evli çiftlerde eşlerin sahip olduğu değerlerin çift uyumunu nasıl etkilediğini araştırmaktır. Eş seçmede iki ilkenin etkili olduğu bilinmektedir: benzerlik ilkesi ve bütünleme ilkesi. Benzerlik ilkesi doğrultusunda, benzer değerlere sahip olan çiftlerin aile işlevleri bakımından daha sağlıklı olması beklenebilir. Boylamsal bir projenin parçası olarak yürütülen bu çalışmada, katılımcılar grubunu oluşturan 52 evli çiftten, annenin hamileliğinin son 2 ayında elde edilen veriler kullanılmıştır. Eşlerin evlilik yılı ortalaması 4,32, yaş ortalamaları 31, 54’tür (anne yaş ortalaması 29,83, baba yaş ortalaması 33,29). Eşler orta ve üstü ekonomik düzeyden seçilmişlerdir. Eşlerin eğitim düzey yüzdeleri şöyledir: %62,6 üniversite ve üstü , %28,8 lise mezunu, %8,6 ortaokul mezunu. Çalışmada, Demografik Bilgiler Formu, Aile Değerlendirme Ölçeği ( ADÖ ) ve Değerler Ölçeği kullanılmıştır. ADÖ: Epstein, Bolwin ve Bishop tarafından geliştirilmiş olan bu ölçek, “Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ) adıyla Bulut tarafından (1990) Türkçeye uyarlanmıştır. Toplam 60 madde ve 7 alt testen; ( problem, iletişim, roller, duygusal tepki verebilme, gereken ilgiyi gösterme, davranış kontrolü, genel fonksiyonlar) oluşan bu ölçek, 12 yaş ve üstündeki tüm aile fertlerince ister bireysel isterse grup şeklinde uygulanabilmektedir. Testin amacı, ailenin işlevlerini ve yapısını sağlıklı ya da sağlıksız olarak belirlemektir. Her madde için en uygun seçeneği 1’ den 4’ e kadar puanlamak gerekmektedir. ‘1’ puan sağlıklı ‘4’ puan sağlıksızı göstermektedir, diğer bir ifadeyle, yüksek puan o işlev için sağlıksızlığın arttığını göstermektedir. Değerler Ölçeği: Katılımcıların sahip oldukları değerleri belirlemek amacıyla üç sosyal psikoloji uzmanı tarafından Türkçeye çevrilen Schwartz Değer Listesinin kısa formu kullanılmıştır (Kuşdil ve Kağıtçıbaşı, 2000). Kısa form, kültürlerarası çalışmalarda anlam benzerliği düşük olan değer maddelerinin çıkartılmasıyla geriye kalan 45 maddeden oluşur. Bunlara “Kadında namus”, “Laiklik”, “Erkeğin üstünlüğü” ve “Misafirperver olmak” gibi dört yerel (kültürel) değer eklenmiştir. Listedeki değerler on değer tipi ve dört ana değer grubunu oluşturan değer maddelerinden oluşmaktadır. Dört ana değer grubu şunlardır: Özaşkınlık, Muhafazacı Yaklaşım, Yeniliğe Açıklık, Özgenişletim. On değer tipiyse şunlardır: Evrenselcilik, İyilikseverlik, Geleneksellik, Uyma, Güvenlik, Güç, Başarı, Hazcılık, Uyarılım, Özyönelim. Katılımcılar, değerleri ve yanlarında parantez içinde verilmiş olan açıklamaları okuduktan sonra her birini, kendi hayatlarını yönlendiren bir ilke olmaları açısından taşıdıkları öneme göre -1 (ilkelerime ters düşer) ile 7 (en üst düzeyde önemlidir) arasında değişen bir ölçek üzerinde değerlendirmektedir. Uygulama, annelerin hamileliklerinin son iki ayında bireysel uygulamalar şeklinde gerçekleştirilmiştir. Her bir eş için ADÖ ve Değerler alttest puanları hesaplanmıştır. Yapılan tek yönlü varyans analizinde, eşler arasında ADÖ ve Değerlerin alt test puanlarında anlamlı bir farklılaşma görülmemiştir. ADÖ ve Değerler için eşlerin aldıkları puanlar arasındaki farklar hesaplanarak, bu fark puanları arasında Pearson korelasyon analizi yapılmıştır. Değerlerin Uyarılım boyutundaki fark puanı ile AD֒nün Problem Çözme ve Duygusal Tepki Verebilme boyutlarındaki fark puanı arasında, Değerlerin Özyönelim boyutundaki fark puanı ile AD֒nün Roller ve Genel Fonksiyonlar altestinin fark puanı arasında, Değerlerin Güven boyutundaki fark puanı ile ADÖ'’ün Duygusal Tepki Verebilme boyutundaki fark puanı arasında pozitif korelasyon bulunmuştur.

 

B#41 Eşlerin Kişilik Özellikleri, Aile Yapısı ve Çocuk Yetiştirme Tutumları Arasındaki İlişkinin İncelenmesi

Özgün Kızıldağ, Gül Şendil ve Sevim Cesur

İstanbul Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışma, bir yıldır devam eden “Doğumlarından İtibaren 15 Ay Boyunca, Çocukların Genel Gelişimlerinin İncelenmesi: Boylamsal Bir Çalışma” isimli projeye katılan, hamileliğinin son dönemindeki ( 8. Veya 9. Ayında olan) 60 kadın ve eşiyle yapılmıştır. Çalışmanın amacı, çiftlerin kişilik özelliklerinin, çocuk yetiştirme tutmlarının tespit edilmesi, aile bireyleri arasındaki ilişkinin işlevsel yönden değerlendirilmesi ve bu değişkenler arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Çalışmaya katılan çiftler, İstanbul’ da yaşayan, hamileliğinin son döneminde olan 60 kadın ve eşinden oluşmaktadır. Seçim kriterleri, çalışmaya katılmaya istekli olmak, bir arada yaşıyor olmak, en az orta okulu bitirmiş ve orta/yüksek gelir düzeyine sahip olmaktır. Bu çalışmada değerlendirmeye alınan anket ve testler, Demografik Bilgiler Formu, Neo-5 Faktörlü Kişilik Envanteri, Aile Hayatı Ve Çocuk Yetiştirme Tutumu Ölçeği (PARI), Aile Değerlendirme Ölçeği ( ADÖ )’nden oluşmaktadır. Demografik Bilgi Formu, araştırmacılar tarafından hazırlanmış olan açık uçlu veya çoktan seçmeli sorulardan oluşmaktadır. NEO-5 Faktörlü Kişilik Envanteri, kişilik özelliklerini değerlendirmek için, Costa ve McCrae (1991) tarafından geliştirilmiş ve Türk popülasyonunda kullanılmak üzere Sunar (1996) tarafından standardize edilmiştir. Bu envanter, Nörotisizm, Dışadönüklük, Deneyime Açıklık, Uzlaşılabilirlik ve Sorumluluk gibi kişiliğin beş boyutunu ölçmektedir. Envanter, likert tipi değerlendirme içeren 60 sorudan oluşmaktadır. Aile Hayatı Ve Çocuk Yetiştirme Tutumu Ölçeği (PARI), anne-babaların çocuk yetiştirme tutumlarını ölçmektedir. Schaefer ve Bell tarafından geliştirilmiş olan bu test, Le Compte ve Le Compte (1978) tarafından Türkçeye uyarlanmıştır. Test, 60 madde ve 5 alttestten [aşırı annelik, demokratik tutum ve eşitlik tanıma, ev kadınlığı rolünü reddetme, geçimsizlik, sıkı disiplin] oluşmaktadır. Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ), ailenin işlevlerini ve yapısını sağlıklı ya da sağlıksız olarak belirlemeyi hedeflemektedir. Bu test, Epstein, Boldwin ve Bishop tarafından geliştirilmiş ve Bulut tarafından (1990) Türkçeye uyarlanmıştır. Test, toplam 60 madde ve 7 alttesten (problem çözme, iletişim, roller, duygusal tepki verebilme, gereken ilgiyi gösterme, davranış kontrolü, genel fonksiyonlar) oluşmaktadır. ADÖ, PARI ve NEO 5 Faktörlü Kişilik Envanteri için alt test puanları belirlenmiş ve bu puanlar arasında Pearson Korelasyon katsayısı hesaplanmıştır. NEO 5’in Deneyime Açıklık boyutuyla PARI’nin Aşırı Kontrol ve Baskı Disiplin boyutları arasında negatif korelasyon bulunmuştur. NEO 5’in Dışa Dönüklük boyutuyla AD֒nün İletişim boyutu arasında ve NEO 5’in Deneyime Açıklık boyutuyla AD֒nün İletişim boyutu arasında, NEO 5’in Dışadönüklük boyutuyla AD֒nün Duygusal Tepki Verebilme, Davranış Kontrolü boyutları ve Genel Fonksiyonlar puanı arasında, NEO 5 Sorumluluk ve ADÖ Genel Fonksiyonlar puanı arasında negatif korelasyon, NEO5’in Nörotisizm boyutuyla AD֒nün Roller boyutu arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. AD֒nün Davranış Kontrolü ile PARI’nin Aşırı Kontrol ve Baskı Disiplin boyutları arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Eşler arasında NEO 5’in alt boyutları açısından tek yönlü varyans analiziyle fark olup olmadığını bakılmıştır. Kadınlar, eşlerine oranla NEO5’in Nörotisizm, Uzlaşabilirlik ve Sorumluluk alt boyutlarında anlamlı derecede yüksek puanlar almışlardır.

 

B#42 Aile Sistem Testi: Aile İlişkilerinin Figür Yerleştirme Yoluyla Değerlendirilmesi

Gül N. Eryüksel

Ege Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Son elli yıldır, insan davranışlarının ve bireylere özgü sorunların anlaşılmasında ve değiştirilmesinde tek bir bireye değil, bireyin içinde bulunduğu sisteme odaklanma giderek daha fazla önem kazanmış ve aile sistemini anlamaya ve açıklamaya yönelik çeşitli kuramlar ileri sürülmüştür. Minuchin'in (1974) Aile Sistemler Kurama dayalı Yapısal Kuramı da bunlardan biridir. Yapısal Kuram aile ilişkilerinin anlaşılması ve değerlendirilmesinde bütünlük, güç, sınırlar ve aile üyeleri arasındaki ittifaklar gibi kavramları gündeme getirmiştir. Hem batıda hem ülkemizde aile konusunda yapılan çeşitli araştırmaların sayısı giderek artmakla birlikte, Yapısal Kuram’da ileri sürülen bazı kavramların deneysel olarak test edilmesinde çeşitli sorunlar vardır (Eryüksel, 1996). Bütünlük, hiyerarşi, alt-sistemler gibi çeşitli kavramların ölçülebilmesi için testler, görüşme ve gözlem yöntemleri geliştirilmekte ve her yöntem kendi içinde çeşitli sınırlılıklar taşımaktadır. Bu tür sınırlılıklara bir çözüm getirmek için, 1980’li yıllardan bu güne dek T.M. Gehring (1986) aile yapısını değerlendirmek üzere çalışmalarını sürdürmüş ve Aile Sistem Testi’ni (Family System Test-FAST) geliştirmiştir. FAST, üç boyutlu, figür-yerleştirmeye dayalı, göreceli olarak kültür etkilerinden bağımsız bir değerlendirme aracıdır. FAST, Yapısal Aile Terapisi ve Gelişim Kuramına dayalı bir değerlendirme aracıdır. FAST, Yakınlık, Hiyerarşi, Esneklik, Kuşaklar-arası Sınırlar gibi yapılar hakkında hem niteliksel hem niceliksel ölçümler almaya olanak tanımaktadır. FAST ayrıca, tüm aile sistemini, ana-baba, ebeveyn-çocuk ve kardeşler alt-sistemini değerlendirmek mümkündür. Bildiride, FAST’in kültürümüzde, 7-14 yaşları arasındaki çocuk ve ergenlere uygulanmasıyla elde edilen güvenirlik ve geçerlik sonuçları sunularak, tartışılacaktır.

 

B#43 Cinsiyet, Eğitim, Cinsiyet Rolü ile Evlilik Doyumu, Eşle Algılanan Benzerlik Arasındaki İlişkiler

Zehra Yaşın Dökmen ve Özlem Tokgöz

Ankara Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu araştırmanın amaçlarından biri, evlilik doyumu ve eşle algılanan benzerlik üzerinde cinsiyet, eğitim düzeyi ve cinsiyet rolünün rollerini belirlemektir. Diğer amaç ise, evlilik doyumuna cinsiyet, eğitim, eşle algılanan benzerlik, kadınsılık ve erkeksilik puanları, yaş, evlilik süresi, çocuk sayısı değişkenlerinin ve eşle algılanan benzerliğe cinsiyet, eğitim, evlilik doyumu, kadınsılık ve erkeksilik puanları, yaş, evlilik süresi, çocuk sayısı değişkenlerinin katkılarını belirlemektir. Bu amaçlarla, yarısı lise mezunu yarısı üniversite mezunu olmak üzere 100 kadın ve 100 erkek katılımcı ile çalışılmıştır. Katılımcıların yaşları 20-57 arasında değişmektedir ve yaş ortalaması 35.90'dur (s=7.27). Katılımcıların evlilik süreleri ise 1-35 yıl arasında değişmektedir ve evlilik süresi ortalaması 11.40'dır (s=7.48). Katılımcıların çocuklarının sayısı 0-5 arasında değişmektedir ve çocuk sayısı ortalaması 1.39'dur (s=0,96). Veri toplama araçları olarak bir kişisel bilgi formunun yanısıra Evlilik Doyumu Ölçeği, Eşle Algılanan Benzerlik Ölçeği ve Bem Cinsiyet Rolü Envanteri kullanılmıştır. Verilerin analizi için, evlilik doyumu ve eşle algılanan benzerlik açin ayrı ayrı olmak üzere 2 (cinsiyet: kadın-erkek) X 2 (eğitim: lise-üniversite) X 4 (cinsiyet rolü: maskülen- feminen-androjen-belirsiz) faktörlü varyans analizi yapılmıştır. Hem evlilik doyumu için hem de eşle algılanan benzerlik algısı için evlilik değişkeninin temel etkisi anlamlı bulunmuştur. Üniversite mezunlarının evlilik doyumları ve eşleriyle algıladıkları benzerlik lise mezunlarından yüksektir. Evlilik doyumu ve eşle algılanan benzerlik için cinsiyetin ve cinsiyet rolünün temel etkileri ile cinsiyet, eğitim, cinsiyet rolü değişkenlerinin ortak etkileri anlamlı bulunmamıştır. Verilerin analizi için ayrıca iki ayrı aşamalı regresyon analizi yapılmıştır. Evlilik doyumu için yapılan çoklu regresyon analizi sonucunda, cinsiyet, eğitim, eşle algılanan benzerlik, kadınsılık ve erkeksilik puanları, yaş, evlilik süresi, çocuk sayısı değişkenlerinin evlilik doyumundaki değişimin toplam % 39'unu açıkladıkları ve bu değişkenlerden özellikle eşle algılanan benzerlik (% 35), eğitim (% 3) ve çocuk sayısının (% 1) katkılarının anlamlı olduğu belirlenmiştir. Eşle algılanan benzerlik için yapılan çoklu regresyon analizi sonucunda ise, cinsiyet, eğitim, evlilik doyumu, kadınsılık ve erkeksilik puanları, yaş, evlilik süresi, çocuk sayısı değişkenlerinin eşle algılanan benzerlikteki değişimin toplam % 37'sini açıkladıkları ve bu değişkenlerden de sadece evlilik doyumunun katkısının anlamlı olduğu bulunmuştur.

 

B#44 11 Eylül Sonrasında Teröre Yönelik Tutumlar

Melek Göregenli, Mert Teközel ve Gülgün Meşe

Ege Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu araştırmanın amacı, 11 Eylül sonrasında terör, güvenlik-özgürlük ikilemi, savaş, Türkiye’nin konumu ve 11 Eylül sonrası “dünya tasarımları” na ilişkin, insanların, tutum değerlendirme ve tercihlerinin sosyal-psikolojik bir yaklaşımla değerlendirilmesidir. Araştırma, İzmir'de 775 kişiyle yüz yüze görüşme yoluyla gerçekleştirilmiştir. Araştırmada kullanılan soru formu, kamuoyunda 11 Eylül'den sonraki tartışmalarda ortaya çıkan farklı görüşler ve sorun alanları çerçevesinde araştırmacılar tarafından hazırlanmıştır. Araştırmada elde edilen veriler, SPSS İstatistik Programı kullanılarak çözümlenmiştir. Araştırmada kullanılan soru formunun (Teröre Yönelik Tutumlar Ölçeği) güvenirlik değeri Alpha= .88 olarak bulunmuştur. Araştırmaya katılan kişilerin % 54.9'u kadın, 45.1'i erkektir. Soru formunun anlaşılabilirliğinin sağlanması açısından eğitim düzeyi göreceli olarak yüksek bir grupla çalışılmıştır. Örneklemin çoğunluğunu lise ve üniversite mezunları oluşturmaktadır ( % 88 ), % 12'lik bir grup ise ilk ve ortaokul mezunudur. Yaş açısından grup, 18-79 yaşları arasında normal dağılım göstermektedir. Terörün bir sosyal olgu olarak nasıl açıklandığı konusundaki düşüncelerin öğrenilmeye çalışıldığı ölçeğe veriler tepkiler faktör analiziyle değerlendirildiğinde iki uçlu bir yapı açıkça görülmektedir: Terörün, kendiliğinde var olan, her durumda var olacak olan ve terörle mücadele için gerektiğinde her türlü özgürlüğün kısıtlanabileceği, insan hakları savunuculuğunun teröre gizil olarak da olsa destek vermek olduğu yönündeki görüşler ve bunun bütünüyle karşıtı olarak terörün, dünyadaki bugüne ait eşitsizlik, adaletsizlik, yoksulluk ve kısıtlanmışlıkların yani toplumsal koşulların bir sonucu olduğunu ve özgürlüklerin kısıtlanmasıyla değil, dünyanın değişmesiyle terörün ortadan kaldırılabileceğini savunan görüşler. Tutum ölçeğine verilen tepkiler bu yöndeki iki uçta bütünüyle kutuplaşmakta ve bu iki uç, siyasi görüşler, terörden sorumlu ülkeler ve savaşa karşı tutumlar konusundaki görüşlerle anlamlı farklılaşma göstermektedir . Araştırmadan elde edilen bulgular, bir yandan, güncel politik bir olguyla ilgili olarak kamuoyunun görüşlerinin belirlendiği bir kamuoyu araştırması olması bakımından, diğer yandan da, “terör – güvenlik” ikileminde ele alınabilecek bir teorik çerçevede, sosyal psikolojik bir yaklaşımla tartışılmıştır.

 

B#45 Pazarda Ürününü Satan Kadınların Ev Hanımı ve Çalışan Kadınlarla Ruh Sağlığı, Kontrol Odağı İnancı ve Cinsiyet Rolü Bakımından Karşılaştırılması

Zehra Yaşın Dökmen

Ankara Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Çeşitli yerlerde (pazarlarda, kermeslerde, belediye tarafından belirlenen yerlerde), çoğunluğu kendi diktiği, ördüğü, pişirdiği ürününü, el emeğini satan kadınlarla karşılaşılmaktadır. Bu kadınların çeşitli özelliklerinin belirlenmesi ve ev hanımı olan ve maaşlı bir işte çalışan kadınlarla ruh sağlığı, kontrol odağı inancı ve cinsiyet rolü bakımından karşılaştırılması bu araştırmanın amacını oluşturmaktadır. Bu amaçla toplam 255 kadınla çalışılmıştır. Bu kadınların % 32'sini pazarlarda ürününü satan kadınlar, % 33'ünü ev hanımları ve % 35'ini maaşlı bir işte çalışan kadınlar oluşturmaktadır. Yaşları 21 - 72 arasında değişen, yaş ortalaması 37.78 (s = 10.12) olan bu kadınların % 77 'si evlidir (diğerleri bekar ya da duldur) ve % 85'inin en az bir çocuğu vardır. Bu kadınlara pazar, iş yeri ve ev gibi ortamlarda, bir kişisel bilgi formunun yanısıra Kısa Semptom Envanteri, Rotter İç - Dış Kontrol Odağı Ölçeği ve Bem Cinsiyet Rolü Envanteri uygulanmıştır. Veriler üzerinde yapılan t testi sonucunda, Kısa Semptom Envanteri ile elde edilen bazı puanlar (somatizasyon, obsesif-kompulsif, paranoya, kişisel duyarlık, psikotizm, ek, semptom, rahatsızlık, belirti) bakımından ve kontrol odağı inancı bakımından üç grup kadın arasında anlamlı (p<.05) farklılıklar olduğu belirlenmiştir. Çoğunlukla, pazarda satış yapan kadınların ruh sağlığının çeşitli yönleri bakımından daha olumsuz durumda oldukları bulunmuştur. Ayrıca, pazarda ürününü satan kadınların ev hanımlarına kıyasla daha çok iç kontrol odağı inancı geliştirmiş oldukları da bulunmuştur. Kısa Semptom Envanteri'nden ve Kontrol Odağı İnancı Ölçeği'nden elde edilen puanlara, çalışma durumu (pazarda ürün satıyor olma - olmama, ev hanımı olma - olmama, maaşlı bir işte çalışıyor olma - olmama), yaş, evli olup - olmama ile kontrol odağı, kadınsılık ve erkekesilik puanlarının katkılarını belirlemek için çoklu regresyon analizi yapılmıştır. Bu değişkenlerin Kısa Semptom Envanteri puanlarının % 3 - % 21'ini (p<.05) açıkladıkları; kontrol odağı inancı puanını ise ancak % 4'ünü (p<.05)açıklayabildikleri belirlenmiştir. Kontrol odağı inancı puanlarının medyanına göre belirlenen kontrol odağı inancı düşük ve yüksek iki grup, Kısa Semptom Envanteri puanları bakımından karşılaştırılmış ve somatisazyon, obsesif - kompulsif, kişisel duyarlılık, depresyon, anksiyete, hostilite, rahatsızlık ve belirti puanları bakımından farlı oldukları (p<.05) bulunmuştur. Üç grup kadının, Bem Cinsiyet Rolü Envanteri kadınsılık puanı bakımından karşılaştırılması sonucunda, kabul edilebilir anlamlılık düzeyine çok yakın (p<.057) bir düzeyde farklılık gösterdikleri belirlenmiştir. Bem Cinsiyet Rolü Envanteri'ne göre, kadınların % 34.1'ini androjenler, % 6.5'ini erkeksiler, % 41.1'ini kadınsılar, % 18.3'ünü de farklılaşmamış cinsiyet rollerine sahip kadınlar oluşturmaktadır. Dört cinsiyet rolünün üç gruba dağılımına bakıldığında da, pazarda ürününü satan kadınların % 41.1'ini androjenlerin, ev hanımlarının % 47.6'sını kadınsıların ve maaşlı çalışan kadınların da % 41.6'sını kadınsıların oluşturduğu bulunmuştur. Sonuçlara göre, kadınların çalışma durumlarının ruh sağlıkları ve kontrol adağı inançlarıyla ilişkili olduğu ve ev hanımı olmayan ama maaşlı bir işte de çalışmayan, el emeği ürünlerini pazarlayan kadınların diğer kadınlardan bazı bakımlardan farklı oldukları söylenebilir. Bu sonuçların ekonomik koşullarla ilişkilerinin kurulması mümkündür. Genelde tüm kadınların ve özelde de pazarda ürününü satan kadınların ruh sağlıklarının korunması ve gereken yardımların yapılması açısından çeşitli özellikleriyle ele alınmaları ve daha çok araştırma yapılması gerekmektedir.

 

B#46 Türk Üniversite Öğrencilerinin AIDS’li İnsanlara Karşı Suç Yüklemeleri ve Tutumları

Hülya Kökdemir

TED Ankara Koleji Danışma ve Rehberlik Merkezi

Türk üniversite öğrencilerinin cinsel davranışları ve geçmişleri, kondom kullanım oranları ve kondom kullanımına ilişkin tutumları, AIDS’li insanlara karşı tutumları ve farklı bulaşı yollarıyla AIDS olmuş kişilere karşı atıfları incelenmiştir. İkiyüz yirmialtı üniversite öğrencisinden, sekiz farklı soru formundan birini doldurmaları istenmiştir. Dört bölümden oluşan soru formunun, ilk üç bölümü birbirinin aynıydı. Birinci bölüm demografik verileri içermekteydi. İkinci bölüm katılımcıların AIDS’li insanlara yönelik tutumlarını içeren sorulardan oluşmaktaydı. Üçüncü bölüm çalışmaya katılan öğrencilerin cinsel davranış ve geçmişleri ile kondom kullanımına ilişkin tutumlarını belirlemeye yönelik soruları kapsamaktaydı. Dördüncü bölümde AIDS tanısı almış bir hastayı tanımlayan 8 ayrı kısa hikayeden biri yer almaktaydı. Yükleme boyutlarıyla ilgili denenceleri sınayabilmek için farklı kategorilere girebilecek hastalarla ilgili öykücüklerden yararlanılmıştır. Hikayeler sınıflandırılmış ve planlanmış karşılaştırmalar yapılmıştır; Araştırmada kurban, olumsuz etikete sahip grup, etiketlenmemiş grup ve kotrol grubu olmak üzere dört hasta kategorisi kullanılmıştır 1) Kurban grubu, hastalığı nedeniyle kan verilmesi sonucu AIDS olan biri ve evli olup eşinden AIDS kapan bir kadından oluşmaktadır. 2) Etiketlenmemiş grup, evlilik dışı cinsel ilişki yoluyla AIDS kapan heteroseksüel bir erkek ve kadını içermektedir. 3) Etiketlenmiş grupta, bir damar-içi uyuşturucu kullanıcısı, bir homoseksüel ve bir hayat kadını yer almaktadır. 4) Kontrol grubu, AIDS olma sebebi hakkında hiç bilgi verilmeyen bir hastayı tanımlayan hikayeden oluşmaktadır. Hikayeleri AIDS hastalarına yönelik nedensel algıları içeren 30 soru izlemektedir. Yükleme sorularının etmen analizi sonucu beş boyut belirlenmiştir. Bu boyutlar; içsel-kişi (kişinin kendinden ve tercihlerinden kaynaklı nedenler), içsel-kategori (kişinin yaşam stilinden ve üyesi bulunduğu gruplardan kaynaklı nedenler), dışsal (kişinin kontrolü dışındaki nedenler), suçlama (kişinin kontrolünde olan ve önlem alabileceği nedenler) ve tahmin-edilebilirlik (tahmin edip korunabileceği nedenler)’tir. İçsel boyutun kişi ve kategori olarak ikiye ayrılmış olmasını Toplumsal Kimlik Kuramı taraftarlarının bilişsel toplumsal psikolojiye yönelttikleri eleştirileri destekler niteliktedir. Sonuçlar, katılımcıların farklı gruplara farklı ve değişik ağırlıkta yükleme yaptıklarını göstermiştir. Suçlama, içsel-kişi, içsel-kategori ve tahmin-edilebilirlik arasında olumlu ilişkiler görülmüştür. Beklendiği gibi, kurbanların etiketlenmişler ve etiketlenmemişlerden içsel-kişi, içsel-kategori, dışsal ve tahmin-edilebilirlik boyutlarında farklı olduğu bulunmuştur. Etiketlenmiş ve etiketlenmemiş AIDS hastalarına yapılan yüklemelerin bu dört boyutun hiçbirinde farklı olmadığı görülmüştür. Sonuçlar, bu çalışmaya katılan öğrencilerin kontrol ve etiketlenmiş gruba, dışsal yüklemeler hariç, benzer yüklemeler yaptığını göstermektedir. Etiketlenmemiş hastalara yapılan suç yüklemelerinin manidar şekilde en yüksek olduğu, ve bu grubun kurbanlardan ve kontrol gruptan farklı olduğu bulunmuştur. Heteroseksüel erkek en çok suçlanmış ve hem kişi hem de kategori içsel yüklemelerin en yükseğini almıştır. Tüm diğer AIDS hastalarına yapılan suç yüklemeleri birbirinden farklı bulunmamıştır. En yüksek dışsal yüklemeler kan nakliyle AIDS kapan hemofili hastasına yapılmıştır. Hayat kadını ve heteroseksüel erkek AIDS olabileceğini tahmin etmesi gerektiğine en çok inanılan hastalar olarak bulunmuştur.

 

B#47 Kentin Kıyısında Genç Olmak: Sosyal Temsiller ve Kimlikler

Hale Bolak Boratav

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Türkiye’nin son yıllardaki en güncel konusu, yaşanan ekonomik kriz, ve krizin derinleştirdiği toplumsal kriz oldu. Krizin etkisi ile artan toplumsal kutuplaşmanın gençlik üzerindeki yansımalarını, gerek kişisel gözlemlerimizle, gerek se basına yansıyan haberlerde izledik. Bu gözlemlere bilimsel çerçeve oluşturabilecek sosyal bilim araştırmaları ise pek yapılmadı. Bu bildirinin temellendirildiği çalışmanın amacı, büyük kentin kıyısında, İstanbul’un en eski gecekondu semtlerinden Kuştepe’de yaşayan gençliğin, duygularını, düşüncelerini, beklentilerini ve yaşam biçimlerini irdelemekti. Bir kent üniversitesi olan İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin bu semte dört yıl önce gelişi ile yaşanan dinamikler ve değişim süreci ise araştırmanın yerel arka planınını oluşturdu. Bu bildiride, hem Kuştepe’de genç olmakla ilgili egemen söylem ve bu temsilin Kuştepeli gençler tarafından nasıl algılandığı/sorgulandığı, hem de yaşanan deneyimlerin farklı sosyal kimlikleri oluşturma süreci üzerinde durulacaktır. Bu bildiride, hem, araştırma ekibince oluşturulan ve ‘genç’ tanımımıza giren 14-28 yaş arası 500 kişi ile tesadüfi örneklem üzerinden yapılan anketin sonuçları, hem de Kuştepe’deki farklı kesimlerden 6-10 kişi arasında değişen gruplarla ve toplam 90 kişi ile benim gerçekleştirdiğim odak grup çalışmalarında yaptığım gözlemler, elde ettiğim bulgular değerlendirilecektir. Odak grup çalışmaları üzerinde özellikle durulacaktır. Odak grup yönteminin belki de en önemli avantajı, katılımcılara kendi aralarında etkileşim kurma ortamı yaratması ve dolayısı ile hem araştırmacı-araştırılan arasındaki güç ilişkisini biraz dengelemesi, hem de araştırmacı olarak, bizlere bu dinamikleri gözlemleme fırsatı sunmasıdır. Bildiride, bu grup dinamikleri de, alıntılarla aktarılacak, ve tartışılacaktır. Kuştepe, işsizlik, eğitimsizlik ve maddi olanaksızlıkların içiçe geçtiği, ve bunların aile sorunları olarak yaşandığı bir ortam. Böyle bir ortamda, gençler, geleceğe yönelik mütevazi beklentilere sahipler. Örneğin mütevazi ve risksiz bir yaşamı çok paralı ve riskli bir yaşama tercih ediyorlar; gelecekten beklentileri arasında birinci sırada ‘sağlık’, arkasından ‘iyi bir aile ortamı’ geliyor. Çalışan gençler de okuyan gençler de okuyor olmayı tercih ediyorlar. Eğitimin, ve ailelerin eğitime yaklaşımlarının, gençliğin yaşam biçimlerini belirlemede kritik bir rolü var. Kuştepe ile ilgili egemen söylem de, semtin gençlere, gençliklerini yaşayabilecekleri bir ortam sunamıyor olması. Bildiride, Kuştepe gibi bir semtte genç olmanın anlamı üzerinde durulacak. Aynı zamanda, kent merkezine hem yakın hem de uzak olan Kuştepe’de merkez-çevre ilişkisinin, üniversitenin semte gelişi ile nasıl tekrar tanımlandığı irdelenecek. Semte üniversitenin gelişinin, bir yandan, ‘Kuştepe’li’ olma kimliğini olumlu bir şekilde etkilerken, üniversite ile Kuştepe içine taşınan merkezin, çevreyi Kuştepe içinde tekrar yaratarak merkez/çevre ilişkisini nasıl daha belirgin hale getirmiş, toplumsal kutuplaşmayı, ben/öteki ayrımını, hem mekansal hem de sembolik anlamda keskinleştirmiş olması tartışılacak. Gençlik denince çoğunlukla belli bir kesimin anlaşıldığını, bu algılamanın da genellikle olumsuz olduğunda birleşen gençler, kendilerini Kuştepe gençliğine ilişkin egemen olumsuz söylemin dışında tutmak isterken, merkeze olan mesafelerine bağlı olarak, Kuştepe gençliği konusunda farklı söylemlere de sahipler. Bildiride, gençlerin ‘bizim gibiler’ ve ‘bizim gibi olmayanlar’ tanımlarını hangi kategorileri kullanarak ve nasıl karşılaştırmalar yaparak kurguladıkları tartışılacak. Kuştepe gençliği denildiğinde ‘Kuştepe’deki genç erkeklerin anlaşılıyor, ve onlardan konuşuluyor olması ise toplumsal cinsiyetin gençlerin yaşam biçimlerini belirleyici rolüne dikkati çekmekte. Mahallenin kısıtlı kamusal olanaklarından genç erkekler yararlanıyor, kısıtlı kamusal mekanlarında onlar görünüyor; ‘dedikodu korkusu’ diye özetlenebilecek bir toplumsal denetim mekanizması genç kızları Kuştepe’nin kamusal yaşamından uzaklaştırırken, genç erkeklerin üzerinde ise ‘delikanlılık’ söyleminin baskısı görülüyor. Kuştepe’de genç erkek olmak açısından spor olanaklarına sahip olup olmamak ise, bütünleştirici veya dışlayıcı bir faktör olarak ortaya çıkıyor. Kimlik arayışının öne çıktığı dönem olarak bilinen gençlik, içinde yaşanılan ortama bağlı olarak, hatta aynı ortamın içinde de çok farklı yaşanabiliyor. Bu bildiride, Kuştepe’li genç kız ve erkeklerde genç kimliklerinin aldığı farklı biçimler, bu kimlikleri oluşturan deneyimler, süreçler ve güç ilişkileri irdeleniyor.

 

B#48 Okul Başarısızlığı Olan İlköğretim Çağı Çocuklarının Kişisel Düşünme Modelleri ile Bilişsel Süreçleri Arasındaki İlişki

F. Sülen Şahin

Yakın Doğu Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü

Araştırmanın amacı okulların rehberlik servislerince akademik açıdan başarısız olarak nitelenen 12-15 yaş grubundaki ilköğretim çağı çocuklarının kişisel düşünme modelleri ile bilişsel süreçleri arasındaki ilişkiyi saptamaktır. Bu arştırmada korelasyon türü ilişki arama modeli kullanılarak, kişisel düşünme modelleri ile WISC-R test verileri arasındaki ilişki saptanmaya çalışılmıştır. Araştırmanın evreni 1999-2000 öğretim yılında Sabri Artam Vakfı İlköğretim Okulları’ndaki 12-15 yaş grubu (ilköğretim ikinci kademe) öğrencilerinden okullarının rehberlik servisince akademik olarak kabul edilen öğrencilerdir. Bu araştırmada, Wechsler Çocuklar İçin Zeka Ölçeği (WISC-R) ve Kişisel Düşünme Modelleri Soru Listesi (KDMSL) kullanılmıştır. 6-16 yaşgrubu çocuklarına uygulanabilen Wechsler Çocuklar İçin Zeka Ölçeği (WISC-R) 12 alt ölçekten oluşmaktadır. Bunların iki tanesi sayı dizisi ve labirentler, yedek olarak kullanılmakta, zeka bölümü 10 alt ölçek üzerinden hesaplanmaktadır. Kişisel Düşünme Modelleri Soru Listesi Dawna Markova tarafından geliştirilmiştir. Bu soru listesi ile bireylere bir puan verilmeyip Kişisel Düşünme Modelleri belirlenmeye çalışılmaktadır. Kantitatif değil kalitetif bir ölçme aracıdır. Akademik açıdan başarısız ve başarılı öğrencilerin belirlenmesi işlemi 1999-2000 öğretim yılı güz dönemi sınav sonuçlarına bakılarak, bahar döneminde gerçekleştirilmiştir. Bundan sonra belirlenen 45 başarısız ve 45 başarılı öğrenciye WISC-R ve KDMSL uygulanmıştır. Her iki ölçek de bireysel olarak uygulanmıştır. Veri toplama işlemi tamamlandıktan sonra, WISC-R ve KDMLS puanlanmıştır. Elde edilen veriler bilgiayarda kodlanmış ve istatistiksel çözümlemeleri SPSS programında yapılmıştır. Araştırmanın hipotezlerine uygun olarak şu ilişkisel çözümlemeler gerçekleştirilmiştir. Verilerin çözümlenmesi amacıyla öncelikle öğrencilerin demografik bilgilerine ait frekans ve yüzdeler belirlenmiş, sonra ölçeğin alt boyutları ve ölçek toplam puanları hesaplanmış ardından da elde edilen verilerin bilgisayar ortamında çözümlenmelerine geçilmiştir. Verilerin çözümlenmeleri sürecinde ölçeğin alt boyutlarının ve ölçek toplam puanlarının öğrencilerin demografik bilgilerinden elde edilen çeşitli değişkenlere (cinsiyet, başarılı olup olmama, sınıf düzeyi, sınıf düzeyi, kinestetik kanalın kullanılma sırası, görsel kanalın kullanılma sırası ve işitsel kanalın kullanılma sırası) göre farklılaşıp farklılaşmadığı incelenmiştir. Öncelikle tüm alt boyutlar ve toplam puanlar için Npar Kolmogorov-Smirnov testi uygulanmış ve dağılımın normal olup olmadığı denetlenmiştir. Bu amaçla; 1. Cinsiyet, başarılı olup olmama, kinestetik kanalın kullanılma sırası ve işitsel kanalın kullanılma sırası değişkeni için bağımsız grup T testi (Independent Sample T Test); 2. Sınıf düzeyi için de tek yönlü varyans analizi (One-Way Anova) uygulanmıştır; 3. Tek yönlü varyans analiz sonrasında anlamlı çıkan sonuçlarda, farklılığın hangi gruplardan kaynaklandığının belirlenmesi amacıyla Tukey Kremer testi uygulanmış, sonuçlar amaç sırasına göre tablolar halinde bulgular bölümünde sunulmuştur. Elde edilen bulgular araştırmanın hipotezlerine uygun sırada verilmiştir. Yapılan çalışma sonucunda başarısız olarak nitelendirilen öğrencilerin WISC-R test verileri sonucuna göre akademik açıdan başarılı öğrencilerden bilişsel süreçler açısından farklılaşmayıp kişisel düşünme modelleri açısından farklılaştığı görülmüştür. Bu öğrencilerin kişisel düşünme modellerinin bir diğer deyişle öğrenme stillerinin başarılı öğrencileren farklı olduğu görülmüştür. Bu durumda, kişisel düşünme modeline uygun olmayan öğretim tekniklerinin, bahsedilen öğrencilerin başarısızlıklarının nedeni olarak görülmüştür. Başarısız öğrencilerin öğrenmede birinci kanal olarak kullandıkları kanal kinestetik kanalı, başarılıların ise işitsel kanalı kullandıkları ortaya çıkmıştır. Araştırma sonunda kinestetik, işitsel ve görsel kanalları birinci sırada kullananlar ile diğer sıralarda kullananlar arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür. Bu sonuca göre öğrencilerin öğrenme kanalına uygun test itemlerinde daha başarılı olacağı görüşü desteklenmemişse de öğrencilerin başarısızlık gibi istenmeyen bir durumdan kaçmak amacıyla öğrenme yaşantılarında kendilerine uygun çözüm yolları geliştirdiklerini düşündürmüştür. Sonuç olarak, başarı başarısızlık gibi etkenler doğrudan bilişsel yapılara bağlanmadan, öğrenme stilleri ile ilgili olabileceği ve öğrenme stillerine uygun öğretim tekniklerinin öğrencileri akademik açıdan olumlu yönde etkileyebileceği ve destekleyebileceği söylenebilir.

 

B#49 İlköğretimde Disiplin: TED Ankara Koleji Danışma ve Rehberlik Merkezi Tarafindan Hazırlanan Disiplin Yönetmeliği Taslağı Üzerinden İçerik ve Bakış Açısı Tartışması

Mehtap Burak ve Beyza Ögetürk

TED Ankara Koleji Vakfı Özel İlköğretim Okulu

İlköğretimin 5 yıldan 8 yıla çıkması ile birlikte, daha önce yürürlükte olan disiplin yönetmeliği kaldırılmış ve 1997 yılından beri yürürlükte olan İlköğretim Kurumları Yönetmeliği 118 maddesinde “İlköğretim Okullarında disiplin cezası verilemez” hükmü getirilmiştir. Aradan geçen 5 yıl içinde okul ortamında kuralların uygulanmasına ilişkin tutarlı bir yaklaşımı düzenleyen bir yönetmeliğin olmamasının eğitim ve öğretimde aksamalara neden olduğu görülmüştür. İköğretim Okullarda bu aksamalardan kaynaklı sorunların tek çözüm adresi rehberlik servisleri olarak gösterilmiştir. Oysa okul içinde tanımlı kuralların olmasının, kurallara uyulmadığında yaptırımları hakkında bilgi sahibi olunmasının, olumsuz davranışların tekrarlanmamasında etkili olduğu, istendik davranışların benimsetilmesinde ise sadece notla sınırlandırılmamış,öğrencinin diğer alanlardaki başarı ve çabalarının da değerlendirildiği bir ödül sistemini de içeren disiplin anlayışının gerekliliği gelişmiş ülkeler tarafından da kabul edilmiş bir olgudur. Bu eksiklikten yola çıkılarak, 2000-2001 Öğretim yılında okulumuz Rehberlik Merkezi tarafından, Prof. Dr. Ferhunde ÖKTEM danışmanlığında İlköğretim 6,7,8.sınıflar için bir disiplin yönetmeliği taslağı çalışması yapılmıştır. Yeni Yönetmelik taslağı hazırlanırken, Öğrencilerin ve tüm okul çalışanlarının günlük etkinliklerini amaçları doğrultusunda ve mutluluk içinde yürütmelerini sağlamak için aşırı davranışların sınırlandığı rahat ama düzenli ve demokratik bir ortam yaratmak amaçlanmıştır. İlke olarak, olumlu davranışların ödülle benimsetilmesi, olumsuz davranışların yinelenmesinin engellenmesi ya da olumlu davranışlara dönüştürülmesi benimsenmiştir. Taslak hazırlanırken kaynak taraması yapılmış, farklı ülke okullarının disiplin yönetmelikleri incelenmiş ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1997 yılına kadar Temel Eğitim II. Kademe (Ortaokul) ile Ortaöğretim okulları için kullanılan Disiplin Yönetmeliği esas alınarak üzerinden değişikliklere gidilmiştir. Eski yönetmelik üzerinden yapılan temel değişikliklerden bazıları şunlardır: 1. Okul Disiplin kuruluna öğrenci yönlendirilmeden önce, öğrenciyi davranışı ile ilgili bilinçlendirmek amacı ile UYARMA adı altında bir süreç eklenmiştir. Uyarma süreci; Sözlü uyarı , Öğrenci ile Sözleşme ve Veli ile Görüşme olmak üzere üç aşamadan oluşmaktadır. Uyarma sürecinde ilk aşamadan başlanmakta, öğrencinin davranışı yinelemesi durumunda diğer aşamalara geçilmekte ve bir sonraki aşamada ne olacağı konusunda öğrenci bilgilendirilmektedir. Öğrenci ile öğretmen arasında yapılan görüşmeler geliştirilen forma öğretmen tarafından kaydedilmekte ve öğrenci tarafından da imzalanmaktadır. Tüm bu aşamalar sonucunda olumsuz davranışın devamı halinde öğretmen, kayıtları ile birlikte okul disiplin kuruluna öğrenciyi sevk edebilmektedir; 2. Öğrencinin Yaptığı olumsuz davranışı telafi etmesi için ONARIM ve ALIKOYMA adı altında Okul Disiplin Kurulu kararı gerektirmeksizin Öğretmen tarafından verilebilecek yeni cezalar eklenmiştir; 3. Eski yönetmelikte tanımlanan olumsuz davranış biçimleri ve karşılığında Okul disiplin kurulu tarafından öngörülen ceza türlerine ilişkin sınıflandırma tamamen yeni baştan ele alınarak düzenlenmiştir. Yeni yönetmelik taslağında bilinçlendirme ile düzeltilebilecek olumsuz davranışlar için okul disiplin kurulunu devreye sokmadan önce, öğretmen ile öğrenci arasında yapılandırılmış bir süreç tanımlanmıştır. İlköğretim 6,7 ve 8. sınıflar için hazırlanan Disiplin yönetmeliği taslağı Milli Eğitim Bakanlığı, Talim Terbiye Kurulu tarafından incelenmektedir. Bildiri sunumunda; bu çalışmanın içeriğine ilişkin bilgi verilmesi ve tartışmaya açılması amaçlanmaktadır.

 

B#50 Yatılı İlköğretim Bölge Okulu Öğrencilerinin Yalnızlık Düzeylerinin Bazı Değişkenlere Göre İncelenmesi

Mehmet Güven

İnönü Üniversitesi, Psikolojik Danışma ve Rehberlik Anabilim Dalı

Bu araştırmada, Yatılı İlköğretim Bölge Okulu (YİBO) öğrencilerinin yalnızlık düzeylerini cinsiyet, öğrenim görülen sınıf düzeyi, algılanan akademik başarı düzeyi, okuldaki arkadaş ilişkilerinden memnunluk düzeyi, geleceğe ilişkin beklenti, YİBO’da ihtiyaçların karşılanmasından memnunluk düzeyi, okul personeli arasında özel sorunlarını paylaşabilecekleri birinin olup olmaması, aile bireyleri tarafından okulda ziyaret edilme sıklığı, algılanan öğretmen tutumu ve okuldaki sosyal etkinliklerle ilgilenme biçimi gibi değişkenler yönünden incelemek amaçlanmıştır. Araştırmanın evrenini Malatya iline bağlı Akçadağ, Battalgazi ve Hekimhan Yatılı İlköğretim Bölge Okullarının ikinci kademesinde (6, 7, ve 8. sınıflar) 2001-2002 öğretim yılı güz döneminde yatılı olarak öğrenim gören toplam 1025 öğrenci oluşturmaktadır. Örneklem alınırken adı geçen okulların sınıf ve öğrenci sayıları dikkate alınarak uygulama yapılan sınıflar random olarak seçilmiş ve evrenin yaklaşık yarısı araştırma kapsamına alınmaya çalışılmıştır. Ölçme araçlarını hatalı ve eksik işaretleyen öğrencilerin cevap kağıtları değerlendirmeye alınmamıştır. Sonuçta 163 kız (%35.98) ve 290 erkek (%64.02) olmak üzere toplam 453 öğrenci araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Araştırmanın bağımlı değişkeni olan yalnızlık düzeyini ölçmek için Marcoen ve Brumagne(1981)’nin geliştirdiği ve Öztürk(1987)’ün Türkçe’ye uyarlama çalışmasını yaptığı “Çocuklar İçin Yalnızlık Ölçeği” kullanılmıştır. Araştırmanın bağımsız değişkenlerini belirlemek için de araştırma kapsamında geliştirilen “Öğrenci Kişisel Bilgi Formu” kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde bağımsız gruplar için kullanılan t-testi ve Tek Yönlü Varyans Analizi tekniklerinden yararlanılmıştır. F değerinin anlamlı bulunduğu durumlarda farkın kaynağını saptamak için Tukey HSD testi kullanılmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgular şu şekilde özetlenebilir: 1. YİBO öğrencilerinin yalnızlık düzeylerinde cinsiyet, öğrenim görülen sınıf düzeyi ve aile bireyleri tarafından okulda ziyaret edilme sıklığına göre anlamlı bir fark bulunmamıştır; 2. Öğrencilerin algıladıkları akademik başarı düzeyi, okuldaki arkadaş ilişkilerinden memnunluk düzeyi, geleceğe ilişkin beklentileri, YİBO’da ihtiyaçların karşılanmasından memnunluk düzeyi, okul personeli arasında özel sorunlarını paylaşabilecekleri birinin olup olmadığı konusundaki görüşleri, algıladıkları öğretmen tutumu ve okuldaki sosyal etkinliklerle ilgilenme biçimine göre yalnızlık düzeyleri arasında anlamlı farklar olduğu saptanmıştır. Yapılan istatistiksel analizler sonucunda; 1. Okuldaki başarı durumunu orta ve zayıf olarak algılayan öğrencilerin yalnızlık düzeyleri, başarılarını çok iyi ve iyi olarak algılayanlara göre daha yüksek bulunmuştur; 2. Okuldaki arkadaş ilişkilerinden kısmen memnun olan ve memnun olmayan öğrencilerin yalnızlık düzeyleri, çok memnun ve memnun olanlara göre daha yüksek bulunmuştur; 3. Geleceğe ilişkin beklentilerinin gerçekleşmesi konusunda kaygılı ve olumsuz duygulara sahip olan öğrencilerin yalnızlık düzeyleri, rahat ve olumlu duygular taşıyanlara göre daha yüksek bulunmuştur; 4. Okulda ihtiyaçlarının karşılanmasından kısmen memnun olan ve memnun olmayan öğrencilerin yalnızlık düzeyleri, çok memnun ve memnun olanlara göre daha yüksek bulunmuştur; 5. Okuldaki görevli ve öğretmenler arasında özel sorunlarını rahatça paylaşabileceği biri olmadığını belirten öğrencilerin yalnızlık düzeyleri, paylaşabileceği biri olduğunu belirtenlere göre daha yüksek bulunmuştur; 6. Okuldaki öğretmenlerin tutumunu otoriter ve ilgisiz olarak algılayan öğrencilerin yalnızlık düzeyleri, öğretmenlerini demokratik olarak algılayanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Ayrıca, öğretmenlerini ilgisiz olarak algılayan öğrencilerin, otoriter olarak algılayanlara göre de yalnızlık düzeyleri yüksek bulunmuştur; 7. Okuldaki sosyal etkinliklerle hiç ilgilenmediklerini ve sadece izleyici olduklarını belirten öğrencilerin yalnızlık düzeyleri, sosyal etkinliklere aktif bir şekilde katıldıklarını belirtenlere göre daha yüksek bulunmuştur. Araştırmada elde edilen bulgulardan, YİBO’lardaki öğrencilerin yalnızlık düzeyleri üzerinde olumsuz etkileri olan ve onların kendilerini yalnız hissetmelerine yol açabilecek bazı değişkenlerin olduğu sonucuna varılmıştır. Bu sonuca dayalı olarak, okulun öğrencilere sunduğu hizmetlerin kalitesinin arttırılmasının yanında, okulda görevli yönetici, öğretmen, psikolojik danışman ve diğer personelin görev ve sorumluluklarına ilişkin düzenlemelerin gereği ortaya çıkmaktadır.

 

B#51 İlköğretim Okullarında, Öğrencilerin, Öğretmenlerin, Okul Yöneticilerinin ve Velilerin Çatışma Çözüm Stratejilerinin İncelenmesi

Abbas Türnüklü, Namık Öztürk ve İdris Şahin

Dokuz Eylül Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Bölümü

Farklı kültür, kişilik, değer, tutum, seçim, amaç ve çıkar özellikleri olan yüzlerce bazen de binlerce öğrenci aynı okulda aynı kantini, koridoru, bahçeyi ve sınıfı paylaşmak zorundadır. Çağdaş yaşamın doğal bir parçası olan bu zorunluluk, eğitim ortamlarında bir çok çatışmayı da beraberinde getirmektedir. Bu nedenledir ki çatışmalar, okul yaşamının doğal, doğal olduğu kadar da kaçınılmaz bir parçasıdır. Bunun için, çatışmaların yapıcı, bütünleştirici ve barışçı yöntemlerle öğrencilerin, bilişsel, ahlaksal ve toplumsal gelişimlerini kolaylaştıracak biçimde çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Yukarıda yazılanların ışığı altında, bu araştırmanın amacı okul disiplini anlamında, okul üyeleri olan yönetici, öğretmen, öğrenci ve velilerin okulda öğrenciler arasında yaşanan çatışmalar kendilerine yansıdığında, bunları nasıl çözdüklerini öğretmenler açısından incelemektir. Bu bağlamda, aşağıdaki sorulara yanıt aranmaktadır: Öğrenciler, okulda yaşadıkları çatışmaları nasıl çözmektedir? Öğretmenler, sınıflarında karşılaştıkları öğrenci çatışmalarını nasıl çözmektedir? Okul yöneticileri, kendilerine yansıtılan öğrenci çatışmalarını nasıl çözmektedir? Öğrenci velileri, çocuklarının kendilerine yansıtılan çatışmalarını nasıl çözmektedir? Araştırma, alt sosyo-ekonomik çevrelerde bulunan ilköğretim okullarının ikinci kademelerinde gerçekleştirildiği için sonuçlar bu çerçevede değerlendirilmelidir. Araştırmanın nitel bir çalışma olmasından dolayı, çalışma boyunca sınırlı sayıda öğretmen ile daha derinlemesine çalışabilmek amacıyla örneklem tekniği olarak olasılık temelli olmayan örneklem tekniklerinden ‘amaçlı örneklem’ tekniği kullanılmıştır. Görüşmeler, çalışmaya katılmaya istekli olan 29 öğretmenle çalışılarak gerçekleştirilmiştir. Örneklem seçiminde, öğretmenlerin deneyimi, cinsiyeti ve okulun bulunduğu sosyal çevre göz önüne alınarak görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Bu araştırmada nitel araştırma tekniklerinden görüşme tekniği kullanıldığı için görüşmelerde standardı sağlamak ve karşılaştırmalı sonuçlar elde etmek için çalışmada, yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılmıştır. Yapılandırılan görüşme formunda kullanılan soruların herkes tarafından aynı biçimde anlaşılması için içerik ve görünüş geçerlikleri ilköğretim okullarında çalışan öğretmenlere ve uzman görüşüne başvurularak gerçekleştirilmiştir. Daha sonra üç araştırmacının (görüşmeci) aynı formu kullanması sağlanarak ölçeğin ve görüşmecilerin pilot çalışmaları yapılmıştır. Böylece üç araştırmacının da aynı biçemde soru sorma becerisi kazanması sağlanmıştır. Buna ek olarak, görüşme formuna ilişkin sorulara, araştırmacının yüklemiş oldukları anlamlar ile öğretmenlerin yüklemiş oldukları anlamlar arasında koşutluk sağlanmaya çalışılmıştır. Görüşmeler, öğretmenlere aynı sorular, aynı sözcüklerle ve aynı anlamı çağrıştıracak tonlamayla yöneltilerek gerçekleştirilmiştir. Görüşme sürecinde, öğretmenler konuşmalarının kasetle saptanmasını istemediklerinden konuşmalar doğrudan kağıda aktarılmıştır. Daha sonra, tüm metinler bir araya getirilerek çalışmanın verileri oluşturulmuştur. Elde edilen onlarca sayfalık sözel verinin analizinde nitel veri analiz teknikleri kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, alt sosyo-ekonomik çevrelerde yer alan ilköğretim okullarının üyeleri olan öğrencilerin, öğretmenlerin, yöneticilerin ve velilerin kendilerine yansıyan öğrenci çatışmalarını çözme stratejilerinin genel anlamda oldukça birbirine benzer olduğu saptanmıştır. Bu bağlamda okul üyelerinin kullandıkları çatışma çözüm stratejileri öğretmen görüşlerine bağlı olarak özetlendiğinde aşağıdaki sonuçlar bulunmuştur. Öğretmenler, öğrencilerin kendi aralarında yaşadıkları çatışmaları çözmek için genellikle kaba kuvvet, şiddet, sataşma, çeteleşme, öğretmene şikayet etme, dövüşme ve küfür gibi stratejileri kullandıklarını belirtmektedir. Öğretmenler, kendilerine yansıyan öğrenci çatışmalarını çözmek için öğrencilerin sorunlarını anlamalarını isteme, velisiyle görüşme, açıklama yapma, konuşma, rehber öğretmene iletme, sorunlarını kendilerinin çözmesini sağlama gibi stratejileri kullandıklarını belirtmişlerdir. Buna karşın öğrencilerle kendi aralarında yaşadıkları çatışmaları çözmek için öğrenciye kuralları hatırlatma, şiddet kullanma, öğrenciyle birebir konuşma, öğrenciye davranışının nedenini sorma, sert çıkışma, ve öğrencinin davranışını bastırma gibi stratejiler kullandıklarını belirtmişlerdir. Öğretmenler okul yöneticilerinin öğrenci çatışmalarını çözmek için şiddet kullanma, ailesiyle görüşme, öğrenciyle görüşme, psikolojik danışmanlık ve rehberlik servisine gönderme ve nasihat çekme gibi stratejileri kullandıklarını belirtmişlerdir. Benzer biçimde öğretmenler velilerin çocuklarının okulda yaşadıkları çatışmalarını kendilerine yansıdığında çözmek için diğer öğrenciyi okul idaresine şikayet etme, diğer öğrenciyi tehdit etme, çocuklarına kızma ve ceza uygulama gibi çeşitli stratejileri kullandıklarını belirtmişlerdir. Okul üyelerinin kullandıkları çatışma çözüm stratejilerine ilişkin öğretmenlerin belirttikleri görüşlerin en önemli benzerlikleri, okul üyelerinin kullandıkları stratejilerin genelde yetkeci ve dış kontrol odaklı olup psikolojik şiddet (azarlama, kızma, küfür korkutma, tehdit etme vd.) ve fiziksel şiddet (vurma, dövme, kavga etme vd.) öğelerini içermesidir. İletişim çatışmalarının çözüm stratejileri olarak öğrencilere kendi problemlerini çözdürme, ortak problemi birlikte çözme, uzlaşma ve arabuluculuk gibi yapıcı ve barışçıl çatışma çözüm stratejilerine ya hiç yer verilmemiştir ya da çok az yer verilmiştir. Çalışmanın içeriğine ilişkin daha geniş ve derin karşılaştırmalara bildiride yer verilecektir.

 

B#52 Vaginismus Tanısı ile İzlenen Bir Grup Hastanın Bilişsel-Davranışcı Yönelimli Tedavisi ve Sonuçları

Elif Kabakçı ve Senar Batur

Hacettepe Üniversitesi, Psikiyatri Bölümü

Vaginismus, ülkemizde sıklıkla rastlanan cinsel işlev bozukluklarının başında yer almaktadır. Daha önce yapılan çalışmada, anksiyete düzeyinin ve evlilik ilişkisi içinde eşin (erkeğin) “güvenilir” olarak algılanmamasının vaginismus sorununu yordadığı bildirilmiştir (Tuğrul ve Kabakçı, 1997). Bu bulgu ışığında, çalışmanın birincil amacı, bilişsel-davranışçı terapi (BDT) yaklaşımı ile tedavi gören çiftlerde, tedavi öncesi ve sonrasında anksiyete, evlilik ilişkisi ve cinsel yaşamın kalitesindeki değişimleri incelemektir. İkincil amaç ise, tedaviyi tamamlayan ve tamamlamayan çiftleri, gerek bu değişkenler, gerekse bazı sosyodemografik ve kişisel özellikler (yaş, evlilik süresi, tanışma süresi, tedavi öncesi cinsel bilgi düzeyi, cinsellikle ilgili gelenek göreneklerin varlığı, cinsel travma öyküsü vb) açısından karşılaştırmak ve tedaviyi bırakan grubun özelliklerini belirlemektir. Denekler ve İşlem Yolu: Bu çalışmaya, Haziran 1999 – Aralık 2001 tarihleri arasında, cinsel işlev bozukluğu nedeniyle Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine başvuran ve “vaginismus” tanısı ile tedaviye alınan hastaların ve eşlerinin tümü dahil edilmiştir. Toplam 28 çift ile, aynı eğitimi almış iki klinik psikolog tarafından haftada bir kez bireysel BDT seansları sürdürülmüştür. Deneklerden, tedavi öncesi, tedavi bitiminde ve bir ay sonraki kontrol görüşmelerinde ölçümler alınmıştır. Çiftlerin cinsel yaşamlarının kalitesini değerlendirmek üzere Glombok Rust Cinsel Doyum Ölçeği(GRISS) kadın ve erkek formları, evlilik ilişkisinin değerlendirmek amacıyla Birtchnell Eş Değerlendirme Ölçeği kadın formu, anksiyete düzeyini belirlemek amacıyla Durumluk, Sürekli Kaygı Envanteri uygulanmıştır. Ayrıca, sosyodemografik ve kişisel özellikleri belirlemek amacıyla araştırmacılar tarafından hazırlanmış bilgi formu uygulanmıştır. Ölçeklerin tümüne ait geçerlik ve güvenirlik çalışmaları mevcuttur. Araştırmaya katılan çiftlerin %50 si tedaviyi vaginismus açısından tam düzelme ile tamamlamıştır. Seans sayısı ortalaması 11,50 (Ss=4,6) olarak bulunmuştur. Ondört çift, ortama olarak ikinci seanstan sonra tedaviden haber vermeksizin ayrılmışlardır. Tedaviyi bırakan çiftlerin sayısı, terapistlere göre farklılaşmamaktadır. Çalışmada parametrik olmayan istatistiksel teknikler kullanılmıştır. Tedavi öncesi, sonrası ve kontrol görüşmesindeki GRISS kadın, erkek toplam ve alt ölçek puanlarında, Birtchnell Eşdeğerlendirme Ölçeği puanlarında ve Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri puanlarında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunmuştur. Tedaviye devam etmiş olanlar ve bırakanlar arasında gerek GRISS kadın, erkek toplam ve alt ölçek puanlarında, Birtchnell Eşdeğerlendirme Ölçeği puanlarında ve Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri puanlarında, gerekse sosyodemografik-kişisel özellikler açısından fark bulunmamıştır. Bu araştırma bulguları ışığında BDT seansları ile izlenen vaginismus hastalarının ve eşlerinin, tedavi ile cinsel yaşam ve evlilik kalitelerinin belirgin olarak arttığı, kadınların genel ve duruma bağlı anksiyetelerinin azaldığı sonucuna varılmıştır. Bilişsel-davranışçı terapi ile, sadece çiftlerin cinsel yaşamdaki sorunları değil, evlilik ilişkileri ve genel anksiyete düzeylerinde de olumlu yönde değişim elde edilmiştir. Ancak, BDT’nin diğer terapi tekniklerine göre etkinliğinin ortaya konulabilmesi için diğer terapi teknikleri ile yapılmış karşılaştırmalı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Değerlendirilen değişkenler açısından tedaviyi bırakanlar ve tamamlayanlar arasında farklılık bulunmamıştır. Tedaviyi bırakanların sayısının, terapistlere göre farklılık göstermemesi nedeniyle, tedaviyi bırakmanın psikoterapist faktöründen çok, çiftlere bağlı ve bu çalışmada araştırılamamış başka özelliklerden kaynaklanabileceği düşünülmüştür. Değişim için motivasyon eksikliği, cinsel işlev sorununun sağladığı ikincil kazançlar, bazı kişilik özellikleri vb değişkenler terapiyi ilk seanslarda bırakmakta etkili olabilir. İleride yapılacak çalışmalarda, terapiyi bırakmakta etkili olan faktörlerin ortaya çıkarılması ile, değerlendirme ve terapinin etkinliği arttırılabilir.

 

 

B#53 Vaginismus: Kadınlar ve Eşlerinin Özellikleri

Elif Kabakçı

Hacettepe Üniversitesi, Psikiyatri Bölümü

Ceylan Tuğrul Daş

Psikolojik Değerlendirme ve Tedavi Merkezi, Ankara

Vaginismus, ülkemizde kadın cinsel işlev bozuklukları içinde tedaviye en sık başvuru nedeni olduğu halde, batı ülkelerinde oldukça seyrek rastlanan bir durumdur. Belki de bu yüzden, literatürde vaginismus tanısıyla izlenen hastalar ve eşlerine ait özelliklere odaklanan çalışmalara rastlanmakla birlikte, özellikle son yıllarda bu tip çalışmaların literatürde yer almadığı dikkat çekmektedir. Genel olarak özetlenecek olursa, bu güne kadar karşıt sonuçlar bildirilmekle birlikte, cinsel işlev bozukluğu olan kadınların eşlerinde de cinsel işlev bozukluğu olabileceği, eşlerin özellikle agresyon ve bununla başa çıkmada güçlüklerinin olabileceğine dair bulgular rapor edilmiştir. Benzer şekilde, kadınların doğrudan duygu ifadesi yerine, vaginismus yoluyla öfkelerini dışa vurdukları, cinsel korkularının yanı sıra nevrotik düzeyde başka korkularının da olabileceği ileri sürülmektedir. Kadınlara ve eşlerine ait bildirilen özellikler bulunmakla birlikte tutarlı olarak aynı sonuçları veren çalışmaların sayısı azdır. Oysa bu özelliklerin bilinmesi, gerek vaginismusa yatkınlık yaratacak özelliklerin anlaşılması gerekse tedavide odaklanılması gereken konulara ışık tutacak olması bakımından önem taşımaktadır. Ayrıca, cinselliğin kültürel olarak farklı özellikler göstermesi nedeniyle bizim toplumumuzdaki vaginismus hastalarının ve eşlerinin özelliklerinin tanınması da gereklidir. Bu çalışmanın amacı, vaginismus tanısı ile izlenen hastaların ve eşlerinin, cinsel yaşam kalitesi, genel psikopatolojik özellikleri, duygu ve öfke ifadesi, sosyotropik-otonomik kişilik özellikleri, cinsel yaşamla ilgili inançları, sosyodemografik özellikleri açısından değerlendirmek ve karşılaştırmak, ayrıca bu değişkenler içinde vaginismusu en iyi yordayan özellikleri belirlemektir. Denekler ve İşlem Yolu: Bu çalışmaya, vaginismus tanısı ile özel bir tedavi ve değerlendirme merkezinde izlenen 49 kadın ve eşleri katılmışlardır. Çiftlerin cinsel yaşamlarının kalitesini ve cinsel işlev bozukluğunu değerlendirmek üzere Golombok Rust Cinsel Doyum Ölçeği (GRISS), genel psikopatolojiyi değerlendirmek üzere SCL-90-R, kişilerin duygularını tanıma ve ifadelerindeki güçlüğü değerlendirmek üzere Aleksitimi Ölçeği, sosyotropik ve otonomik kişilik özelliklerini değerlendirmek üzere Sosyotropi-Otonomi Ölçeği (SOSOTÖ), öfke duygusu ve ifadesini değerlendirmek amacıyla Sürekli Öfke ve Öfke Tarz Ölçeği (SÖÖTÖ) uygulanmıştır. Ölçeklere ait geçerlik ve güvenirlik çalışmaları mevcuttur. Ayrıca, kişilerin cinsellikle ilgili inançlarını değerlendirmek amacıyla cinsel mitler anketi, sosyodemografik bilgiler, evlenmeden önceki aile özellikleri, eş ve eşin ailesi ile ilişkilere ait bilgileri içeren kişisel bilgi formu uygulanmıştır. Tüm ölçek ve anketler hem kadınlara hem de eşlerine verilmiştir. Bu çalışmada kadınlar ve erkekler cinsel yaşam kalitesi, genel psikopatoloji özellikleri, duygu tanıma ve ifadeleri, sosyotropik-otonomik kişilik özellikleri, öfke ve ifadesi, cinsel inançları açısından karşılaştırılmışlardır. Cinsel yaşam ile ilgili olarak, kadınların iletişim, kaçınma, dokunma boyutlarında ve genel olarak cinsel yaşam kalitesinde eşlerine oranla daha sorunlu oldukları bulunmuştur. Kadınların daha fazla genel psikopatolojik özellikler gösterdiği, duygu tanıma ve ifadesinde eşlerine nazaran daha fazla güçlük yaşadıkları, öfkelerinin daha yoğun olduğu, buna karşılık eşlerin öfke kontrolünde daha başarılı oldukları görülmüştür. Kadınların daha fazla sosyotropik özellikler sergilediği, cinsel inançlar açısından da kadınların eşlerine oranla daha fazla yanlış cinsel inanca sahip oldukları bulunmuştur. Vaginismusun yordanmasında hem kadınlara hem de eşlerine ait özellikleri belirleyebilmek amacıyla, tüm değişkenlere, değişik kombinasyonlarla regresyon analizi uygulanmış ve sonuçta evlilik süresinin (negatif yönde), kadının otonomik kişilik özelliklerinin (negatif yönde), ve erkek cinsel işlev boyutları içinde cinsel yakınlaşma sıklığındaki azalmanın vaginismusu yordayan değişkenler olduğu anlaşılmıştır. Bu çalışmada genel olarak kadınların, eşlerine oranla gerek cinsel yaşam kalitesi, gerekse duygu tanıma ve özellikle öfke ifadesi ile ilgili güçlüklerinin olduğu görülmüştür. Bu sonuç, literatürde eşlere ait bildirilen patolojik özelliklerle uyum göstermemektedir. Ancak, tedavi sırasında kadınların duygu ve özellikle öfkelerini tanımaları ve uygun yollarla ifade etmeleri üzerinde de çalışılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Benzer şekilde, kadınların otonomik kişilik özellikleri ile ilgili inanç ve varsayımlarının da değerlendirilmesi ve tedavi sürecinde ele alınmasının önemli olabileceğini göstermektedir.

 

B#54 Sorumluluk Algısının Obsesif Kompulsif Davranış Örüntülerindeki Yeri

Orçun Yorulmaz1, A. Nuray Karancı2 ve Ayda Tekok Kılıç1

1Uludağ Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

2Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Salkovskis’in bilişsel modeline göre (1989, 1999, 2001) obsesif-kompulsif davranışı etkileyen en önemli faktör, herkes tarafından yaşanabilecek , istek dışı bilinçte beliren düşüncelerin (intrusive thoughts)(Rachman, 1997; 1998) yorumlanış biçimidir. Bu tür düşüncelerin varlığı veya içeriği, kendisine veya başkalarına zarar verme ihtimali nedeniyle bireyde sorumluluk algısının artmasına neden olur. Bu bağlamda sorumluluk kavramı, Obsesif Kompulsif Bozukluk’un (OKB) hem gelişiminde hem de devam etmesinde önemli bir yer tutmaktadır. Modele göre obsesif-kompulsif patolojinin temelinde, deneyimler sonucunda oluşan ve abartılı sorumluluk algısıyla ilintili şemalar ve otomatik düşünceler yatar. Kritik bir olay yada olaylar sonrasında birey çevresindeki uyaranları ve olayları, başkalarına zarar verme düşüncesinin baskın olduğu şemalarla değerlendirmeye başlar. Bu durum, aslında herkes tarafından yaşanabilecek istek dışı bilinçte beliren düşüncelerin yanlış yorumlanarak bireysel sorumlulukla ilgili otomatik düşüncelerin ortaya çıkmasına neden olur. Bu düşünceler, bireyde sıkıntı ve kaygı yaratır; birey, korkulan bir olayın yada durumun gerçekleşme olasılığını azaltmak veya ortadan kaldırmak amacıyla kompulsif davranışlar sergilemeye başlar. OKB’taki artan sorumluluk algısı, gözlemlerle (Rachman, 1993; Tallis, 1994), çeşitli ölçeklerle (Freeston ve ark., 1992; Rachman, 1995; Salkovskis ve ark., 1999; Foa ve ark., 2001), deneysel manipülasyonlarla (Lopatka & Rachman, 1995; Ladouceur ve ark., 1995; Rheaume ve ark., 1995; Shafran, 1997) ve tedavi etkinlik çalışmalarıyla (Van Oppen & Arntz, 1994; Ladouceur ve ark., 1996) desteklenmektedir. Literatürde OKB ile ilintili çalışmalarda, hasta grubu ile yaşanan sıkıntılar (ilaç kullanımı, araştırmadan ayrılma ve seçim yanlılığı vb.) nedeniyle hasta gruplarının yanı sıra tanı almamış bireyler de kullanılmaktadır. Bu anlamda araştırmalarda çoğunlukla obsesif-kompulsif tipte davranışlar sergiledikleri halde DSM’nin belirlediği eşiğin altında kaldıkları için OKB tanısı almayan ve eşik altı obsesif-kompulsif olarak tanımlanan bireyler değerlendirilmektedir. Salkovskis ve ark. (2000) OKB’taki sorumluluğa dair genel tutumları, bu tutumların özelliklerini ve bireydeki zarar verme endişesini değerlendirmek amacıyla Sorumluluk Tutumları Ölçeği (STÖ)’ni geliştirmiştir. Hasta ve kontrol gruplarının karşılaştırıldığı çalışmanın sonucunda ölçeğin geçerli ve güvenilir olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı ise, Sorumluluk Tutumları Ölçeği’nin ülkemizden bir örneklemde geçerlilik ve güvenilirlik çalışmalarını yapmak ve sorumluluk kavramının obsesif-kompulsif davranış örüntüleri üzerindeki ilişkisini araştırmaktır. Çalışma sonucunda sorumluluk algısının obsesif-kompulsif davranış boyutu ile ilişkili olacağı beklenmektedir. Uludağ Üniversitesi’nde farklı bölümlerde okuyan 350 öğrenci örneklem grubunu oluşturmaktadır. Örneklem grubuna demografik bilgiler, Sorumluluk Tutumları Ölçeği (STÖ; Salkovsis ve ark., 2000), Maudsley Obsesif Kompulsif Ölçeği (MOKÖ; Rachman & Hodgson, 1980; Erol & Savaşır, 1988), Beck Depresyon Envanteri (BDE; Beck, 1972; Teğin, 1980), Sürekli Kaygı Envanteri (STE; Spielberger, Gorsuch & Lushene, 1970; Öner & Le Compte, 1985)’nden oluşan ve her sette sıralamanın dengelendiği bir ölçek seti uygulanmıştır. Uygulama, ders saatlerinde öğretim üyesinden izin alınarak yapılmış ve yaklaşık 30 dakika sürmüştür. Yapılan analizler sonucunda ST֒nün geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğu tespit edilmiştir. MOKÖ ve STÖ arasında anlamlı bir ilişki gözlenmektedir ve bu anlamlılık BDE ve STE kontrol edildiğinde de devam etmektedir. Yüksek (MOK֒de üst %25’lik gruba girenler) ve düşük (MOK֒de alt %25’lik gruba girenler) obsesif-kompulsif gruplar arasında sorumluluk tutumları ile obsesyonel semptomlar arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Bu çalışmanın bulguları, ST֒nün bu çalışmada yapılan çevirisi ile Türk bir örneklem grubunda da geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğunu göstermektedir. Ayrıca Obsesif-Kompulsif Bozukluk’ta sorumluluk kavramının (inanç ve tutumların) depresyon ve kaygının ötesinde önemli bir yere sahip olduğu bulunmuştur. Bu da Salkovskis’in bilişsel modelini destekler niteliktedir.

 

 

 

B#55 Baş Etme Stratejilerinin Psikolojik Sağlık İçin Rolü ve Önemi

Ayten Zara-Page

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Graham Davey

Sussex University, Falmer, İngiltere

Bu araştırma baş etme stratejileri, duygu durumları, problem çözme yolları arasındaki ilişkiyi değerlendirmiş ve bu faktörlerin psikolojik sağlığa olan etkilerine laboratuvar ve geniş anket çalışmaları içinde bakmıştır. Baş etme mekanizmaları üzerinde yapılan çeşitli ampirik araştırmalar bu faktörün psikolojik sağlık için ne kadar önemli ve anlamlı rol oynadığını kanıtlamıştır. Deneysel bağlamda birçok faktör manipule edilmiş, ama baş etme stratejilerinin manipule edilerek duygu durumu, problem çözme becerileri ve bunlardan yola çıkarak psikolojik stresi artırmaya veya azaltmaya yönelik etkileri araştırılmamıştır. Bu nedenle araştırma, gruplar arası karşılaştırma dizaynı içinde, öncelikle bilişsel olarak hazırlanan farklı baş etme stratejilerinin Velten-tipi yerleştirme tekniğini kullanarak katılımcıların bulundukları gruplara göre her bir baş etme yolu ifadesini yüksek sesle okuyarak ve daha sonra üzerinde bir süre düşünerek duygu durumlarına olan olumlu ya da olumsuz etkilerini ölçmüştür. Bu bağlamda yapılan her bir laboratuvar çalışması, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında problemi çözme odaklı baş etme strateji grubunun katılımcıların mutluluk duygu düzeylerini artırdığını buna karşılık, probleme duygusal yaklaşım ve problemden kaçmaya odaklı baş etme strateji gruplarının katılımcıların üzüntü ve kaygı düzeylerini anlamlı bir şekilde artırdığını ortaya çıkarmıştır. Aynı sonuç katılımcıların hipotezi tahmin etme olasılıkları kontrol edildiğinde de bulunmuştur. Laboratuvar araştırmaları içinde, problemi çözme odaklı baş etme strateji grubunun olumlu duygu durumunu artırması ve buna bağlı olarak katılımcıların problem çözme başarısı arasında anlamlı bir ilişkide bulunmuştur. Ek olarak, problem çözmeye odaklı baş etme strateji grubunun mutluluk duygu durumundan bağımsız olarak da problem çözmedeki başarıyı etkilediği önemli bulgulardan biridir. Araştırma, laboratuvar çalışmalarının sonuçlarını test etmek ve ek olarak psikolojik sağlığı etkileyen diğer bilişsel, duygusal ve davranışsal faktörlerin etkilerinin ne olduğunu belirlemek amacıyla anket araştırması ile topladığı verilerini Yapısal Denklem Modeli içinde değerlendirmiştir. İz (Path) analizinden alınan sonuçlar laboratuvar sonuçlarını destekleyerek kullanılan baş etme stratejilerinin duygu durumu, problem çözme becerileri ve dolayısıyla psikolojik sağlığa olan etkilerinden dolayı çok önemli bir faktör olduğunu kanıtlarken; psikolojik stresi artıran ve azaltan ve psikolojik sağlığın düzenleyicisi rolü olan diğer faktörlerin etkilerini göstermesi açısından önemli bulgular sunmuştur. Psikolojik sağlık literatüründe çok fazla benzeri olmayan bu çalışma, baş etme stratejilerinin bilişsel olarak çalışılmasının bile stres faktörlerine ilk olarak verilen tepkiler üzerinde olumlu etkilerinin göstergesidir. Araştırma sonuçlarının hem akademik hem de klinik alanda yapılan çalışmalar için ifade ettiği şudur: baş etme stratejileri üzerinde yapılacak detaylı ve geniş araştırmalar, duygu durumundaki iyileşme ve probleme çözüm odaklı düşüncenin yaratılması için bir ihtiyaçtır. Aynı zamanda, etkili baş etme stratejileri üzerindeki eğitimler ve klinik çalışmalar psikolojik stresin azalmasına neden olan öncelikli ve ayrıcalıklı alanlar olarak önem kazanmalıdır.

 

B#56 İletişim Etkinliği mi Frontal Faaliyetler mi?

Ayşe Ayçiçeği ve Serkan Özgün

İstanbul Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

İki faktörlü yaklaşım, pozitif ve negatif semptom, şizofreni için günümüzde geniş bir kabul görmektedir. Her iki tablo arasında ki belirgin farklılıklar hastalığın nörolojik temellerinde farklılık olduğu düşüncesini beraberinde getirmektedir. Şizofreni dışında benzer bir ayrım Şizotipal Kişilik Bozuklukları’nda (ŞKB) da ortaya atılmaktadır. Dinn, Harris, Ayçiçeği, Greene ve Andover (2001) tarafından yapılan çalışmada pozitif semptomlu ŞKB gösteren kişilerde temporolimbik disfonksiyon belirlenirken, negatif semptomlu ŞKB gösteren kişilerde frontal faaliyetlerde bozulma belirlenmiştir. 1950’li yıllarda hız kazanan ve günümüze değin sürdürülen şizofreni ve aile çalışmalarında, aile hastalığın oluşumuna yada gidişine etken olarak vurgulanmaktadır. İletişim teorileri içerisinde bu ailelerin “iletişim becerilerinde” normal gruba göre sapmalar olduğu öne sürülmektedir. Bu çalışmalar gözden geçirildiğinde dikkat çeken önemli bir unsur, ailelere verilen ve iletişim etkinliğini ölçtüğü düşünülen görevlerden bir çoğunun organizasyon, mekan tasarımı, yön yada yol bulmak gibi frontal faaliyetleri içeriyor olmasıdır. Bu çalışmalardan biri de R.Blakar’ın kendi teorik yaklaşımına (social developmental approach) dayandırdığı, bir çift harita ve yol tarifini içeren, İletişim Çatışma Durumları (İÇD, Communication Conflict Situations) yöntemidir. Replikasyonu N.Sönmez (1994) tarafından yapılan ana çalışmada şizofren tanısı almış çocuğu olan aileler ile “normal” çocuğa sahip ailelerin İÇD’deki performansları, iletişim etkinliği ve biçimlerine göre karşılaştırılmış ve ilk grup aile daha başarısız bulunmuştur. Diğer yandan biyolojik yaklaşımlı çalışmalar şizofreni için genetik aktarıma işaret etmekte ve ailelerde şizofreni yada şizofreni spektrumundaki rahatsızlıklarla karşılaşma sıklığının yüksek olduğunu göstermektedir. Yine anne babaların bu spektrum da ŞKB gösterme oranının yüksek olması beklenmektedir. Bu araştırma çerçevesinde “iletişim etkinliği” performansının, annelerin gösterdiği şizotipal özelliklere göre değişip değişmediği irdelenmiştir. Annelerin Şizotipal Kişilik Envanteri (SPQ-B) Negatif Puanları ile İÇD basit yol başarı arasında negatif korelasyon, süre ve tekrar sayısı ile pozitif korelasyon göstermesi beklenmektedir. SPQ-B pozitif puanlar ile İÇD parametreleri arasında ise herhangi bir korelasyon beklenmemektedir. Çalışmaya alt tipi ve hastalık süresi açısından ayrım yapılmaksızın İ.Ü. Çapa Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü bünyesinde, DSM-IV kriterlerine göre şizofren tanısı almış çocuğa sahip 23 eş (23 anne ve 23 baba) alınmıştır. SPQ-B: Raine ve Benishay tarafından 1995 yılında geliştirilmiş, katılımcının kendisinin doldurduğu bir envanterdir. Evet-Hayır cevap formatında ki SPQ-B negatif, pozitif ve mixed semptomlara yönelik 22 soru içermektedir. Türkçe versiyonunun geçerlilik çalışması A. Ayçiçeği (2000) tarafından yapılmıştır. İÇD Yöntemi: Blakar (1980) tarafından geliştirilmiş yöntem basitleştirilmiş yol haritalarını içerir. İzleyici ve açıklayıcı eşlere verilmek üzere iki haritadan oluşur ve kadına açıklayıcı, erkeğe ise izleyici haritası verilmektedir. Her iki eşin haritasındaki A,B,C,D,E giriş noktaları dışında açıklayıcı eşin haritası üzerinde biri basit/kısa, diğeri karmaşık/uzun iki rota işaretlenmiştir. İzleyici eşin haritasında ise A,B,C,D,E giriş noktaları dışında herhangi bir işaret yoktur. Basit yolu tamamlayan eşler karmaşık yola geçirilirken tamamlayamayanlar için çalışma sonlandırılır. Takip eden eşin haritasında uzun yol üzerinde eşinin haritasından farklı olarak, kendisine söylenmeyen ek bir cadde (manipülasyon alanı) bulunmaktadır. Basit yol için başarı aynı rota üzerinden çıkışı bulmak iken karmaşık yolda hedef haritaların farklılığının doğru olarak tespit edilmesidir. Çalışmaya katılan eşlerin, tanı almış çocukları ile beraber yaşıyor ve uygulama talimatlarını anlayabilecek eğitim düzeyine sahip olmaları kriter olarak konulmuştur. Bu kriterlere uygun aileler, İ.Ü. Çapa Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümünü tarafından belirlendikten sonra hastaneye davet edilerek çalışmaya katılmışlardır. Ailelere öncelikle Ebeveyn Bilgi Formu verilmiş ardından İÇD uygulamasına alınmışlardır. İÇD uygulamasında eşler karşılıklı bir masaya oturtularak aralarına birbirlerinin haritalarını görmelerini engelleyecek bir blok konulmuştur. Uygulamacı eşleri izleyebileceği biçimde masanın kenarına oturmuştur ve kayıt cihazı çalıştırıldıktan sonra yönerge okunarak soruları cevaplandıktan sonra uygulamaya başlanmıştır. İÇD uygulaması tamamlandıktan sonra eşler SPQ-B formunu cevaplandırmış ve çalışma sonlandırılmıştır. Annenin Pozitif SPQ-B skorları ile İÇD iletişim etkinliği parametreleri arasında anlamlı bir korelasyona rastlanmaz iken Negatif SPQ-B skorları ile “basit yolun başarılması” arasında p<.01 düzeyinde negatif korelasyon (r= -.61); “basit yolda harcanan süre” ile p<.05 düzeyinde pozitif korelasyon (r=.51); “basit yolda tekrar sayısı” ile p<.05 düzeyinde pozitif korelasyon (r=.55) ve “manipulasyon alnına vardıktan sonra harcadığı süre” ile p<.05 düzeyinde negatif korelasyon (r= -.53) bulunmuştur. Sonuçların annenin puanları ile anlamlı ilişki göstermesi, İÇD’de temel işlevin annede olması ile açıklanabilmektedir. Annenin Negatif SPQ-B skorları yükseldikçe frontal işlevlerde düşüş olacağı böylece haritanın çözümünde başarının düşeceği görüşü desteklenmektedir. Bulgular basit yol için anlamlı çıkarken, uzun yola ilişkin korelasyon göstermemesi, basit yolu tamamlayamayanların uzun yol çalışmasına geçirilmemiş olması ile açıklanabilir. Bulgular bu ailelerde varolduğu kabul edilen “iletişim bozukluklarının” nedeni olarak annenin negatif şizotipal kişilik bozukluklarını düşündürtmektedir.

 

 

 

 

B#57 Uyaranın Farklı Şiddetlerinin Açık ve Örtük Bellek Üzerindeki Etkisi

Mehmet Koyuncu ve Ömer Erdoğan

Ege Üniversitesi, Psikoloji Bölümü mehmetk@edebiyat.ege.edu.tr

Bir uyarana dikkat ettiğimiz zaman, onu niteliklerine göre ayırırız ve ortamın genel koşulları ve uyaranın özelliklerinden bağımsız olarak büyüklüğüne göre yargılarız (Stevens 1975). Bu yüzden psiko-fiziksel yargılar alternatif potansiyel uyarandan ve konu dışı özelliklerden bağımsızdır. Rengi, büyüklüğü, şekli, yeri ve tarihi olan bir uyaranın sadece parlaklığının rapor edilmesi istendiğinde, insanlar bu görevi şiddeti (parlaklığı) ayırarak ve onu doğrudan yargılayarak yaparlar. Bu çalışma, farklı duyusal yapılarda (görme–işitme), farklı dalga boylarında ve şiddetlerde sunulan uyaranların açık ve örtük bellek üzerindeki etkisini incelemeyi amaçlamıştır. Bu amaçla iki farklı deney planlanmıştır. Birinci deneyde, görsel duyu alanına hitab eden farklı dalga boylarına sahip renklerle (mavi, yeşil, sarı, kırmızı) yazılmış kelimeler kullanılmıştır. Ikinci deney ise, işitme duyusuna yönelik olarak planlanmıştır. Bu amaçla, ilk deneyde kullanılan kelimeler bu kez frekans ve süreleri (2000 hz-1600ms) sabit ama şiddetleri farklı ( 60-70-90 Db) olan seslerle eşleştirilmiştir. Deneylere E.Ü. Edebiyat Fakültesi’nin farklı bölümlerinde okuyan 128 öğrenci katılmıştır. Denekler, her iki deney için seçkisiz atamayla iki gruba ayrılmış, aynı şekilde bu gruplar da kendi aralarında tekrar iki gruba ayrılmışlardır. Deneyler Visual Basic programlama diliyle oluşturularak bilgisayar ortamında uygulanmıştır. Kelimeler 400-500 frekans aralığında ve nötr kelimelerden seçilmiştir (Göz, 2000) yapılmıştır. Birinci deneyde, açık bellek testine giren ilk gruba farklı renklerle yazılmış ve latin kare yöntemiyle sıralanmış kelimeler bilgisayar ekranından sunulmuştur. Bunun ardından, deneklerden hatırladıkları kelimeleri yazmaları istenmiştir. Birinci deneyin ikinci grubuna da kelimeler aynı şekilde gösterilmiş, ardından bu kelimeler 32 yeni kelimeyle rastgele bir şekilde karıştırılarak anagramlar halinde sunulmuş ve deneklerden çözebildikleri anagramları kendilerine verilen kağıda yazmaları istenmiştir. Ikinci deneyde, açık bellek testine yönelik olarak, ilk gruba farklı şiddete sahip seslerle eşleştirilen kelimeler sunulmuş ve bunun ardından hatırladıkları kelimeleri yazmaları istenmiştir. Ikinci deneyin ikinci grubuna da kelimeler aynı şekilde gösterilmiş, ardından bu kelimeler 32 yeni kelimeyle rastgele bir şekilde karıştırılarak anagramlar halinde sunulmuş ve deneklerden çözebildikleri anagramları kendilerine verilen kağıda yazmaları istenmiştir. Deneyler sonucunda elde edilen veriler analiz edildiğinde, rengin açık bellek üzerindeki etkilerinin şu şekilde olduğu görülmüştür: Mavi ve kırmızı renklerle sunulan kelimelerin hatırlanma oranının genel ortalamadan anlamlı bir şekilde farklılaştığı bulunmuştur (p<.001). Ancak, yeşil ve sarı renkler ile sunulan kelimelerin hatırlanma oranlarının genel ortalamadan farklılaşmadığı görülmüştür. Sesin açık bellek üzerindeki etkilerinin bulunmasına yönelik verilerin analizleri yapıldığında, sonuçlar şunu göstermiştir: Düşük, orta ve yüksek sesle verilen kelimelerin hatırlanma sayısı, sesin şiddetine bağlı olarak artış göstermiş, fakat bu artış anlamlı bir farklılığa yol açmamıştır. Rengin örtük bellek üzerindeki etkilerinin bulunmasına yönelik yapılan analizler sonucunda ise, farklı renklerle sunulan kelimelerin hatırlanma sayılarının birbirinden farklılaşmadığı ortaya çıkmıştır. Öte yandan, sesin örtük bellek üzerindeki etkilerine bakıldığında, örtük bellekte hatırlanan kelime sayısının, sesin şiddetine bağlı olarak, düşük ve yüksek seslerde anlamlı bir şekilde farklılaşma gösterdiği bulunmuştur. Yapılan çalışma sonucunda, farklı dalga boyuna sahip renklerin açık bellek üzerindeki etkisi ortaya çıkarken, farklı şiddete sahip seslerin açık bellek üzerinde anlamlı bir etkisi bulunamamıştır. Bunun yanısıra, farklı şiddet düzeyine sahip seslerin örtük bellek üzerinde anlamlı bir etkisi olduğu görülürken, farklı dalga boyuna sahip renklerin örtük bellek üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı bulunmuştur. En düşük dalga boyuna sahip olan mavi renk ile yazılan kelimelerin hatırlanmasında ortalamadan negatif yönde farklılaşma görülürken, en yüksek dalga boyuna sahip olan kırmızı renk ile yazılan kelimelerin hatırlanmasının pozitif yönde artış gösterdiği bulunmuştur. Bu da bize, doğada az rastlanan ve dikkat çekici özellikleri olan uyaranların bellek üzerinde seçici etki yarattığını göstermektedir. Diğerlerinden farklı ve az bulunan uyaranlarla karşılaştığımızda dikkatimizi onlara yönelttiğimiz görülmektedir.

 

 

 

B#58 Kolaylaştırmanın Atıf Şekli Üzerindeki Etkisi

Işıl F. Aracı, İlke Öztekin, Ulaş Özcan, Güneri Tuncer ve S. Şafak Çakmak

Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışmanın amacı, kolaylaştırma(priming)nın atıf şekli üzerindeki etkisini; kolaylaştırmanın kişinin atıf şeklini değistirip değiştiremeyeceğini araştırmaktır. Deneye kredi karşılığı, 69 (41 kadın, 28 erkek)u deney grubu, 22 (11 kadın, 11 erkek)si kontrol grubu olmak üzere 91 Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi katılmıştır. Deney, iki aşamadan oluşmaktadır. İlk aşamada deneklere atıf şekillerini ölçmek amacıyla Rotter’ın kontrol odağı ölçeği verilmiştir. Ardından denekleri içsel ya da dışsal atıf şekillerine kolaylaştırma yöntemiyle yönlendirmek amacıyla, deneklerin yarısına içsel, yarısına dışsal nedenlere bağlanan çeşitli günlük olaylardan oluşan bir liste verilmiştir. Son olarak her deneğe, deneyin amacını anlamamaları için listedeki olaylarla ilgili sorular içeren bir bellek testi verilmiştir. Üç gün sonra deneyin ikinci aşamasında, deneklere çeşitli günlük olaylardan oluşan bir liste verilmiş ve bu olaylar için akıllarına gelen ilk sebepleri yazmaları istenmiştir. Bu listedeki olayların yarısı ilk aşamadaki listeden seçilmiştir, yarısı ise yeni olaylar içermektedir. Sonuçların kolaylaştırma etkisine bağlı olup olmadığından emin olabilmek için deneklere açık bellek testi verilmiştir. Kontrol grubuna ise sadece kontrol odağı ölçeği uygulanmış ve üç gün sonra deney grubuna ikinci aşamada verilen listenin aynısı verilip aynı şekilde akıllarına ilk gelen sebepleri yazmaları istenmiştir. Hipotezimiz, deney grubundaki, “kontrol odağı” “kolaylaştırma aşamasında tabi tutuldukları atıf şekli”nden farklı olan denekleri içeriyordu. Bu deneklerin deneyin ikinci aşamasında verilen listedeki olaylara daha çok kolaylaştırma aşamasındaki atıf şekli yönünde sebepler yazma eğiliminde olmaları bekleniyordu. Yapılan analizlerde kontrol odağı içsel olup dışsal olaylara kolaylaştırma aşamasına tabi tutulan deneklerde kolaylaştırma etkisi görülmüştür. Bu denekler deneyin ikinci aşamasında kontrol odağı içsel olan ve içsel olaylara kolaylaştırma aşamasına tabi tutulan deneklerden daha fazla dışsal sebep yazmışlardır. Ancak, benzer bir etki kontrol odağı dışsal olan deneklerde görülmemiştir. Bu grupta kolaylaştırma aşamasında içsel veya dışsal olaylara tabi tutulmak anlamlı bir fark yaratmamıştır. Kolaylaştırma aşaması, deneklerin kontrol odağının içsel veya dışsal olmasına göre farklı sonuçlar vermiştir. Kontrol odağı içsel olan deneklerde kolaylaştırma etkisi görülmesine rağmen, kontrol odağı dışsal olan deneklerde benzer bir etki görülmemiştir. Gruplar arasındaki bu fark, kontrol odağının kolaylaştırma etkisi üzerinde belirleyici bir rol oynadığını gösteriyor olabilir. Ayrıca, bu sonuçlar kontrol odağı içsel olan kişiler için, kolaylaştırma etkisinin atıf şekli üzerinde belirleyici bir rol oynadığına işaret etmektedir. Kolaylaştırmanın bu iki grup üzerindeki farklı etkilerinin nedenlerini anlayabilmek için bu grupların çeşitli özellikleri arasındaki farklar araştırılmalıdır.

 

B#59 Cep Telefonuna Bağlı Manyetik Alanın Bilişsel Süreçlere Etkileri

Erdem Ömüriş, Sonia Amado ve İbrahim Övgün

Ege Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Cep telefonları yaygın kullanımları nedeniyle üzerinde oldukça fazla araştırma yapılan bir konudur ve bu konu üzerinde yapılan araştırmalar çelişkili sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Cep telefonuna bağlı manyetik alan etkisi üzerine yürütülen araştırmalar kısaca şu sonuçları ortaya koymuştur; uyku süreçlerine etkileri olduğu ve uykunun evrelerinde değişime yol açtığı saptanmış, konsantrasyon güçlüğü, rahatsızlık, sıcaklama ve özellikle kadınlarda uyku bozukluğu semptom raporları, manyetik alan etkilerinin dikkat fonksiyonlarının işleyişinde hafif kolaylaştırıcı bir etki oluşturduğu yolunda araştırma sonuçlarına ulaşılmıştır. Bunlarla birlikte cep telefonuna bağlı manyetik alanların biyolojik etkilerinin, çok değişik düzeylerde bazı işlev bozukluklarına neden olduğu yolunda bazı sonuçlar da mevcuttur. DNA üzerinde olası yıpratıcı etkiler, dokuların ısınmalarına bağlı olarak değişen fizyolojik işleyiş, serbest radikaller üzerindeki olası etkileri, yönünde araştırmalar mevcuttur. Bu çalışma, önümüzdeki yıllarda kullanıcı sayısı 1 milyara ulaşacak olan cep telefonlarının yaydıkları manyetik alanın, insanın öğrenme süreçlerine olası etkileri üzerine odaklanmıştır. Cep telefonları, iletişimi sağlayabilmek için belli frekanslarda veri akışı sağlar. Bu frekansların (915 Mhz – 900 Mhz) yayılımı, anten vasıtasıyla olmakta ve anten ise konumu sebebiyle insan beyninin temporal ve oksipital bölgelerini etkilemektedir. Araştırma beynin, cep telefonuna bağlı manyetik alan etkisi altında öğrenme, hatırlama ve dikkat süreçlerinin performanslarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Ege Üniversitesi’nin 24 farklı bölümünden, cinsiyet açısından eşitlenmiş ve seçkisiz olarak seçilmiş 82 kişilik örneklem üzerinde çalışılmıştır. Önce-sonra deney deseninin kullanıldığı manyetik alanlı ve alansız deney koşullarında, bilişsel işlevler bakımından analiz edilmişlerdir. Manyetik etki alan denekler, öğrenme aşamalarından kodlama ve hatırlama aşamalarında manyetik etki alan gruplar olmak üzere iki alt deney grubu oluşturmaktadırlar. Testlerimiz, resim hatırlama testi, sözcük hatırlama testi ve stroop dikkat testidir. Resim hatırlama testinde, denekler ilk önce 30 vesikalık erkek öğrenci resmi görmekte ardından, gördükleri 30 resim ve 30 çeldirici resim karıştırılarak bir tanıma testi uygulamaktadırlar. Sözcük testinde ise deneklere 15 sözcük sunulmakta, daha sonra bu sözcükleri bir ara görevden sonra hatırlamaları istenilmektedir. Tüm testlerin A ve B formları oluşturulmuştur. Deneklerin tümü her iki formu da ön test ya da son test olarak almışlardır. Elde edilen test puanlarının analiz edilmesi sonucunda deney ve kontrol grupları (manyetik alana maruz kalan ve kalmayan) ile deney grupları (kodlamada manyetik etki alan grup ile hatırlamada manyetik etki alan gruplar) arasında sözcük testinde ve resim testinde anlamlı bir farklılaşmaya bulunmamıştır. Gruplar arsında stroop dikkat testinin 2. aşamasında anlamlı bir farklılaşma gözlenmiştir. (p<0.01). Manyetik alanın verildiği sağ şakak bölgesinde bulunan temporal lobun işlevleri bakımından sol loba oranla daha resesif olması nedeniyle sonuçların anlamlı düzeyde farklılaşmamış olması olasıdır, fakat deneyimizde, insan popülasyonunun büyük çoğunluğunun sağ elini başat kullanması nedeniyle cep telefonunun sağ elle kullanılması sonucu sağ şakak bölgesinin manyetik alana maruz kaldığı düşünülmüş ve manyetik etki vermek için sağ şakak lobu seçilmiştir. Denek sayılarının arttırılması ile deneylerin tekrarı yapıldığı taktirde, sonuçların netleşemediği bazı test sonuçları daha anlamlı bazı farklılaşmalara ulaşabileceği düşünülebilir. Günümüz dünyasının tümüyle manyetik alanlarla örülü bir dünya olması, ölçüm yaptığımız cihazdan, kolumuzdaki saate ve duvarlardaki kablolara kadar manyetik kirlenmişlik içinde olması da deneyimizde olası bazı etkileri doğurmuş olabilir. İnsanın bu doğa dışı etki ile ilişkisinde içinde bulunduğu tehlikeler her ne düzeyde olursa olsun, konu üzerinde araştırmalar konunun önemi ve yaşamımızdaki yaygınlığı sebebiyle arttırılmalı ve daha bilinçli bir kullanım için çözümler üretilmelidir.

 

B#60 Romantik İlişkinin Bitiminin Hemen Ardından Kişilerin Gösterdiği Duygusal Tepkiler ve Davranışlar

Mine Mısırlısoy ve Aslı Yıkgeç

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu araştırmanın amacı, ayrılıkla sonuçlanan romantik bir ilişkinin hemen ardından (ilk gün ve haftalarda) kişilerin içinde bulunduğu duygu durumundaki ve davranışlardaki değişiklikleri ölçmektir. Söz konusu farklılıkları ölçmek amacıyla bir anket geliştirdik. Ankette kullandığımız ifadeleri, sekiz kişilik bir pilot grupla yaptığımız görüşmelerin içerik analizi sonunda elde ettik. Görüşmelerde kullanılan sorular kişilerin içinde bulunduğu duygu durumu ve davranışları saptamaya yönelikti. Kişiler bu ankete gönüllü olarak katılmışlardır. Anketi ilk bölümünde katılımcılardan bazı bilgiler istenmiştir (yaş, cinsiyet, ilişkinin süresi, bitmesinden bu yana geçen süre, ilişkiyi kimin bitirdiği, daha önce başka duygusal ilişkiler olup olmadığı, olduysa kaç tane olduğu, ilişkinin kişi için ne kadar önemli olduğu, diğer ilişkilere göre önemi, kişinin partnerini ne kadar sevdiği ve ilişkini kişi için ne kadar yoğun bir ilişki olduğu soruldu). Derecelendirme gerektiren sorularda, katılımcılardan 7’li Likert Tipi Ölçek’e göre değerlendirmeleri istenmiştir. Görüşmelerin içerik analizi sonucu elde edilen ifadeler ankette iki bölüme ayrılarak kullanılmıştır. İlk bölüm kişilerin romantik bir ilişkinin hemen ardından, içinde bulundukları duygu durumunu; ikinci bölüm ise davranışlarını ölçmeyi amaçlamaktadır. Anketin ilk bölümü 23, ikinci bölümü ise 21 ifade içermektedir. Bu ifadeler değerlendirmesinde 7’li Likert tipi ölçek kullanıldı. Bu çalışmaya 42’si erkek, 69’u kız olmak üzere toplam 111 kişi katılmıştır. Yapılan faktör analizi sonucu anketin birinci ve ikinci bölümünden ikişer faktör elde edildi. Kişilerin duygusal tepkilerini ölçen ilk bölümden elde edilen etmenler pozitif (pozitif duygu durumu) ve negatif (negatif duygu durumu) olarak, davranışları ölçen ikinci bölümden elde edilen etmenler ise aktif (fiziksel davranışlardaki değişiklikler) ve alışkanlık (içki, sigara vb.) olarak isimlendirildi. Yapılan diğer analizler sonucunda, ilişki kişi için ne kadar önemliyse içinde bulundukları duygu durumunun da o kadar negatif olduğu belirlendi. Kişinin pozitif duygu durumunun ise ilişkinin önemi arttıkça azaldığı belirlendi. İlişkinin süresiyle önemi arasında da pozitif bir ilişki bulundu. İlişkinin süresi arttıkça, kişi için öneminin de arttığı saptandı. Bunun yanı sıra, ilişkinin bitmesinin ardından pozitif duygu durumu içinde bulunanların daha çok aktif (fiziksel davranışlardaki değişiklikler), negatif duygu durumu içinde bulunanların ise alışkanlık (içki, sigara vb.) türünde davranışlar sergilediği belirlendi. İlişkiyi kendi bitirenlerin daha çok pozitif duygu durumu, ilişkisi partneri tarafından bitirilenlerin ise daha çok negatif duygu durumu sergiledikleri belirlendi.

 

B#61 Uluslararası Ruh Sağlığı ve Gelişimsel Bozukluklar Araştırma Eğitim Programı

Kerim M. Münir

Harvard University, ABD

Bu program ruh sağlığı ve gelişimsel bozukluklar konusunda, ülke içinde ve uluslar arası düzeyde iş birliği ve kapasite oluşturmayı hedefleyen ve Fogarty Uluslararası Merkezi tarafından mali olarak desteklenen, ICOHARTA uluslararası eğitim programıdır. Program Türkiye’den uygun üniversiteler ve Harvard School of Public Health ve Boston Children’s Hospital katılımı ile gerçekleştirilecektir. Bu disiplinlerarası program ruh sağlığı ve gelişimsel bozukluklar alanında mentor gözetimi altında klinik, epidemiyolojik ve önleyici bilimsel araştırmaların desteklenmesini hedeflemektedir. Ana amaç genç bir nüfusa sahip (2001 verilerine göre 66.2 milyon olan nüfusun 23.6 milyonu 18 yaş veya altındadır) bir ülke olan Türkiye’nin gelecekteki ruh sağlığı ve halk sağlığı alanında araştırıcılarını yetiştirmeyi desteklemektir. Türkiye’den programa katılımcı akademik Programlar / Kurumların disiplinler arası araştırma, akademik bölümler arası işbirliği ve uluslararası işbirliğine yönelik olarak güçlü bir istek ve kararlılığa sahip olmaları gerekmektedir. Program Türkiye’de bulunan üniversite ve akademik merkezlerde görev yapan ilgili alanlara katkıda bulunma konusunda gelecek vaad eden genç ve orta düzey öğretim elemanlarına açıktır. Bursiyerlerin çalıştıkları üniversiteler veya kurumlar araştırmaları desteklenen bursiyere sürekli iş güvencesi vermeleri ve ilgili bursiyerlerin araştırmalarını yürütebilmeleri için gerekli zamanı ayırmayı garanti etmeleri gerekmektedir. Program bursiyerleri ve öğretim elemanları, ABD’den öğretim elemanlarının da katkısı ile bölgesel ve uluslararası araştırmalar konusunda, meslek elemanları arasındaki etkileşimi arttırmayı hedefleyerek, Türkiye’de seminerler, çalışma grupları ve konferanslar organize edilecek veya düzenlenmekte olan akademik toplantılara destek verilecektir. Programın Türkiye de koordinasyon birimi Hacettepe Üniversitesinde bulunan AIDS Tedavi, Eğitim ve Araştırmaları Merkezi (HATAM) dır. Bu programda 3 tür burs önerilmektedir: Başlangıç düzeyi, ileri düzey ve yaz okulu bursları. Başlangıç ve ileri düzeydeki burslardan herhangi birine başvuracak adayların aşağıdaki özellikleri taşımaları gerekmektedir; Başlangıç veya orta düzey akademisyen olmak 10-20 sayfalık bir araştırma önerisi vermek (özel amaçların, literatür taraması ve araştırmanın öneminin belirtildiği, ön verilerin , araştırma metodolojisi ve kaynakçanın yer aldığı) ABD de akademik bir programı takip edebilecek düzeyde yabancı dil bilmek. (En az 560 TOEFL puanı). Bir sponsor veya diğer yöneticilerden destek aldığını göstermek (örneğin, Dekan, Bölüm Başkanı veya program / proje yöneticisinden araştırma yapmak, gerekli olduğu hallerde konferans katılımları ve seyahat için izin konusunda destek alma). Program hakkında ayrıntılı bilgi almak isteyen adaylar, aşağıda listelenen ve ABD’de bulunan Program yöneticisine ve/veya Türkiye’de bulunan program koordinatörüne baş vurabilirler.

Program Yöneticisi: Kerim Münir M. D. D. Sc., Children’s Hospital, Developmental Medicine Center, Fegan-10, Boston, MA 02115. Telefon: 1 617 355 7166. Fax: 1 617 277 5933. Elektronik Posta: kerim.munir@TCH.Harvard.edu. Türkiye Program Koordinatörü: Tuncay Ergene Ph. D., Hacettepe Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Psikolojik Danışma ve Rehberlik Ana Bilim Dalı 06532 Beytepe, Ankara, Türkiye. Tel +90 312 2978551. Elektronik Posta: ergene@hacettepe.edu.tr.; ve AIDS Tedavi, Eğitim ve Araştırmaları Merkezi HATAM, Hacettepe University, Morfoloji Binası, 3. Kat, 06100 Ankara, Türkiye. Tel: +90 312 310 80 47. Fax: +90 312 310 41 79.

 

B#62 Kanada’da Yaşayan Evli Türk Göçmenlerin Psikolojik, Sosyo-Kültürel ve Evlilik Uyumları

Bilge Ataca

Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışmada Kanada’da yaşayan evli Türk göçmenlerin uyumu incelenmiştir. Amaç, psikolojik ve sosyo-kültürel uyum ayrımının bir göçmen topluluğunda ve evli çiftlerde araştırılmasıdır. Bu bağlamda, evlilik uyumu genel uyumun bir diğer yönü olarak ele alınmış ve uyumun üç yönü birbirinden ayırdedilmiştir. Ayrıca bu ayrımın erkek ve kadınlarda farklılık gösterip göstermediği araştırılmıştır. Sosyo-ekonomik düzey ve cinsiyetin kültür edinme ve uyumu nasıl belirlediği de incelenmiştir. Araştırmada Türk göçmen grubuna, Türkiye’li Türkler ve Avrupa asıllı Kanadalılar olmak üzere yerleşik iki referans grubu dahil edilerek karşılaştırmalı bir yaklaşım uygulanmıştır. Veri tarama yöntemi ile Toronto, Kanada’da yaşayan evli 200 Türk göçmen ve evli 90 Avrupa asıllı Kanadalı’dan ve ayrıca İzmir, Türkiye’de yaşayan evli 114 Türk’ten toplanmıştır. Çok değişkenli varyans analizi kullanılarak üç grubun psikolojik, sosyo-kültürel ve evlilik uyumu karşılaştırılmıştır. Göçün kesinlikle olumsuz sonuçlar doğuracağı yolundaki genel görüşün aksine, göçmen çiftlerin genel uyumu yerleşik gruplardan daha kötü çıkmamıştır. Psikolojik olarak, göçmen çiftler Türk çiftlere göre daha çok sorunlu bulunmazken, Kanadalı çiftlere göre daha kötü durumda bulunmuşlardır. Sosyo-kültürel açıdan, göçmen grup her iki yerleşik gruba göre daha sorunlu bulunmuş, evlilik problemleri açısından diğer iki gruptan farklılık göstermemişlerdir. Ayrıca simultane çoklu regresyon ve kanonik korelasyon analizleri kullanılarak Türk göçmen çiftlerin psikolojik, sosyo-kültürel ve evlilik uyumları birbirinden ayırdedilmiştir. Evli çiftlerin psikolojik uyumu, stres ve başetme modelleriyle tutarlı olarak dayanıklılık, sosyal destek, kültür edinme tutumları ve ayrımcılık ile ilişkili bulunmuştur. Oysa, sosyo-kültürel uyum, sosyal öğrenme perspektiflerine paralel olarak en fazla İngilizce yeterlik ve hâkim grubun üyeleriyle temas ile bağlantılı bulunmuştur. Evlilik uyumu en fazla evlilikle ilgili stres faktörleri ve eşin sağladığı destek ile bağlantılı bulunmuştur. Kadın ve erkeklerin psikolojik, sosyo-kültürel ve evlilik uyumlarının belirlenmesinde farklı değişkenler rol oynamaktadır. Bulgular tüm Türk göçmenlerin kültür edinmeye aynı şekilde yaklaşmadıklarını göstermiştir. Türk göçmenlerden işçi sınıf ve profesyonel olmak üzere iki grup, kültür edinme ve uyum açısından belirgin bir şekilde ayrılmışlardır. Cinsiyet farkları en belirgin olarak düşük sosyo-ekonomik düzey grubunda görülmüştür. Genelde kadınlar, erkeklere göre psikolojik olarak daha yaralanabilir bulunmuş, daha fazla risk faktörüyle yüzyüze yaşayan grubun düşük sosyo-ekonomik düzeydeki kadınlar olduğu saptanmıştır. Kültür edinmeye yönelik farklı tutumlar arasında Türk göçmen çiftler ayrışmayı kuvvetlice benimsemişler, ancak, yüksek sosyo-ekonomik düzeydekiler düşük düzeydekilere oranla bütünleşme ve özümsemeyi daha fazla, ayrışmayı ise daha az derecede tercih etmişlerdir.

 

B#63 İnsanın Ruhsal Gelişimi

Öznur Özdoğan

Ankara Üniversitesi, Din Psikolojisi Anabilim Dalı

21. yüzyılda maddesel değerler manevî değerlerin önüne geçmiştir. Teknolojiyi elinde bulunduran ülkelerin dünyanın düzeninde etkili olmaları, bunun açık göstergesidir. Fakat bunca gelişmeye rağmen dünya üzerinde evrensel bir barış sağlanamamıştır. Bu durum temel yapıda birtakım eksikliklerin olduğunu göstermektedir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğini yürütmüş olan Dag Hammerskjöld “Sürekli bir dünya barışı için hiçbir ümit görmüyorum. Biz her şeyi denedik fakat hazin bir şekilde başarısızlığa uğradık. Eğer dünya manevî bir yeniden doğuşu yaşamazsa medeniyet yok olmaya mahkumdur.” demiştir. (Küng, Hans, 1995, s. 102) Psikoloji biliminin amacı insanın mutluluğuna yardımcı olmak şeklinde özetlenebilir. Günümüzde tatmin olmak, mutlu olmak şeklinde algılandığı için bireyde ve toplumsal yapıda birtakım çatlaklar oluşmaktadır. İnsanın manevî gelişimi ve bunun sonucunda değerlerin özüne uygun olarak yaşanması şu anda dünya toplumunun en önde gelen ihtiyaçlarındandır. Araştırmanın amacı, insanın iç dünyasının gelişimine farklı bakış açılarından yaklaşmaktır. Bu çerçevede çalışma Uzakdoğu Felsefesi, İslâm Mistisizmi ve Psikoloji bilimindeki ilgili kaynaklardan yararlanılarak hazırlanmıştır. Kaynakların incelenmesini de kapsayan uzun bir süreçte araştırmacının zihninde oluşan sentez araştırmanın temelini oluşturan bir yöntem olarak ifade edilebilir. Uzakdoğu Felsefesinde “chakralar”, İslâm mistisizminde “nefsin mertebeleri” ve psikoloji biliminde Kohlberg’in “ahlâk gelişim düzeyleri” birleştirilerek oluşturulan bulgular aşağıda özetlenmiştir. İnsanın ruhsal gelişim süreci İslâm mistisizmine göre sekiz, Uzakdoğu felsefesine göre yedi, Kohlberg’in geliştirdiği ahlâk gelişim düzeylerine göre ise altı aşamadan oluşmaktadır. Bu düzeyler arasında paralellik görülmektedir. İlk düzeydeki bireyin özelliklerini İslâm mistisizmi nefs-i emmâre/emreden benlik (nefis); bedensel hazlara meyilli insan olarak tanımlarken, Uzakdoğu felsefesi birinci şakrada olan insanı robot niteliği taşıyan, mutluluğu bedensel tatminlerde, sahip olmada, beş duyuya hitap eden eylemlerde arayan insan olarak nitelendirmektedir. Psikoloji biliminde araştırmalar yapmış olan sosyal psikolog Kohlberg’e göre ise bu seviyedeki insan gelenekaltı birinci düzeyde ele alınarak, bu düzeydeki insan itaat ve ceza eğilimli olup, davranışını, sonucunun iyi ya da kötü olmasına göre nitelendirir. İkinci düzeydeki bireyin özelliğini İslâm mistisizmi nefs-i levvâme/kınayan benlik şeklinde tanımlamaktadır. Bu düzeydeki birey olaya değil, olay ona hükmeder. Tesirinde olduğu toplumun iyi dediğine iyi, kötü dediğine kötü der. Bu aşamadaki birey özgür iradesiyle değil, toplumun iradesiyle hareket eder. Uzakdoğu felsefesi ikinci şakrada olan bu düzeydeki insanı tutku yüklü eylemlerin merkezinde görür. Sempati ve antipati duyguları bu bireyde etkindir. Kohlberg’e göre ise bu birey gelenekaltı ikinci düzeyde yer alır. Saf, çıkarcı eğilimde olup, ona göre doğru davranış ihtiyaçlarını tatmin eden davranıştır. Aşamalar bu şekilde paralellik göstererek devam eder, psikoloji bilimi “altıncı düzey; evrensel ahlâk ilkeleri eğilimi”, Uzakdoğu felsefesi “Yedinci Şakra; dünyadaki görevini bilen ve yapan insan” ve İslâm mistisizmi “safiye; egolarından arınmış insan makamı” ile insanın ruhsal gelişimindeki en üst aşamayı ifade ederler. Ayrıca Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi bu üç gelişim modelindeki düzeyleri motive eden güdülerle paralellik göstermektedir. Sonuç olarak insanın ruhsal gelişimi evrensel bir nitelik taşımaktadır. İnsanın ruhsal gelişimini sunan bu üç yaklaşım, insanın ruhsal gelişimini kendi bakış açılarıyla detaylandırırken temelde hepsinin aynı noktalarda birleştiği görülmektedir.

 

B#64 Kamu Kuruluşlarında ve Özel Sektörde Çalışanların “Dile Getirme” Davranışları ve Diğer Çalışanların Bu Davranışlara İlişkin Algıları

Ebru Akman ve Canan Ergin

Hacettepe Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışmada örgütsel yurttaşlık davranışlarından biri olan dile getirme davranışı (voice behavior) ele alınmıştır. Amaç, dile getirme davranışının farklı sektörlerdeki işyerlerinde ortaya çıkış özellikleri ile diğer çalışanlar ve yönetim tarafından nasıl algılandığını incelemek ve bu davranışa ilişkin değerlendirmelerin, davranışı algılayan kişinin davranışı ortaya koyan kişiye ilişkin tutumunun olumlu ya da olumsuz olması tarafından etkilenip etkilenmediğini belirlemektir. Dile getirme davranışı, örgütte var olan sistemlerde ve işlemlerde bir değişiklik için yapılan ilerletici ve iyileştirici bir öneridir. Örgütsel sistemler tarafından tanımlanmayan ve performans değerlendirme sistemi tarafından ödüllendirilmeyen davranışlardır. Bu davranışlar, rol davranışlarının ötesine giden rol-ötesi davranışlardır ve rol tanımları kapsamında yer almazlar. Bu çalışmaya kadar Türkiye’de dile getirme davranışı üzerine yapılmış benzer bir çalışma olmadığı için, dile getirme davranışının kültürümüzde ne şekilde ortaya çıktığı ve buna ilişkin tepkiler incelenmek istenmiştir. Bu amaçla, iki farklı çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalardan ilki, Ankara ilindeki farklı işyerlerinde yapılan görüşmelerle gerçekleştirilmiş olan niteliksel çalışmadır. Niteliksel çalışmanın bulgularının ışığında bir soru formu geliştirilmiştir. Bu soru formunda, demografik soruların yanı sıra, yönetimin ve diğer çalışanların dile getirme davranışına tepkileri ve deneğin kendisi dile getirme davranışı ortaya koyacağında yapacağı ilk davranışla ilgili sorular ve Van Dyne ve Le Pine’ın (1998) dile getirme davranışı ölçeği yer almaktadır. İkinci çalışmada, 315 erkek ve 88 kadından oluşan toplam 403 kişilik bir örneklem üzerinde inceleme yapılmıştır. Örneklem Konya, Ankara ve Burdur illerindeki işyerlerinde değişik hiyerarşik düzeylerdeki çalışanlardan oluşmaktadır. İkinci çalışmanın temel amacı, örgütün bulunduğu sektörün, cinsiyetin, statünün ve dile getirme davranışını algılayan kişinin, bu davranışı gerçekleştiren kişiye karşı tutumunun, dile getirme davranışına ilişkin yapılan değerlendirmeyi etkileyip etkilemediğini anlamaktır. Temel araştırma sorularının test edilmesi için yapılan analizin sonuçlarına göre, dile getirme davranışını gerçekleştiren kişiye karşı tutumları olumlu olan çalışanlar ve bu kişiye karşı tutumu olumsuz olan kişiler arasında, dile getirme davranışına ilişkin yaptıkları değerlendirme açısından farklılık bulunmaktadır. Buna göre, dile getirme davranışını ortaya koyan kişiden hoşlananlar, hoşlanmadıkları kişileri değerlendirenlere kıyasla bu davranışı daha olumlu değerlendirmişlerdir. Temel kovaryans analizinin ardından, hoşlandıkları bir çalışma arkadaşlarını düşünerek soru formunu yanıtlayan grup ile hoşlanmadıkları bir çalışma arkadaşlarını düşünerek soru formunu yanıtlayan gruplar için birer kovaryans analizi yapılmıştır. Hoşlanmayan grup için sonuçlar anlamlı çıkmazken, diğer grupta statünün anlamlı etkisi gözlenmiştir. Buna göre, dile getirme davranışını bir amir ya da bir akran ortaya koyduğunda, bu davranış astların ortaya koyduklarına göre daha olumlu değerlendirilmektedir. Bu analizlerin ardından, çalışanların dile getirme davranışlarını ne şekilde ortaya koyduklarını belirlemek amacıyla bir ayırdedici fonksiyon analizi yapılmıştır. Bulgulara göre, çalışanlar dile getirme davranışını yani, yeni fikirlerini ilk olarak kendilerine yakın buldukları bir çalışma arkadaşlarına, ardından da sırasıyla kendilerine yakın buldukları bir amirlerine, çalışma gruplarına ve üst yönetimden bir yöneticiye götürmeyi tercih etmektedirler. Yapılan diğer bir analizde ise, katılımcıların kendilerinin ya da başka kişilerin ortaya koydukları dile getirme davranışlarına ilişkin yönetim ve diğer çalışma arkadaşlarının tepkilerini karşılaştırmak için eş-gruplar için t-test uygulanmıştır. Sonuç olarak denekler kendilerinin ortaya koydukları dile getirme davranışlarına ilişkin yönetim ve çalışma arkadaşlarının tepkilerinin, diğer kişilerin dile getirme davranışlarına verilen tepkilerden daha olumlu olduğunu düşünmektedirler. Son olarak, örgütün sektörünün ve deneklerin cinsiyetinin, yönetimin tepkileri üzerine etkilerini karşılaştırmak amacıyla birçok değişkenli varyans analizi yapılmıştır. Bulgulara göre, örgütün bulunduğu sektör, yönetimin verdiği tepki üzerinde temel bir etkiye yol açmaktadır. Buna göre, özel sektör yöneticileri, çalışanlardan gelen yeni fikirlere kamu sektörü yöneticilerine göre daha olumlu yaklaşmaktadırlar. Yapılan bu iki çalışmanın bulguları genel olarak değerlendirildiğinde, dile getirme davranışına ilişkin değerlendirmenin büyük ölçüde davranışı algılayan ve ortaya koyan kişiler arasındaki ilişkinin şeklinden etkilendiği görülmektedir. Yani, genel olarak bulgular, toplulukçu kültür özelliklerinin daha baskın olduğu Türkiye’de ilişkilere verilen önemi göstermektedir. Bulgular kültür kuramı literatürü ile uyumlu olarak Türkiye’nin toplulukçuluk-bireycilik, belirsizlikten kaçınma, güç mesafesi, boyutlarındaki durumu çerçevesinde tartışılacaktır.

 

B#65 Kamu ve Özel Sektörde Çalışanların Adil Davranış Algıları ve Kişilerarası Çatışma İletişim Tarzları: Kültür-İçi Eğilimlere Bağlı Bir Değerlendirme

Doruk Uysal ve Canan Ergin

Hacettepe Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

İşyerlerindeki kişilerarası adil davranış algısı, çalışanların yöneticilerinin ve iş arkadaşlarının kendilerine ne kadar adil davrandıklarına ilişkin değerlendirmelerini içermektedir. Bu konuda yapılan araştırmalarda çalışanların kişilerarası adaletle ilgili değerlendirmelerinin pek çok iş davranışıyla ilişkili olduğu görülmüştür. Bu çalışmada ele alınan diğer bir değişken olan çatışma iletişim tarzları ise, bireylerin işyerlerinde yaşadıkları çatışmalarda başvurabilecekleri çeşitli iletişim tarzlarını ifade etmektedir. Bireyler çatışmalar sırasında, duygularını ifade etme, yüzleşme, çatışmadan kaçınma gibi farklı iletişim tarzlarını kullanabilmektedirler. Bu araştırmada, kişilerin işyerlerinde yaşadıkları çatışmalarda başvuracakları iletişim tarzlarının, ortamı ne derece adil algıladıkları ile ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Öte yandan, genel olarak çatışmalar ve çözümleri ile adalet konularının kültürlerarasında bazı farklılıklar gösterdiği bilinmektedir. Ancak, bu araştırmada ele alındığı şekliyle çatışma iletişim tarzlarının ve kişilerarası adil davranış algılarının kültürel özelliklere bağlı olarak karşılaştırılmasının da ilginç sonuçlar verebileceği düşünülmüştür. Bu nedenle, kültür-içi değer farklılıkları yönünden çeşitlilik gösteren Türkiye’nin, farklı kültürel eğilimler ile bu değişkenlerin arasındaki ilişkilerin de incelenmesi için uygun bir ortam oluşturduğu düşünülmüştür. Bu araştırmada sözkonusu değişkenlere ilişkin ölçümler üç ayrı ölçek kullanılarak yapılmıştır. Bu ölçekler, Goldstein’ın (1999) çatışma iletişim tarzı ölçeği, Donovan, Drasgow ve Munson’ın (1998) kişilerarası adil davranış algısı ölçeği ve Triandis’in (1995) bireycilik-toplulukçuluk değerler ölçeğidir. Bireycilik-toplulukçuluk değerler ölçeği ve çatışma iletişim tarzları ölçeği beş basamaklı, kişilerarası adil davranış algısı ölçeği ise üç basamaklı Likert tipi ölçeklerdir. Araştırmanın ilk aşamasında bu ölçeklerin Türkçe’ye uyarlama çalışması yapılmıştır. Bu amaçla, ölçek maddeleri Türkçe’ye çevrilmiş ve uzman yargıcıların değerlendirmelerine bağlı olarak gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Daha sonra ölçekler 202 kişiden oluşan bir örneklem grubuna uygulanmıştır. Beş ilde (Ankara, İstanbul, Afyon, Denizli ve Antalya) yürütülen bu çalışmanın, 82’si kadın, 120’si erkeklerden oluşan örneklem grubunda; kamu (N = 94) ve özel sektöre(N = 108) bağlı deneklerin sayıları da dengelenmeye çalışılmıştır. Bu çalışmanın sonunda, her üç ölçeğin de güvenirlik ve geçerlik yönünden değerlendirmeleri yapılmış ve bazı değişiklikler yapıldıktan sonra asıl çalışmaya geçilmiştir. Uyarlanan bu ölçeklerin kullanıldığı asıl çalışmaya 400 denek katılmıştır. Türkiye’deki altı ilde (Ankara, İstanbul, İzmir, Van, Denizli ve Antalya) yaşayan bu deneklerin 214’ü kadın, 180’i erkektir. Bu uygulamada da kamu ve özel sektöre bağlı çalışanların sayıları dengelenmeye çalışılmış ve 196 kamu çalışanı ve 204 özel sektörde çalışanı ile uygulama yapılmıştır. Araştırmada, bu üç ölçeğe ek olarak cinsiyet, çalışılan sektör, yapılan görev ve çalışma süresine ilişkin bir bilgi toplama formu da verilmiştir. Yapılan analizlerin sonucunda kişilerarası adil davranış algıları ve çatışma iletişim tarzları arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Ancak her iki değişkenin de kültürel eğilimlerle arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Buna göre, deneklerin toplulukçuluk puanları ile çatışmada çatışmaya girme iletişim tarzını tercih etmeleri arasında negatif ve bireycilik puanları ile çatışmada duygularını ifade etme iletişim tarzını tercih etmeleri arasında pozitif anlamlı ilişki bulunmuştur. Ayrıca deneklerin çalıştıkları sektöre bağlı olarak kişilerarası adil davranış algıları arasında anlamlı farklar gözlenmiştir. Çalışanların cinsiyetlerine ve çalıştıkları sektörlere göre tercih ettikleri çatışma iletişim tarzları arasında da anlamlı farklar bulunmuştur. Sonuçlar ilgili literatür ışığında tartışılmıştır.

 

B#66 Gençlerin Annelerinin Çalışmasının Etkileri Üzerine Algıları ve Buna Bağlı Olarak Kariyer Planları

Zeynep Aycan ve Yasmin Safrati

Koç Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Türkiye gibi değerleri itibariyle geleneksel olan toplumlarda, kadınların kariyer gelişiminin önündeki en ciddi engellerden birinin, toplum tarafından kadına atfedilen cinsiyet rollerinin katılığı olduğu öngörülmüştür (ör., Aycan, 2000; de Leon & Ho, 1994; Esmer, 2000). Buna göre, sosyal hayattaki gelişimi desteklenen kadının, çalışma hayatında yükselmesi çok da desteklenmeyen bir olgu olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bunun ise başlıca nedeninin, çalışan ve iş hayatında yükselen kadının evini ve çocuklarını ihmal etmesi olasılığına karşı kadının kendisinin, ailesinin ve çalıştığı kurumların kariyer gelişimine karşı takındıkları olumsuz tutumdur. Bu değer yargılarına sahip toplum kadının erkeğe göre daha fazla iş-aile çatışması yaşayabileceğini varsayarken, yapılan araştırmalar aynı sonuca ulaşmamaktadırlar (ör., Aycan & Eskin, 2000). Yine toplumsal varsayımlar çalışan kadının çalışmayan kadın kadar iyi bir anne olamayacağını ve çalışan kadının aile hayatının düzensiz olacağını öngörmektedir. Yani, toplumun, kadının çalışmasıyla ve kariyer gelişimiyle ilgili olumsuz görüşünün altında yatan temel neden, bunun aile hayatını zedeleyebileceğine ilişkin önyargıdır. Yapılan bilimsel araştırmalar, bize bu konuda fazla ışık tutamaktadır. Bir kısım bulgular, annenin çalışmasının olumlu etkilerinden bahsederken, diğerleri olumsuz etkilerinden bahsetmektedir (ör., Otto & Atkinson 1994; Paulson, 1996; Kossek & Ozeki 1998; Burley 1995). Bu araştırmanın amacı, bu önyargıların çalışan annelerin çocukları tarafından nasıl algılandığını incelemek ve annenin çalışmasının kendi gelişimleri üzerindeki etkilerini, bundan doğrudan etkilenen bireyler olarak kendilerinden öğrenmektir. Araştırmanın ana değişkenleri, annenin çalışmasının algılanan etkileri (çocuk, anne, aile ilişkisi, ve ev düzeni üzerinde), annenin çalışma koşulları, anne ile paylaşılan zamanın ve çocuk bakımının niteliği, kadının çalışmasına karşı tutum ve geleceğe yönelik kariyer planlarıdır. Araştırmanın örneklemini annesi çalışmış olan (ve birçokları için halen çalışmakta olan) 200 üniversite öğrencisi oluşturmaktadır. Alan araştırması olarak yürütülen projenin veri toplama aracı olarak 10 bölümden oluşan bir anket kullanılmıştır. Annenin çalışma koşulları ve çocuk bakımı ile ilgili bilgilerin sorulduğu tanımlayıcı bölümlere ek olarak, katılımcılardan annelerinin çalışmasının okul başarıları, zihinsel, duygusal, sosyal gelişimleri, çalışma alışkanlıkları üzerindeki etkileri, özgüven, bağımsızlık, özgürlük duygularının gelişmesindeki ektileri, ve problemlerle başa çıkma ve sorumluluk alma becerilerinin gelişmesindeki etkileri sorulmuştur. Bunun yanısıra, annenin çalışmasının annenin kendisi üzerinde, anne-babanın evlilik hayatı üzerinde ve ev düzeni üzerindeki etkileri de sorulmuştur. Cevaplar –2’den (çok olumsuz etki) 2’ye (çok olumlu etki) kadar 5’li Likert ölçeği kullanılarak değerlendirilmiştir (0 – etkisi olmamıştır). Kadının çalışmasına karşı tutumu ölçmek için Peters, Terborg, & Taylor (1974) tarafından geliştirilen WAMS ölçeği temel alınarak hazırlanmış 22 soruluk bir ölçek kullanılmıştır. Geçerlik ve güvenirliği pilot çalışmalarla sınanmış ölçeğin psikometrik özellikleri uygundur. Bunların yanısıra, annenin çalışmasına ilişkin hatırlanan olumlu ve olumsuz kritik olayların sorulduğu açık-uçlu bir bölüm, ve Lynn Johnson’un ‘The working mother’ adlı fotograf eserine bakılarak yazılması istenen duygu ve düşüncelerin yansıtıldığı bölüm araştırmanın niceliksel verilerini oluşturmuştur. Yapılan ilk analizlere dayanarak, gençlerin annelerinin çalışmasının kişisel gelişimleri (özellikle sosyal gelişim) ve annenin üzerindeki etkilerini olumlu gördükleri, fakat aile hayatı ve ev düzeni üzerindeki etkileri açısından nötr ile olumsuz arası görüşte oldukları bulunmuştur. Beklendiği gibi, annenin çalışmasının olumlu etkileri olduğunu düşünen gençlerin kadının çalışmasına karşı tutumu da olumlu olmakta ve kendileri de çocuk sahibi olduktan sonra ara vermeden çalışmayı düşünmektedirler. Bunun yanısıra, anneyle geçirilen zamanın ve çocuk bakımının niteliği sonuçları oldukça etkileyen bir unsur olarak ön plana çıkmıştır. Kalitatif verilerin çok dikkatli incelenmesi sonucu, durumsal bir yaklaşım çerçevesinde, hangi koşullar altında annenin çalışmasının daha olumlu etkiler bırakırken, hangi koşullar altında olumsuz olduğu hakkında önemli ipuçları bulmak hedeflenmektedir.

 

B#67 Beş Faktör Kişilik Envanterinin Revizyon ve Norm Çalışması

Oya Somer, Arkun Tatar ve Mediha Korkmaz

Ege Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu bildiride, geliştirme çalışmaları 1998'de başlayan kişilik ölçeğinin revizyondan geçmiş son hali tanıtılacaktır. Ölçek günümüz literatüründe oldukça fazla destek bulan ve ülkemizdeki çalışmalarla da yapısal olarak desteklenen Beş Faktör Kişilik Modeline dayalı olarak kurulmuştur. 924 maddelik bir madde havuzuyla başlanan ölçek geliştirme çalışmaları madde analizleri, faktör analizleri, geçerlik ve güvenirlik analizleri ile sürdürülmüş, Duygusal Denge faktörü revizyondan geçirilmiş ve sonuçta ölçeğin 217 maddeden oluşan son formuna ulaşılmıştır. Norm ve standardizasyon çalışmasının örneklemi 1741 yetişkin (832 kadın, 909 erkek) ve 1279 öğrenci (674 kadın, 605 erkek) olmak üzere toplam 3020 kişiden oluşmuştur. Öğrenci örnekleminde yaş değişkeni ortalaması 20.52(medyan = 20), standart sapması 1.76 ve ranjı 17-25'tir. Yetişkin örnekleminde yaş değişkeni ortalaması 35.88 medyan = 34), standart sapması 10.76 ve ranjı 22-78'dir. Ölçek maddeleri 17 alt boyutta puanlanlanmaktadır. 17 alt boyuta uygulanan ana bileşenler analizi ve varimax döndürmesi sonucunda toplam varyansın %75'ini açıklayan beş temel faktör elde edilmiştir. Böylece istenildiğinde beş faktörden oluşan daha genel kapsamlı kişilik değerlendirmelerinin yanısıra, alt boyutlar düzeyinde daha ayrıntılı bireysel değerlendirmelere de olanak sağlanmaktadır Envanterin beş temel faktör ve alt boyutlarına ait nmadde sayıları ve iç tutarlılık güvenirlik katsayıları sırasıyla şöyledir: Canlılık (madde sayısı:12 öğrenci α = .77; yetişkin α = .79) , Girişkenlik (madde sayısı:10 öğrenci α = .78; yetişkin α = .76), İçedönüklük (madde sayısı:13 öğrenci α = .73; yetişkin α = .80), Elseverlik (madde sayısı:14 öğrenci α = .76; yetişkin α = .76), Sakinlik (madde sayısı:10 öğrenci α = .63; yetişkin α = .70), Tepkisellik/Karşıtlık (madde sayısı:11 öğrenci α = .69; yetişkin α = .76), Hoşgörü (madde sayısı:10, öğrenci α = .67; yetiώkin α = .77), Dόzenlilik (madde sayύsı:14 öğrenci α = .80; yetişkin α = .81), Sorumluluk/Kararlılık (madde sayısı:11 öğrenci α = .77; yetişkin α = .78), Kurallara Bağlılık (madde sayısı:12 öğrenci α = .76; yetişkin α = .77), Heyecan Arama (madde sayısı:11 öğrenci α = .81; yetişkin α = .86), Endişeye Yatkınlık (madde sayısı:14 öğrenci α = .85; yetişkin α = .87), Kendine Güven (madde sayısı:15 öğrenci α = .83; yetişkin α = .82) , Duygusal Tutarsızlık (madde sayısı:12 öğrenci α = .79; yetişkin α = .81), Analitik Düşünme (madde sayısı:11 öğrenci α = .76; yetişkin α = .73), Yeniliğe Açıklık (madde sayısı:12 öğrenci α = .75; yetişkin α = .69) Duyarlılık (madde sayısı:13 öğrenci α = .72; yetişkin α = .69); Dışadönüklük (madde sayısı:35 öğrenci α = .86; yetişkin α = .86), Yumuşak Başlılık (madde sayısı: 45 öğrenci α = .86; yetişkin α = .90), Öz Denetim/ Sorumluluk (madde sayısı: 48 öğrenci α = .89; yetişkin α = .91), Duygusal Denge (madde sayısı: 40 öğrenci α = .93; yetişkin α = .93) ve Gelişime Açıklık (madde sayısı: 36 öğrenci α = .87; yetişkin α = .84) olmak üzere medyan değerleri temel faktörler için .90 alt boyutlar için .77'dir. Faktör analizi sonuçları ölçeğin yapı geçerliğini desteklemektedir. Kriter geçerliği çalışmaları sürdürülmekte, ölçeğin norm ve teknik özelliklerini kapsayan el kitabı hazırlanmaktadır.

 

B#68 Beş Faktör Kişilik Özellikleri, Yardım Arama Davranışları ve Fatalistik Düşünce Arasındaki İlişkilerin İncelenmesi

Harun Kahveci ve Yaşar Özbay

Karadeniz Teknik Üniversitesi, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Anabilim Dalı

Bu araştırmanın amacı fatalistlik düşünce ve beş faktör kişilik özellikleri ile yardım arama tutumları arasındaki ilişkiyi incelemektir. Araştırma farklı yardım arama tutumları olan kişiler arası duyarlılık, zorlanma, danışmaya olan inanç, ihtiyaç hissetme ve sosyal kabul üzerinde beş faktör kişilik özelliklerinden dışa dönüklük yumuşak başlılık, öz-denetim/sorumluluk, duygusal denge ve gelişime açıklık gibi kişilik özellikleri ile fatalistlik düşüncenin yordayıcı etkisini belirlemeye yöneliktir. Araştırma 413 üniversite öğrencisi üzerinde gerçekleştirilmiştir. Araştırmada Beş Faktör Kişilik Ölçeği, Yardım Arama Tutumları Ölçeği, Kader Bilgisi Ölçeği ve Fatalistlik Düşünce Ölçeği kullanılmıştır. Bunların yanında değişik demografik özellikler de bilgi formuyla birlikte elde edilmiştir. Veri analiz işlemleri her bir yardım arama davranışı üzerinde çok yönlü hiyerarşik regrasyon analizi yapılarak gerçekleştirilmiştir. Kişilerarası açıklık türü yardım arama tutumlarının yordanmasında demografik özellikler (yaş, cinsiyet ve SED), kader bilgisi ve fatalistik düşüncenin manidar olmadığı görülmüştür. Bunun yanında dışadönüklük, yumuşak başlılık ve gelişime açıklık yordayıcı özellikte bulunmuştur. Zorlanma türü yardım aramanın yordayıcıları olarak cinsiyet ve dışadönüklük ortaya çıkmıştır. Erkekler kızlara oranla yardım arama davranışlarına, problemlerin ileri düzeye çıkması ile başvurmaktadırlar. Dışadönük kişiler zorlanma yaşamadan yardım arama davranışını gerçekleştirirken, içedönükler kendilerini belli düzeyde zorlayıncaya kadar profesyonel yardıma başvurmamaktadırlar. Danışmaya olan inancı yordayıcı olarak ele alınan demografik değişkenler, kader bilgisi, fatalistik düşünce ve beş faktör kişilik özelliklerinin istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. İhtiyaç hissetme ve fatalistik düşünce yapısının yardım almayı ihtiyaç olarak görme açısından önemli olduğu belirlenmiştir. Sosyal kabul türü yardım arama eğiliminde olmanın erkeklerde, fatalistik düşünceleri az olanlarda ve duygusal dengeli olanlarda daha çok olduğu saptanmıştır. Kişilik özelliklerinin cinsiyetler açısından farklılıkları araştırma çerçevesinde incelenmiş, yumuşak başlılık ve öz-denetim kişilik özelliklerinde cinsiyet farklılığına rastlanmıştır.

 

B#69 Yeni Bir Geçerlik Kavramlaştırması ve Sınıflaması Önerisi

Adnan Erkuş

Mersin Üniversitesi, Eğitim Fakültesi

Psikolojik ölçme araçlarının iki temel psikometrik niteliğinden biri olan geçerlik, genel olarak ‘mantıksal ve görgül’ veya ‘görgül ve kuramsal’ diye (Lord ve Novick, 1968) ikiye ayrılmasına rağmen, üzerinde görüş birliğine varılan ve halen kullanılan işevuruk tanım ise Cronbach (1984) tarafından yapılmıştır. Buna göre, geçerlik, kapsam, ölçüt-bağıntılı (yordama ve zamandaş) ve yapı geçerliği olarak üç ana kategoride incelenmektedir. Geçerliğin kuramsal tanımı da yine Cronbach (1984) tarafından ‘ölçme araçlarından elde edilen sonuçlara dayanarak yapılan çıkarsamalara kanıt toplama şeklinde; AERA, APA ve NCME de (1985), test puanlarına dayanarak yapılan çıkarsamaların uygunluk, kullanışlılık derecesi olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımlardan hareketle, geçerlik, daha özlü bir şekilde, bir ölçme aracının geliştirilme/kullanılma amacına hizmet etme derecesi şeklinde tanımlanabilir. Bir başka ifadeyle, geçerlik, bir ölçme aracının neyi ölçmeyi amaçlıyorsa sadece onu ölçme yeterliğidir. Bu şekilde tanımlandığında, geçerliğin, şu anki ölçme amacını ifade ettiği açıktır: Flörte ilişkin tutumu ölçmek için geliştirilen bir ölçme aracı, sadece flörte ilişkin tutumları ölçmeli, başka bir şeyi değil. Oysa, psikolojide kullanılan ölçme araçlarıyla asıl amaç, ölçme aracından elde edilen sonuçlara dayanarak bireyler hakkında sınıflama, sıralama gibi nihai kararlar vermektir. Bu bakımdan, ölçme sonuçlarından yapılacak çıkarsamalar ‘şimdi’ ve ‘geleceğe’ ilişkindir. Şimdiki amaca yönelik kanıt toplama işlemleri, yukarıda değinilen geleneksel geçerlik yollarıyla yapılmaktadır. Ölçme sonuçlarının asıl nihai amaca hizmet edip etmediği ise, karşımıza başka bir geçerlik sınıflaması yapma gerekliliğini çıkarmaktadır; bu süreç de, ölçme sonuçlarının değerlendirilmesiyle ilgilidir: Birey geçti mi-kaldı mı, depresyonu yüksek mi-düşük mü, olumlu tutuma mı-olumsuz tutuma mı sahip gibi, genellikle de sınıflama kararları şeklinde. Bir ölçme aracının, neyi ölçmeyi amaçlıyorsa onu ölçmesi kadar, bireyleri tutarlı sınıflayıp sınıflamadığı veya sıralayıp sıralamadığını saptamak da çok önemlidir. Bu konuda, çok başka bir alanda (ölçüt-dayanaklı değerlendirme alanında) 1963’ten (Glaser) bu yana pek çok indeks geliştirilmiştir; ancak, bu indekslerin ait olması gereken kategori konusunda bir karmaşa da yaşanmıştır (Bkz: Erkuş, 2000a). Yapılacak uygun ve yeni bir sınıflama, hem bu karmaşayı ortadan kaldırabilir, hem de yeni çalışma ufukları ortaya çıkarabilir. Önerilen yeni sınıflamaya göre geçerlik, “zamansal” açıdan, “yakın geçerlik” ve “uzak geçerlik”; “kapsam” açısından da “ölçme geçerliği” ve “değerlendirme (karar) geçerliği” şeklinde ele alınabilir. Geçerlik, ilk kez ölçme geçerliği (validity of measurement) ve karar geçerliği (validity for decisions) olarak iki ana kategoride Murphy ve Davidshofer (2001) tarafından ele alınmıştır; ancak, bu sınıflama içine alınan geçerlik belirleme yollarında ve ölçüt-bağıntılı değerlendirme içinde yer alan indekslerin (Erkuş, 2000a) konulacağı kategori konusunda burada önerilen sınıflama farklılıklar içermektedir. Yakın geçerlik ile ölçme geçerliği ve uzak geçerlik ile de değerlendirme geçerliği burada önerilen sınıflamaya göre örtüşmektedir.. Bu sınıflamaya göre, ölçme aracının neyi ölçmeyi amaçlıyorsa sadece onu ölçme yeterliliği ölçme süreciyle ilişkilidir ve “şimdiki amacı” içermektedir. “Ölçme geçerliği” olarak adlandırılabilecek bu geçerlik, bilinen geçerlik yollarıyla (kapsam geçerliği, ölçüt-bağıntılı geçerlik ve yapı geçerliği) irdelenmektedir. Öte yandan, ölçme geçerliği sağlanmış bir ölçme aracıyla ulaşılması beklenen ise, bireyler hakkında verilecek kararlarda da tutarlı değerlendirme(karar) sağlamasıdır, ki bunun da “nihai amaç” olarak adlandırılabilir. Buna göre, bireylerin, aldıkları ölçme sonuçlarına göre, tutarlı sınıflanıp sınıflanmadığının saptanması en az ölçme geçerliği kadar önemlidir. Bilindiği gibi, bir ölçme sonucunda elde edilen ölçüm tek başına bir şey ifade etmez; bu ölçüm ya bazı istatistiksel işlemlerden geçirilmeli veya bir ölçüte (örneğin kesme puanına) göre yargıda bulunulmalıdır ki bir anlam ifade etsin; bu da değerlendirme süreciyle ilişkilidir. Bu bakımdan, ölçme geçerliği sağlanmış bir ölçme aracından elde edilen sonuca dayanarak bireyin tutarlı sınıflanıp sınıflanmadığına ilişkin kanıt toplama süreci “değerlendirme geçerliği” olarak adlandırılabilir. Ölçme sonucu ve değerlendirme ilişkisinden dolayı, zamansal boyutta, ölçme geçerliğini “yakın geçerlik”, değerlendirme geçerliğini de “uzak geçerlik” olarak adlandırmak mümkündür. Bu açıdan, bir ölçme aracının değerlendirme veya uzak geçerliği için ön koşul, ölçme veya yakın geçerliğinin (bilinen yollarla) sağlanmış olmasıdır. Bu geçerlik sınıflamasına göre, bilinen yollarla geçerlikleri (ölçme/yakın geçerlik) sağlanmış psikolojik ölçme araçlarının, ayrıca değerlendirme/uzak geçerliklerinin irdelenmesi gerekmektedir: Örneğin, geliştirilen bir tutum ölçeği ise (bilinen geçerlik irdelenmesinden sonra), olumlu tutuma sahip olanlarla olmayanları ne denli tutarlı sınıflıyor, bunun da irdelenmesi gerekir. Bu konuda geliştirilen indeksler Erkuş’ta (2000a ve 2000b) bulunabilir.

 

B#70 İstanbul’daki Üniversite Öğrencilerinin Cinsel Taciz Deneyimleri Üzerine Bir Çalışma: Betimsel Özellikler ve İlişkili Değişkenler

Aslı Atamer

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Fatih Yavuz

İstanbul Üniversitesi, Adli Tıp Enstitüsü, Sosyal Bilimler Anabilim Dalı

Üniversite öğrencilerinin 18 yaşından sonra maruz kaldıkları, onayları olmayan cinsel yaklaşımların özelliklerine dair betimsel bilgilere ulaşılmasının hedeflendiği çalışmada, cinsel tacize maruz kalma ile; demografik özellikler, ana baba tutumları, çocuklukta maruz kalınan cinsel istismar, ve bugünkü cinsel davranışlar arasındaki ilişki incelenmiştir. Örneklem: İstanbul’daki dört üniversiteden 2800 üniversite öğrencisine mektupla ulaşılarak anket çalışması gerçekleştirildi. Yanıt oranının % 17 olarak gerçekleştiği çalışmada 445 öğrenciden (302 kadın, 143 erkek) elde edilen veriler değerlendirildi. Örneklemin yaş ortalaması 20.9 yıl (SD=1.82) olarak belirlendi. Gereçler: Çalışmada, Finkelhor’un (1979) cinsel istismar deneyimlerini ölçen anketinden uyarlanmış 119 soruluk, 4 bölümden oluşan bir anket uygulanmıştır. Bu çalışmada toplam 30 soru içeren, anketin 18 yaş sonrası deneyimleri inceleyen ve aileye ilişkin çeşitli özellikler ile bugünkü cinsel tutum ve davranışları ölçen bölümleri değerlendirilmiştir. Prosedür: Öğrencilere kapalı zarf içinde pullanmış olarak dağıtılan anketler, kimlik bilgisi içermeyecek şekilde, belirtilen posta adresine denekler tarafından geri postalanmıştır. Böylece katılımcıların verdikleri bilgilerin anonim kalması sağlanmıştır. Katılımcıların cinsel tacize maruz kalma oranları % 35 (155 kişi) olarak saptanmıştır. Tacize uğrayanlar arasında erkekler %21, kadınlar % 79 oranındadır. Kadınların maruz kaldıkları deneyimlerde diğeri % 96 oranında erkek, erkeklerin maruz kaldıkları deneyimlerde diğeri % 22 oranında erkek olarak bildirilmiştir. Eylemi gerçekleştiren kadınların deneyimlerinde sıklıkla bir yabancı (%57), erkeklerin deneyimlerinde ise sıklıkla tanıdık birisidir (%56). Bulgulara göre pornografi gösterilmesi % 0.4, cinsel ilişki izlettirilmesi % 0.2, cinsel içerikli bir eylem için davet % 15, öpüşme veya sarılma % 15, diğerinin teşhiri % 8, diğerinin mağduru çıplakken izlemesi % 4, diğerinin mağduru okşaması % 18, mağdurun diğerini okşaması % 8, diğerinin mağdurun cinsel organına dokunması %14, mağdurun diğerinin cinsel organına dokunması % 9, koitus içermeyen cinsel ilişki % 8, vajinal ilişki % 4, anal ilişki % 2 olarak bildirilmiştir. Kadınların uğradığı taciz olgularında, tehdit kullanılma sıklığı %7, güç kullanılma sıklığı %17, eylemi gerçekleştirenin içkili olma sıklığı %22, mağdurun deneyim sırasında içkili olma sıklığı %10 olarak belirlenmiştir. Deneyimlerin %72 si bir kez gerçekleşmiştir. Mağdurların deneyim yaşandığı zamanki tepkileri en sıklıkla tiksinti (% 42) ve rahatsızlık (% 20) olarak bildirilmiştir. Bugün deneyime yönelik değerlendirmeleri incelendiğinde olguların % 72 si deneyimi olumsuz olarak nitelendirmektedir. Erkeklerin uğradığı taciz olgularında tehdit kullanılma sıklığı %3, güç kullanılma sıklığı %30, eylemi gerçekleştirenin içkili olma sıklığı %23, mağdurun deneyim sırasında içkili olma sıklığı %19 olarak belirlenmiştir. Deneyimlerin %67 si bir kez gerçekleşmiştir. Deneyim yaşandığı zamanki tepkileri en sıklıkla rahatsızlık (% 35) ve şaşkınlık (%24) olarak bildirilmiştir. Bugün deneyime yönelik değerlendirmeleri incelendiğinde olguların % 47si deneyimi olumsuz olarak nitelendirmektedir. Örneklemin % 36’sı (162 kişi) çocukluk döneminde cinsel istismara maruz kaldıklarını bildirmişlerdir. Çocuklukta cinsel istismara maruz kalanlar arasında, cinsel tacize uğrama oranı % 46 olarak bulunmuştur. Dağılım ki-kare analizi ile incelendiğinde, istatistiki olarak anlamlı düzeyde bir farklılık bulunmuştur [(1)=14.75, p=.000]. Kadın katılımcıların son bir yıl içinde cinsel ilişkide bulundukları partner sayısı ile cinsel taciz deneyimi tek-yönlü varyans analizi ile incelendiğinde anlamlı bir ilişki bulunmuştur [F(1, 285)=6.05, p<.05]. Cinsel tacize uğrayanların son bir yıl içindeki ortalama partner sayısı (M=1.9), tacize uğramayanlardan (M=1.1) daha yüksektir. Erkek katılımcılar için söz konusu ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>.05). Son bir yıl içinde cinsel ilişkide bulunulan partner sayısı ile son bir yıl içinde tacize maruz kalma arasındaki ilişki tek-yönlü varyans analizi ile incelendiğinde her iki cinsiyet için de istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>.05, p>.05). İlk cinsel birleşmenin yaşandığı yaş ile cinsel tacize maruz kalma arasındaki ilişki tek-yönlü varyans analizi ile incelendiğinde her iki cinsiyet için de tacize maruz kalanlarla kalmayanlar arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>.05, p>.05). Kadınlar için, ebeveynin cinsellikle ilgili tutumları ile cinsel tacize maruz kalma arasındaki ilişki tek-yönlü varyans analizi ile incelendiğinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmuştur [F(1, 236)=5.37, p<.05]. Taciz deneyimi olanların ebeveynlerinin cinsellikle ilgili olumsuz tutum ortalama puanı(M=1.2), taciz deneyimi olmayanlardan (M=.6) daha yüksek bulunmuştur. Erkekler için, taciz deneyimi ile ebeveynin cinsellikle ilgili olumsuz tutumu arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>.05). Aile içi fiziksel şiddet ile cinsel taciz deneyimi arasındaki ilişki tek-yönlü varyans analizi ile incelendiğinde, her iki cinsiyet için de gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>.05, p>.05). Bulgular, cinsel taciz deneyiminin cinsiyete bağlı farklı özellikleri, çocuklukta cinsel istismar ile ilişkisi, cinsel deneyimlerle ilişkisi ve aile özellikleri kapsamında değerlendirilmiştir.

 

B#71 Ergen İntiharlarındaki Risk Faktörleri: Bir Psiko-Sosyal Modelin Sınanması (Batman İli Örneği)

Sevim Terzi Ünsal

Dicle Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Bölümü

Emine Gül Kapçı

Ankara Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Eğitimde Psikolojik Hizmetler Bölümü

Murat Akyıldız

Ankara Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Ölçme Değerlendirme Bölümü

Bu araştırmanın amacı, Batman İlinde yaşayan ve bu ildeki çeşitli liselerin 1. 2. ve 3. sınıflarına ve bir dershaneye devam eden ergenleri intihar davranışına yöneltebilecek risk faktörlerini bir intihar risk faktör modeli doğrultusunda sınamaktır. Olası risk faktörlerini ve bunların önem derecelerini belirleyebilmek için intihar davranışını açıklayabileceği öngörülen I. Model ile birlikte yazın taramasından elde edilen iki farklı intihar risk modeli de sınanmıştır. Araştırmaya, Batman İlinde yaşayan 3 farklı sosyo-ekonomik düzeyden ve beş farklı okulda okuyan ve bir dershaneye devam eden toplam 605 (190 kız, 411 erkek, yaş X=17 sd=1,5) ergen katılmıştır. Veri toplama araçları, her biri risk faktörü olarak ortaya çıkan özellikleri ölçen 7-ölçek (Offer Benlik İmgesi Ölçeği, Piers-Harris Değerlendirme Ölçeği, İntihar Davranış Ölçeği, Beck Umutsuzluk Ölçeği, İntihar Düşüncesi Ölçeği, Kısa Semptom Envanteri ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği) ve bununla birlikte, ergene ait psiko-sosyal değişkenler olarak adlandırabilecek özelliklerin sorulduğu “Ergen Bilgi Formu” ve “Ergen Davranış Anketi” ile ergenlerin kendi görüşlerini ifade edebileceği “Düşünceler” bölümünden oluşmaktadır. Bu araştırmada korelasyona dayalı yapısal eşitlik modelleri kullanılmıştır. Modeller, LISREL 8.50 kullanılarak test edilmiştir. Bulgular: I. İntihar Risk Modeli. Uygulanan Path Analizinde bütün yollar işlemesine karşın, Harter ve ark. (1992)’na ait olan modelin AGFI katsayısı 0.61, RMR ise 0.12 olarak bulunmuştur. Genel olarak değerlendirildiğinde bu değer, çok yüksek olmayan bir uyum katsayısını ifade etmektedir. KSE’nin depresyon ve olumsuz benlik alt ölçeklerinin intihar düşüncesi ölçeğinden elde edilen puanların %18’ini tahmin etmesi de modelin elde edilen verilere çok uygun olmadığının bir başka göstergesi olarak yorumlanabilir. II. İntihar Risk Modeli: Path Analizi sonuçlarına göre sadece Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ile Beck Umutsuzluk Ölçeği arasındaki yolun çalışmadığı, bunun dışındaki tüm yolların çalıştığı görülmektedir (p<0.05). Bu modele ilişkin uyum istatistikleri sırasıyla GFI=0.85, AGFI=0.70 ve RMR=0.07 bulunmuştur. Bu sonuç, I. Modelle karşılaştırıldığında daha yüksek bir uyum istatistiği göstermektedir. İntihar düşünceleri ölçeğinin, İntihar davranışı ölçeğinden elde edilen puanların %48’ini tahmin edebildiği görülmektedir. Çok yönlü algılanan sosyal destek, model içindeki yerine bağlı olarak diğer değişkenlere oranla Piers-Harris Değerlendirme Ölçeği ile daha yüksek ilişki içindedir. Bu modelde öngörülmediği halde psiko-sosyal değişkenlerin benlik saygısını yordadığı da görülmektedir. Bu sonuçlara göre, psiko-sosyal değişkenler, neredeyse benlik imgesi değişkeni kadar benlik saygısını yordamaktadır (sırası ile path 0.79. ve -0.90). III. İntihar Risk Modeli. Önerilen bu model için eşitlikler ve Path diagram incelendiğinde iki yol dışında tüm yolların işlediği görülmektedir. Buradan benlik imgesinin, KSE ile ölçülen ruh sağlığı alt ölçeklerini ve umutsuzluğu yordamadığı ve bu model içinde bir etkileşimlerinin olmadığı sonucu çıkarılabilir. İntihar düşünceleri ölçeğinin, İntihar davranışı ölçeğinden elde edilen puanların %50’sini yordadığı görülmektedir. Modeller arasında Batman İli örneklemine en yüksek uyumu gösteren III. modelin uyum istatistikleri sırasıyla GFI=0.98, AGFI=0,93 ve RMR=0.03 olarak bulunmuştur. Araştırmadan elde edilen veriler, Batman İli örneğine en uygun intihar risk modelinin III. Model olduğunu göstermektedir (AGFI=0,93; RMR=0,03). Batman ili örneklemine en yüksek uyumu gösteren bu model, ergen intihar davranışının %50’sini açıklayabilmektedir. Bu bulgular ışığında, intihar davranışı için belirlenen faktörler ıraksak, orta derecede önemli, yakınsak risk faktörleri ve temel faktör olarak sınıflandırılmıştır. Iraksak risk faktörleri: Psiko-sosyal değişkenler, ergen davranış sorunları, algılanan sosyal destek ve ergenin benlik imgesi; Orta derecede önemli risk faktörleri: Benlik saygısı, ruh sağlığı sorunları ve umutsuzluk; Yakınsak risk faktörü: İntihar düşüncesi; Temel faktör: İntihar davranışı olarak tanımlanmaktadır.

Bu çalışma Sevim Terzi ÜNSAL’ın yüksek lisans tezinin bir bölümüdür.

 

B#72 Üniversite Öğrencilerinde Cinsel Yönelim ve İntihar Davranışı

Mehmet Eskin, Hadiye Kaynak ve Sinem Demir

Adnan Menderes Üniversitesi, Psikiyatri Anabilim dalı

Eşcinsellik, bütün dünyada olduğu gibi toplumumuzda da tabu sayılan konulardan biridir. Artık eşcinsellik, bir psikolojik bozukluk olarak görülmemektedir. Ancak eşcinsel eğilimi olan kimseler, toplum içerisinde tahmin edilebilecek zorluklarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Ergenlik, karşıcinsel ve/veya eşcinsel duyguların şekillenmesinde önemli bir gelişimsel dönemdir. Bu çalışma, ülkemiz üniversite öğrencilerinde eşcinsel duygu ve davranışlar ile intihar davranışının birbirleriyle olan ilişkilerini, bu duygu ve davranışların yaygınlığını incelemeyi amaçlamıştır. Sekiz üniversiteden %44’ü kız ve %56’sı erkek olmak üzere toplam 1182 öğrenciye kendini bildirime dayalı bir anket formu uygulandı. Anket formuyla gençlere: (1) geçmişte kendi cinsiyetlerinden birine cinsel ilgi duyup duymadıkları; (2) şu an kendi cinsiyetlerinden birine cinsel ilgi duyup duymadıkları; (3) yaşamları boyunca kendi cinsiyetlerinden biriyle cinsel uyarılma ile sonuçlanan bir yakınlık yaşayıp yaşamadıkları; ve (4) yaşamları boyunca kendi cinsiyetlerinden biriyle cinsel boşalma ile sonuçlanan bir ilişki yaşayıp yaşamadıkları soruldu. İntihar davranışları, yaşam boyu intihar düşüncesi ve girişimi, son 12 ay içerisindeki düşünce ve girişimleri sorgulayan dört soru ile ölçüldü. Çalışmaya katılan öğrencilerin yaşları 17 ile 25 arasında değişmektedir ve yaş ortalaması 20.7 (ss = 1.65) olarak bulunmuştur. Öğrencilerin çoğu (%81.8) kent kökenli olduğunu belirtmişlerdir. Sınıf dağılımlarına bakıldığında örneklemin %36.2’si birinci sınıf, %27’si ikinci sınıf, %19.9’u üçüncü sınıf, %14.4’ü dördüncü sınıf, kalanlarında tıp ve veterinerlik gibi alanlarda beşinci ve altıncı sınıfta öğrenim gördükleri belirlenmiştir. Öğrencilerin %5.5’i (n = 61) geçmişte kendi cinsiyetlerinden biri/birilerine karşı cinsel istek duyduklarını, %2.6’sının da (n = 30) halihazırda hemcinsi birine karşı cinsel istek duyduklarını belirtmişlerdir. Kırk yedi (%4.1) öğrenci hemcinsi birileriyle cinsel uyarılma ile sonuçlanan bir yakınlıklarının olduğunu, yirmi öğrenci de (%1.7) hemcinsi birisiyle cinsel boşalma ile sonuçlanan bir ilişki yaşadığını ifade etmiştir. Gençlere cinsel kimlikleri bağlamında kendilerini nasıl gördükleri ve hissettikleriyle ilgili iki soru yöneltilmiştir. Büyük çoğunluk (%98.3) kendini karşıcinsel, %0.3’ü eşcinsel ve %1.4’ü kendini biseksüel olarak görmektedir. Öğrencilerin %43.8’i kendini erkek, %55.8’i kadın, %0.9’u da hem erkek hem kadın olarak hissettiklerini belirtmişlerdir. Öğrencilerin cinsel yönelimleri ve intihar davranışları arasındaki ilişkiler incelendiğinde literatürle uyumlu sonuçlar elde edildi. Eşcinsel eğilimi olan öğrenciler arasında kendini öldürme düşüncesi ve intihar girişimi olanların oranının, eşcinsel eğilimi olmayanlardan anlamlı olarak daha fazla olduğu saptandı. Çalışmanın bulguları gelişimsel bir dönem olan ergenlikte hemcinse yönelik cinsel istek ve davranışların yaygın olduğunu göstermektedir. Bu bulgular uluslararası diğer çalışmalardan elde edilenlerle de uyum içerisindedir. Eşcinsel duygu ve davranışlar ile cinsel kimlikle ilgili bulgulara bakıldığında, ergenliğin birey için bir arayış dönemi olduğu görülmektedir. Eşcinsel duygu-davranışların intihar davranışı ile ilişkisi göz önüne alındığında, bu yöndeki arayış ve eğilimlerin gençler için yaşamsal sıkıntı kaynağı olabileceği düşünülmektedir.

 

B#73 Toplumsal Bir Olgu Olarak İntihar: Kavramsal Bir Analiz

Zuhal Güler

Hacettepe Üniversitesi, Kamu Yönetimi Bölümü

“İnsanın kendisini bilerek ve isteyerek öldürmesi” anlamına gelen intihar olgusu, çeşitli bilim dallarının ortak inceleme ve araştırma konusu olarak günümüzde artan önemini korumaktadır. Bu bilim dalları arasında psikoloji, psikiyatri, sosyoloji, antropoloji sayılabilir. İntihar olgusunun disiplinler arası bir olgu olmasının temelinde, intihar davranışının tek düze bir davranış olmayıp, karmaşık bir davranış örüntüsü olması yatmaktadır. Her bilim dalı kendi bakış açısından olguya yaklaştığından dolayı, intiharı nedensel olarak açıklayan bir birinden farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. İntihar olgusunun kavramsal analizi yapıldığında da, intiharla ilgili olan kavramların bir ucunun psikolojiye, psikiyatriye dayanırken, diğer ucunun da sosyolojiye dayandığı görülmektedir. Bu bildiride, ülkemizde özellikle son yıllarda hızla artan intihar olaylarını daha iyi anlayıp açıklayabilmek için, intihar olgusunun sosyolojik açıdan kavramsal bir analizinin yapılmasına çalışılacaktır. Bu amaçla, psikolojiden sosyolojiye, başka bir deyişle bireyden topluma kadar uzanan çizgide, intihar olgusu ile ilişkilendirilebilinecek ve sosyoloji literatüründe yer alan bazı kavramlar çerçevesinde, intihar olgusunun açıklanması amaçlanmaktadır. Uzmanlık alanı dışında olduğu için, burada, Psikoloji literatüründe yer alan ve intiharla ilgili olan kavramlar üzerinde fazla durulmayacak, sadece kısaca değinilmekle yetinilerek, bu kavramların sosyolojik kavramlarla ilişkisi ve intihar davranışını anlamadaki yeri üzerinde durulacaktır. Sosyolojide “intihar” kavramı söz konusu olduğunda ilk akla gelen kavramlardan bazıları, “yabancılaşma”, “sapma” ve “anomi”dir. Sosyolojik anlamda yabancılaşma, “bireyin, toplumun değerlerine, çevresine karşı ilgisinin yok olması, dünyaya karşı içe dönük bir tavır alması” anlamına gelmektedir. Bu durumda olan birey, topluma, aileye ve tek tek bireylere yabancılaştığı gibi, toplumsal değerlere de yabancılaşabilmektedir. Anomi (kuralsızlık) kavramı ile hem intihar ve hem de yabancılaşma arasında bir ilişki vardır. Anomi, en genel anlamıyla, kuralsızlık anlamına gelmekte olup, bu nedenle sapma ve yabancılaşmadan ayrılmaktadır. Sapmada bir kural vardır ve o kuralın dışına çıkma, uymama sözkonusu iken, anomide kuralsızlık hali vardır. Yabancılaşma ile anomi arasındaki farka bakılacak olunursa, anominin süreğen değil, arada sırada görülen ani çıkışlar olduğu, yabancılaşmanın ise anomiyle birlikte ortaya çıkabildiği gibi, sürekli de olabileceği görülmektedir. Sosyolojide anominin intiharla ilişkisini kuran ilk kişi E. Durkheim olmuştur. Bilindiği gibi O, intiharı “elcil (altruist), “bencil (egoist)” ve “anomik” intiharlar olarak üçe ayırmaktadır. Durkheim’e göre, “intiharların artmasının asıl nedeni toplumun yapısında meydana gelen değişikliklerdir. Ama bu değişiklik toplum için yararlı ya da zararlı olsun, bunun hiç bir önemi yoktur. Toplumun yapısında meydana gelen değişiklik bireyin hayat koşullarını, tinsel değerlerini alt üst eder. İşte intiharın nedeni bu kargaşalık (anomie) halidir.” Ona göre anomik intiharlar, toplumların normal zamanlarında değil, daha çok buhranlı ve hızlı toplumsal değişmelerin yaşandığı dönemlerde görülmektedir.

 

B#74 Ekonomik Antropoloji Biz Psikologlara Neler Öneriyor?

Ulaţ Baţar Gezgin

Boğaziçi Üniversitesi, Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık

Ekonomik antropoloji, biz psikologlara neler öneriyor? Bu soruyu yanıtlamak için, antropolojiyi ve sosyolojiyi, “ekonomik olan”ı ve “psikolojik olan”ı yerli yerine oturtmak gerekiyor. Antropoloji, inceleme konusu olarak, temelde, ilkel toplulukları yani “uygar” olmayan toplulukları ele alırken; sosyoloji, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist toplumları inceliyor. Bu noktada, antropoloji, “henüz” toplum olmamış toplulukların bilimiyken, sosyoloji, topluluk evresini tamamlayarak topluma evrilmiş olanın bilimi olarak karşımıza çıkıyor. Toplulukla toplumu ayıran şey, artı-değerin kullanılış biçimi olarak kavramsallaştırılıyor. “Ekonomik olan”; üretim araçları, bunların üzerindeki mülkiyet, üretim ilişkileri ve üretim biçimiyle olduğu kadar tüketim yapısıyla da tanımlanıyor. Antropoloji bilimi için, ‘insan psikolojisi’ terimi, insanın, kültür tarafından şekillendirilmediği düşünülen biyolojik niteliklerine karşılık geliyor. “Psikolojik olan” ise, içeriden -yani psikoloji açısından, kamusal alan dışında kalan bölgeleri kapsıyor. Diğer bir deyişle, topluluksal ya da toplumsal olanın dışında kalan, yine de topluluksal ve toplumsal ilişkilere karşı hiç bir zaman özerkliğe sahip olmamış olan bireysel düzlemi imliyor. Antropoloji ile sosyoloji arasındaki ayrıma yönelik bir başka yaklaşım, okuryazar toplumlar ve okumaz-yazmaz toplumlar ekseninden hareket ediyor. İkinciler, kültürü bilinçli olarak yeni kuşaklara aktaramadıklarından ve yazı yardımıyla, toplumsal belleklerinin süresini uzatamadıklarından; bu ikinci yaklaşıma göre, antropolojinin konusu oluyorlar. Mihenk taşı, bir kez okuma-yazma oldu mu; çağdaş toplumların okumaz-yazmazları da, antropolojinin kapsama alanına giriyor. “İktisat” ise, antropolojinin tersine, toplulukları ve toplumları oluşturan bireyleri, verili bir tarihsizleştirilme düzleminde değerlendiriyor. Ekonomik antropoloji, bu noktada, iktisatta eksik olan tarihsel bağlamı yerli yerine oturtuyor. İnsan yaşamının yalnızca yazının bulunmasından sonraki dönemlerini ele alan tarihsel iktisat ise –çünkü, tarih, yazıyla başlar, ancak, insanların okumaz-yazmaz dönemlerini konu alan antropolojik ekonomiyle bütünlük kazanıyor. İlk paragrafta tırnak içinde kullanılan “uygar” sözü, zihin açıcı bir noktaya işaret ediyor. “Uygarlık”, Türkçe çevirisinin aksine, kentleşmeye karşılık geliyor ( Lat. civitas> civilisation). Arapça’da ‘kent’ anlamına gelen “medine”den türemiş olan “medeniyet” sözcüğü, bu durumu daha iyi verirken; sosyolojinin, kent sosyolojisi ve köy sosyolojisi gibi iki alt disiplin oluşturduğu düşünüldüğünde; kent psikolojisi ve köy psikolojisi alt disiplinlerinin yokluğu dikkat çekiyor. Böyle bir yeniden kavramsallaştırış -artı-değerin kullanılış biçiminden hareket eden ilk paragraftaki antropoloji-sosyoloji ayrımıyla birleştirildiğinde, ilkel toplumdan –daha doğrusu, topluluktan- bir sonraki evre olan köleci toplumların idare birimlerinin, kent devletleri olmasını anlaşılır kılıyor. Yine, ilk paragrafta tırnak içinde kullanılan “henüz” sözü, ekonomik antropolojide, psikoloji açısından önemli görünebilecek, toplumsal evrim ve tarihsel süreklilik tartışmaları nedeniyle tırnak içine alındı. Bu konular, hem bilgi alanı olarak psikoloji açısından anlamlı hem de psikologların ve çağcıl zamanlar öncesi, psikologların toplumsal rolünü üstlenen meslek gruplarındaki olası bir evrimselliği akla getiriyor. Klinik psikolojinin ve onun öncüllerinin, uyumdışı bireyin, sabit olduğu kabul edilmiş toplumsal ve topluluksal rollerle uyumunu sağlamak biçimindeki misyonu, psikologların belirli tarihsel kesitlerde gerici olup olmadığı sorusunu gündeme getiriyor. Sözgelimi, köleci bir toplumda, özgürlüğünü isteyen bir kölenin, psikologların öncüllerince nasıl karşılandığı, psikologların toplumsal düzeltimcilikle (reformizm) olan ya da olmayan ilişkisini sorgulamak için bir başlangıç noktası oluyor. Üçüncü paragrafta tırnak içine alınan “iktisat” sözcüğü ise; bu bilgi alanı, birden fazla okuldan oluştuğu için, bu sözcükle, anadalga iktisat okulunun kastedildiğini anımsatmak amacıyla, tırnak içine alınıyor. Çözümleme birimi olarak bireyi seçmek, iktisat okullarının tümüne özgü bir özellik değildir. Yeni klasik okulun özelliğidir. Yukarıdaki iki yaklaşımda (artı-değer ve okuma-yazma yaklaşımları), çeşitli insan bilimlerini inceleme konularına göre ayırdık. Bunlardan kategorik olarak farklı bir yaklaşımla, aynı bilimleri kullandıkları yöntemleri dikkate alarak, üçe ayırabiliriz: 1. Deney bilimleri: Bu bilimlerin yöntemi; insanları, çeşitli değişkenlerde oynamalar yapıp gözlemlemektir. Söze ve sözel olana değil, performansa bakarlar; 2. Sözel bilimler: Bu bilimler, insanları, sözleri ve sözel araçlara verdikleri yanıtlar dolayımında kavrarlar; 3. ‘Gibi’ bilimleri: Bu bilimler, ‘bilmem kim olmak nasıl bir şeydir?’ sorusuna yanıt vermeye çalışırlar. Örneğin, ‘Alevi olmak nasıl bir şeydir?’ Bu durumda, yöntemin belkemiğini oluşturan; katılımcı gözlemcilik, diğer bir deyişle, konu olarak seçilmiş topluluklar ya da toplumlarla birarada yaşamaktır. ‘Gibi’ bilimlerinin ürettiği bilgi, daha az değerli değildir. İlk gruba psikolojinin deneysel yanı girerken; ikinci gruba, antropoloji dışında kalan bütün insan bilimleri giriyor. Antropoloji, tek ‘gibi’ bilimidir. Diğer bilimler, antropolojinin bu niteliğini ve bu biçimde ürettiği bilgiyi bilimsel bulmasa da; antropoloji, diğer insan bilimlerinin merceklerinin dışında kalan önemli bilgileri açığa çıkartıyor. Görüldüğü gibi, yöntem açısından yapılacak bir ayrım da, ekonomik antropolojinin biz psikologlara önerebilecekleri noktasında, ufuk açma yetisine sahip. Bu konuşmada, bu ilişkilendirmeler dolayımında, ekonomik antropolojiyle psikoloji arasındaki ilişkiler açımlanıyor.

 

B#75 Küresel Dünya, Kökleşen Sorunlar ve Psikoloji

Canani Kaygusuz

Atatürk Üniversitesi, Psikolojik Danışma ve Rehberlik Anabilim Dalı

Son yıllarda, küreselleşme süreci tüm dünyada sürekli tartışılan bir olgu olarak kendine epey yer edindi. Öyle ki, küreselleşme süreci ile ilgili olarak günümüzde sokaktaki insanların bile kendi aralarında tartışmalar sürdürdüğüne sıklıkla tanıklık etmeye başladık. Sokaktaki insanın bile gündeminde yer alan bir süreç olarak küreselleşmeye, bilim alanları da kayıtsız kalamamış ve özellikle sosyal bilimlerin hemen bütün alanlarında bu sürece ilişkin epey şey söylenmiştir ve halen söylenilmektedir. Günümüzde, küreselleşme yanlısı ve karşıtı olarak bir çok kurum ve akım, kendisini bu tartışmaların merkezine çekebilmek için mücadele etmektedir. Dünyanın yönünün nereye gittiği, bu gidişin insanları nasıl etkilediği üzerine yapılan tartışmaların ilgi odağı haline dönüşen küreselleşme süreciyle ilgili psikolojinin de söylemesi gereken şeyler olmalıdır bakışıyla yola çıkan bu çalışmada, 1960’lardan bu yana neo-liberalizm, post-modernizm vb... kavramlar çerçevesinde dünya gündemine sokulan, son zamanlarda küreselleşme söylemiyle ön plana çıkarılan tarihsel ve toplumsal sürecin genel nitelikleri üzerinde yoğunlaşılmış, küreselleşmenin dünya için olası anlamlarının ve birey için olası sonuçlarının tartışılması amaçlanmıştır. Bu amaçla öncelikle, küreselleşme sürecinin tarihsel seyri inceleniştir. Küreselleşme sürecine tarihsel açıdan bakıldığında, kavramın son zamanlarda dillendirilmesine rağmen, sürecin XVI. Yüzyıla kadar geri götürülebileceği ve sürecin özünde kapitalist örgütlenmenin yeni adı olduğu anlaşılmıştır. Daha çok sosyologların üzerinde yoğunlaştığı bir olgu olan küreselleşme sürecinin egemen örgütlenme modeli kapitalist tarzda işlemektedir ve açıktır ki her örgütlenme modelinde olduğu gibi, bu modelin de kurumsal ilişkileri değiştiren/farklılaştıran yanları bulunmaktadır. Toplumun örgütlenme modellerinin kurumsal ilişkileri, kurumsal ilişkilerin de birey psikesini etkilediği uzun süredir bilinen bir konudur. Dolayısıyla, küreselleşen dünyanın, bu dünya içindeki bireyin psikesini de etkimesi kaçınılmazdır. Bu çerçevede ikinci olarak, küreselleşmenin insan ilişkilerini hangi merkez(ler)e çektiği irdelenmiştir. Küreselleşme süreci ilişkileri ağırlıklı olarak, güç edinme, başarma noktasında güdülemekte, gücü ve başarıyı arayan birey bunu gerçekleştirebilmek için çoğu kez köklerinden uzak yerlere göçmen olarak sürüklenmekte, bu göçmenliğin oluşturduğu bunaltı kökleri arayış olarak ifade edilebilecek yerelleşme sürecini küreselleşmenin bir başka yüzü olarak tarih sahnesine çıkarmaktadır. Bu çerçevede yerel ile evrensel ya da genel olanın çatışma alanı haline de gelen küreselleşme süreci içindeki toplumsal işleyiş, zaten toplumsal yapıda var olan belirsizlikleri derinleştirmekte, bireylerin psikolojik dünyalarını/durumlarını etkileyen bu süreç, “benlik/self” üzerinde bölünmelere, çoklu kimliklere yol açabilmektedir. Denilebilir ki, toplum bilincine uygarlaşma projesi olarak yerleştirilmeye çalışılan ve çoğu kez gelişme ve ilerlemenin doğal bir sonucuymuş gibi algılatılan küreselleşme, aslında toplumbilimcilerin ve psikolojik sağlıkla ilgilenenlerin daha titiz ele alması gereken bir konudur. Küreselleşme ile ilgili tüm propagandif yanlılık yada karşıtlık söylemlerinden ziyade, bu sürecin var ettikleri kadar yok ettiklerini; bireye sunduğu olanaklar kadar bireyden kopardıklarını da irdelemek gerekmektedir. İçinden geçilen küresel dönemde bu rolü -diğer sosyal bilimlerle işbirliği içinde- psikoloji oynayabilmeli ve küreselleşme sürecinin insan ilişkileri ve birey psikesi üzerindeki etkilerini açığa çıkarma konusunda tarihsel bir sorumluluk üstlenebilmelidir.

 

B#76 Yetkeci Kişilik ve Bilişsel Karmaşıklık Düzeyi ile Siyasal İdeoloji Arasındaki İlişki

Derya Hasta

Ankara Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Siyasal toplumsallaşma sürecinin en önemli sonuçlarından biri olan siyaset, siyasal görüş ayrılıklarını da beraberinde getirmektedir. Siyasal görüş ayrılıklarının çatışmalara neden olduğu bilinen bir gerçektir. Özellikle, siyasal görüşleri farklı olan üniversiteli gençler arasında yaşanan çatışmalar ülkemizin gündeminden hiç düşmemektedir. Bu çatışmaların çözümü her şeyden önce, gençlerin siyasal davranışlarını ya da tutumlarını daha iyi anlamayı ve açıklamayı gerektirmektedir. Bu gereklilik, gençlerin siyasal davranış ve tutumlarını etkileyen faktörlerin neler olabileceği sorusunu akla getirmektedir. Siyasal tutum ya da davranış üzerinde çevresel faktörlerin yanı sıra bazı kişisel farklılıkların da belirleyici olduğu bilinmektedir. Araştırmalar, siyasal görüşleri farklı bireylerin yetkecilik, belirsizliğe karşı hoşgörüsüzlük, boyun eğicilik ve siyasal düşüncenin bilişsel karmaşıklık düzeyi gibi değişkenler açısından farklılaştıklarını göstermektedir. Bu araştırmanın temel amacı, siyasal görüşü farklı üç grup (ılımlı, aşırı sağ, aşırı sol) üniversite öğrencisi için, yetkecilik kuramı ve ideolog hipotezine bağlı olarak farklılaşan beklentilerden hangilerinin desteklenip hangilerinin desteklenmeyeceğini test etmektir. Yetkeci kişilik kuramına göre, en yüksek yetkecilik, belirsizliğe karşı hoşgörüsüzlük ve boyun eğicilik puanının aşırı sağ görüşlü öğrencilere ait olması; onları sırasıyla, ılımlı ve aşırı sol görüşlü öğrencilerin izlemesi beklenmektedir. Bu kurama göre, siyasal düşünce karmaşıklığı açısından karşılaştırıldıklarında, en yüksek siyasal düşünce karmaşıklığı puanının aşırı sol görüşlü öğrencilere ait olması; onları sırasıyla ılımlı ve aşırı sağ görüşlü öğrencilerin izlemesi beklenmektedir. İdeolog hipotezine göre ise, aşırı sağ ve aşırı sol görüşlü öğrencilerin yetkecilik, belirsizliğe karşı hoşgörüsüzlük ve boyun eğicilik açısından anlamlı bir farklılık göstermeyeceği ve bu iki grup öğrencinin bilişsel karmaşıklık düzeylerinin siyasal görüşü ılımlı öğrencilerinkinden düşük olacağı tahmin edilmektedir. Siyasal düşüncenin bilişsel karmaşıklık düzeyi açısından karşılaştırıldıklarında, aşırı sağ ve aşırı sol görüşlü öğrencilerin bilişsel karmaşıklık düzeylerinin anlamlı bir farklılık göstermeyeceği ve bu iki grup öğrencinin bilişsel karmaşıklık düzeylerinin siyasal görüşü ılımlı öğrencilerinkinden düşük olacağı tahmin edilmektedir. Araştırmaya 293’ü (%54) kız, 250’si (%46) erkek ve cinsiyet belirtmemiş olan 2 denek olmak üzere toplam 545 üniversite öğrencisi katılmıştır. Ankara, Hacettepe ve Gazi üniversitelerinin çeşitli fakültelerinde öğrenim gören bu öğrencilerin yaş uzamı 17-32 arasında değişmektedir. Bu öğrencilerin 110’u (%20.2) aşırı sol görüşlü, 295’i (%54.1) ılımlı ve 140’ı (%25.7) aşırı sağ görüşlü grupta yer almaktadır. Araştırmada Kişisel Bilgi Formu, Siyasal Düşüncenin Karmaşıklığı Ölçeği, Yetkeci Kişilik Ölçeği, Belirsizliğe Karşı Hoşgörüsüzlük Ölçeği ve Boyun Eğici Davranışlar Ölçeği kullanılmıştır. Veriler, varyans analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. Aşırı sol görüşlü öğrencilerin, siyasal düşüncelerinin bilişsel karmaşıklık düzeyi, ılımlı ve aşırı sağ görüşlü öğrencilerinkinden daha yüksektir. Ilımlı ve aşırı sağ görüşlü öğrencilerin bilişsel karmaşıklık düzeyleri arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Yetkecilik puanı en yüksek grup ise aşırı sağ görüşlü öğrencilerinindir. Aşırı sağı sırasıyla ılımlı ve aşırı sol görüşlü öğrenci grupları izlemektedir. Ayrıca, aşırı sağ görüşlü öğrenciler, ılımlı ve aşırı sol görüşlü öğrencilere göre, belirsizliğe karşı daha hoşgörüsüz ve daha boyun eğicidirler. Ilımlı ve aşırı sol görüşlü öğrenciler belirsizliğe karşı hoşgörüsüzlük ve boyun eğicilik açısından farklılık göstermemektedirler. Araştırmanın bulguları daha çok yetkeci kişilik kuramını destekler niteliktedir. Bu çalışmayla, Türkiye’deki üniversite gençliğinin siyasal davranışı, yetkecilik, siyasal düşüncenin karmaşıklığı, belirsizliğe karşı hoşgörüsüzlük ve boyun eğicilik gibi değişkenlerle ilişkilendirilerek incelendiğinden, gençliğin bu değişkenler açısından daha iyi tanınması mümkün olacaktır.

 

B#77 Üniversite Öğrencilerinin Otoriteryan Özelliklerinin Bazı Değişkenler Açısından İncelenmesi

Canani Kaygusuz ve Muhittin Aşkın

Atatürk Üniversitesi, Psikolojik Danışma ve Rehberlik Anabilim Dalı

II. Dünya savaşını takip eden yıllarda Adorno ve arkadaşlarının çalışmaları ile otoriteryanizm psikolojinin gündemine girmiş, sonraki yıllarda psikolojinin üzerinde en çok çalıştığı konu alanlarından biri olmuştur. Otoriteryanizm ile ilgili olarak birçok farklı kültürde ve farklı demografik özelliklere sahip bireyler üzerinde yapılan çalışmalar, otoriteryanizmin doğmatizmle, ailenin otoriter algısıyla, dindarlıkla, algılanan tehdit dozunun yükselmesi ile vs... ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu incelemede, dünyada tehdit dozunun giderek yükseldiği günümüzde, farklı demokrafik özellikler sahip üniversite gençlerinin, otoriteryan, ayrımcı, milliyetçi, savaş eğilimi, cunta eğilimi, anomi, (dışsal) güçsüzlük, güvensizlik ve özdinsellik gibi özelliklerinin farklılaşıp farklılaşmadığının saptanması amaçlanmıştır. Konuyla ilgili başlangıç çalışmalarının (Adorno ve diğerleri, 1950), otoriteryan niteliklerin birçok farklı nitelikle birleşerek kendine özgü bir sendroma dönüştüğü doğrultusundaki görüşlerin bir kısmını sınamak için, ayrıca, otoriteryan niteliklerle, ayrımcılık, milliyetçilik, savaş eğilimi, cunta eğilimi, anomi, (dışsal) güçsüzlük, güvensizlik ve özdinsellik gibi özelliklerin ilişkili olup olmadığı incelenmiştir. Çalışmada, Lederer tarafından otoriteryan sendromu ölçmek üzere geliştirilen ve Gümüş ve Gömleksiz tarafından Türkçeleştirilerek geçerliliği saptanan Yeni Genel Otoriteryanizm Ölçeği kullanılmıştır. Otoriteryanizmle ilişkili olduğu düşünülen diğer özelliklerin ölçülmesinde de, yine Gümüş ve Gömleksiz tarafından geçerlilikleri sınanmış ölçekler kullanılmıştır. Hipotez sınamaya dönük olmayan, daha çok durum saptama amacına yönelik bu çalışmada, aşağıdaki bulgular elde edilmiştir. 1.Demografik özellikler açısından, ailenin son on yıldır oturduğu yer, okunulan sınıf, deneklerin otoriteryan, milliyetçi(patriotik), savaş eğilimli, cunta eğilimli, anomik, güçsüz, güvensiz ve özdinsellik özelliklerini etkilemediği; orta SED’ den gelen deneklerin, otoriteryan, milliyetçi ve özdinsellik özelliklerinin yükseldiği; önümüzdeki 10 yıl içinde kendi durumunun ve dünyanın durumunun kötüleşeceğine inananların yukarda ifade edilen özelliklerinin hiçbirinde farklılaşma olmadığı; önümüzdeki 10 yılda Türkiye’nin durumunun kötüleşeceğine inananlarda anomi puanlarının arttığı; iyiye gideceğine inananların ise, milliyetçilik eğilimleri ve cunta eğilimlerinin yükseldiği; politik tutumlar açısından kendilerini sağda tanımlayanların, sağ ve sol kavramlarının kendileri için bir şey ifade etmediğini söyleyenlerden ve kendilerini solda tanımlayanlardan, daha fazla otoriteryan, milliyetçi, ayrımcı, özdinsel, savaş eğilimli ve cunta eğilimli olduğu bulgulanmıştır. 2.Ölçülmesi hedeflenen değişkenler açısından, otoriteryanizmin, diğer değişkenlerin hepsiyle (milliyetçilik, savaş ve cunta eğilimi, anomi, güçsüzlük, güvensizlik, ayrımcılık ve özdinsellikle) ilişkili olduğu ve bu değişkenlerin otoriteryanizmden farklı olarak kendi aralarında farklı ilişkilerinin bulunduğu saptanmıştır. Bulgular, otoriteryan özelliklerin orta SED’den beslendiği, ilişkili olduğu değişkenler çerçevesinde bakıldığında ise, otoriteryanizmin kendine özgü bir yapılanmasının olduğuna yorumlanmıştır.

 

B#78 Ergenliğe Geçişte Bilgilendirmenin Ergenin Bilgi Düzeyine ve Benlik Algısına Etkisi

Melike Sayıl, Ayşen Güre ve Zehra Uçanok

Hacettepe Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Çocukluktan yetişkinliğe geçmekte olan ergenlerin yaşadığı fiziksel, cinsel, bilişsel ve sosyal-duygusal değişmeler oldukça ani, bazen beklenmedik olmakta ve buluğa girmekte olan çocuklarda stres, korku, uyumsuzluk gibi sorunlara yol açabilmektedir (O'Sullivan, Meyer-Bahlburg ve Watkins, 2000; Steinberg ve Morris, 2001). Bu tür etkileri olduğundan daha güçlü kılan faktörlerden biri çocuğun buluğ döneminde yaşayacağı değişimlerden haberdar olmaması ya da yanlış ve eksik bilgiye sahip olmasıdır (Shipman, 1968). Bu konuda önceden bilgilendirilen kız ve erkek çocuklarının buluğdaki değişmelerle daha iyi baş ettikleri ve daha olumlu tutumlar geliştirdikleri görülmektedir. Ayrıca, ergenlikte 9-11 yaşlarından başlayarak 17-18 yaşlarına kadar sürebilen tüm bu süratli ve büyük çaptaki değişmelerin ergenlerin sosyal bilişlerinde özellikle de benlik algısında ve benlik değerinde değişme yarattığı bilinmektedir (Harter, 1993). Ülkemizde öğretmenler ve çocuklarla çalışan uzmanlar çocukların bu konudaki bilgi eksikliklerinin ya da yanlış ve çarpıtılmış bilgiye sahip olmalarının önemli sorunlara yol açtığına dikkat çekmektedirler. Bu nedenle var olan bulgular ve uygulamadaki sorunlardan hareketle, bu araştırma ergenlik dönemine girmekte olan çocuklara yönelik bilgilendirme amaçlı bir programın, çocukların bilgi düzeylerinde ve benlik algılarında bir değişme yaratıp yaratmadığını incelemek üzere planlanmıştır. Araştırmada kullanılan bilgilendirme programı, ergenlik dönemindeki gelişimi bir bütün olarak ele alıp fiziksel, cinsel, bilişsel ve sosyal-duygusal gelişimi ağırlıklı olarak içermektedir. Araştırmaya Ankara’da orta sosyo-ekonomik düzeydeki semtlerde bulunan iki ilköğretim okulunun ikinci kademesine devam eden 524 öğrenci katılmıştır. Altıncı sınıf öğrencilerinin 84’ü kız 83’ü erkek olup, yaş ortalaması 11 yaş 6 aydır (Dağılım, 10 yaş 10 ay- 12 yaş 11 ay; S = 3 ay). Yedinci sınıf öğrencilerinin 83’ü kız, 81’i erkek olup, yaş ortalaması 12 yaş 6 aydır (Dağılım, 11 yaş 9 ay- 13 yaş 11 ay; S = 3 ay). Sekizinci sınıf öğrencilerinin ise 100’ü kız, 93’ü erkek olup, yaş ortalaması 13 yaş 6 aydır (Dağılım, 12 yaş 1 ay- 15 yaş 7 ay; S = 4 ay). Araştırmaya katılan kız ve erkek öğrencilere ayrı ayrı oturumlarda 45-50 dakikalık bilgilendirici bir program uygulanmıştır. Belirtilen program, araştırmacılar tarafından hazırlanmış, fiziksel, cinsel, bilişsel ve sosyal-duygusal değişmeleri içeren ve görsel malzeme ile desteklenmiş bir programdır. Öğrencilerin bilgi düzeyi ve benlik algısında ortaya çıkan değişmeler ön-test son-test ölçümleriyle değerlendirilmiştir. Kız ve erkek öğrenci gruplarının her biri seçkisiz atama yoluyla ikiye ayrılmış ve veri toplama araçları gruplardan birine önce, diğerine programdan sonra uygulanmıştır. Buluğa ilişkin bilgi düzeyi, araştırmacılar tarafından hazırlanan bir dizi soruyla, benlik algısı ise Harter (1989) tarafından ergenler için geliştirilmiş olan Benlik Algısı Ölçeği ile ölçülmüştür. Bu araştırmada ölçeğin “fiziksel görünüm”, “davranıştan hoşnut olma”, “yakın arkadaşlık” ve “bütünsel özdeğer” alt ölçekleri kullanılmıştır. Araştırmanın bulguları, buluğa girmiş olmanın etkisi istatistiksel olarak kontrol edilerek bütün sınıf düzeylerinde, erkek ve kızların son-test bilgi düzeylerinin ön-test bilgi düzeylerinden anlamlı olarak yüksek olduğunu ve kızların, erkeklere göre bilgilendirmeden daha fazla yararlandıklarını göstermiştir. Ayrıca buluğa girenlerin bilgi düzeyi de girmeyenlerinkinden daha yüksektir. Benlik algısının fiziksel görünümle ilgili alt boyutunda elde edilen sınıf cinsiyet etkileşimi, kızların 7. sınıfta; erkelerin ise 8. sınıfta fiziksel görünümlerinden en az hoşnut olduklarını göstermiştir. Cinsiyetler arasında elde edilen tek anlamlı fark 7. sınıf ergenlerinin fiziksel görünümle ilgili değerlendirmelerindedir. Benliğin yakın arkadaşlık ve "içsel benlik" alt boyutlarında ise, 6. ve 8. sınıftaki kız ve erkeklerin benlikleriyle ilgili değerlendirmeleri bilgilendirme öncesinde oldukça benzerken; bilgilendirme sonrasında erkeklerin ilgili boyutlarda kendilerini, kızlara göre daha olumsuz değerlendirdikleri görülmektedir. Bilgilendirici buluğ programının bu dönemdeki kız ve erkek çocukların bilgi düzeylerinde buluğa girmiş olmanın etkisinden bağımsız olarak anlamlı bir değişme yaratması, diğer bazı araştırmalarda eğitim verildikten hemen sonra ergenlerin bilgi düzeyinde artış olduğunu gösteren bulgularla tutarlıdır (Olsen, Weed, Daly ve Jensen, 1992; Song, Pruitt, McNamara ve Colwell, 2000). Kızların erkeklere göre eğitimden daha fazla yararlanmaları, kızların daha erken yaşta buluğa ermeleri nedeniyle bu konudaki bilgilere daha açık ve duyarlı olmalarına dolayısıyla da programa daha fazla ilgi göstermelerine bağlanabilir. Benlik algısı açısından kızların ve erkeklerin fiziksel görünümlerinden en az hoşnut oldukları yaşın, buluğa giriş dönemleriyle paralel olduğu görülmektedir. Erkeklerin, yakın arkadaşlık ve içsel benliğe ilişkin algılarının bilgilendirmeden sonra kızlara göre olumsuz yönde bir değişme göstermesi ise ilginçtir. Bu durum buluğ dönemindeki kızların kendilerine farkındalıklarının erkeklere göre daha yüksek olduğu (Chen ve ark., 1998) yönündeki bulgular, ergenlikte benliği etkileyen faktörler ve toplumsal cinsiyet rolleri çerçevesinde ele alınıp tartışılmıştır.

 

B#79 Ergenlik Çağındaki Öğrencilerin Okul Başarısını Belirleyen Faktörler

Berna Güroğlu ve İ. Ercan Alp

Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Orta öğretim seviyesindeki başarı, gençlerin benlik kavramını belirlemekte etkin olabileceği gibi, onların üniversiteye girme aşamasında da önemli bir rol oynamaktadır. Dolayısıyla lise çağındaki gençlerin okul başarısını belirleyen faktörlerin incelenmesi yerindedir. Bu çalışmada ergenlik çağındaki öğrencilerin okul başarısını belirleyen faktörler incelenmiş ve bu amaçla üç model ortaya konmuştur. Birinci modele göre annenin, ergenlik çağındaki çocuğu tarafından algılanan çocuk yetiştirme stili, çocuğun okul başarısını belirlemektedir. Bu bağlamda, otoritatif çocuk yetiştirme stilinin daha yüksek notlarla ilgili olduğu hipotezi öne sürülmüştür. İkinci modelde, ergenlik çağındaki gencin bağlanma stili okul başarısını belirlemektedir. Buna göre, güvenli stil ile yüksek okul başarısı arasında (olasılıkla kayıtsız stil istisna olmak üzere, güvensiz stiller ile düşük okul başarısı arasında) bir ilişki olduğu hipotezi ileri sürülmüştür. Üçüncü model ise, bu iki modelin bir bileşimini ortaya koymaktadır. Üçüncü modele göre, genç tarafından algılanan çocuk yetiştirme stili gencin bağlanma stilini belirlemekte, ve bağlanma stili de okul başarısını belirlemektedir. İstanbul’daki liselerden, 288’i kız ve 166’sı erkek olmak üzere, 454 ergenlik çağındaki genç çalışmada yer almıştır (16-18 yaş arası). Gençler, okullarında rehberlik dersi saatlerinde İlişki Anketi (Bartholomew ve Horowitz, 1991), Çocuk Yetiştirme Stilleri Ölçeği (Sümer ve Güngör, 1999), ve Otoritatiflik Ölçeğini (Steinberg, Lamborn, Dornbusch ve Darling, 1992) içeren bir anket paketini cevaplamışlardır. Çocuk Yetiştirme Stilleri Ölçeği anneden algılanan sevgi/ilgi/kabul ve sıkı denetim olmak üzere iki alt boyuttan oluşmaktadır ve bu boyutlara dayanarak anneden algılanan otoritatiflik hesaplanmıştır. Otoritatiflik Ölçeği ise kabul/ilgi, denetim/kontrol ve psikolojik özerklik tanıma olmak üzere üç alt boyuttan oluşmaktadır ve anneden algılanan otoritatiflik bu üç boyuta dayanarak hesaplanmıştır. Not ortalaması elde edilemeyen öğrencilerin ve İlişki Anketi’ne verdikleri cevaplar çerçevesinde, bağlanma stillerinde tutarsızlık gösteren öğrencilerin cevapları elenerek, 234 kız ve 121 erkekten oluşan 356 kişilik veri üzerinden analizler yapılmıştır. Elde edilen sonuçlarda yaygın olarak cinsiyet farkları gözlemlenmiştir. Erkekler için annelerinden algıladıkları otoritatiflik (yalnızca Otoritatiflik Ölçeği ile ölçüldüğü şekilde) ile okul başarısı arasında pozitif bir ilişki bulunmuştur. Yani, sonuçlar erkekler için birinci modelin hipotezini desteklemektedir. Diğer modeller için öne sürülen hipotezlerden hiçbiri erkekler için desteklenmemiştir. Kızlar için birinci modelin hipotezi genelde desteklenmemiş olmasına rağmen, psikolojik özerklik tanıma ile okul başarısı arasında pozitif bir ilişki bulunmuştur ve bu bulgu, ileri sürülmüş hipotez ile uyumludur. Sonuçlar, ikinci modelin hipotezini bir tek saplantılı bağlama stili için desteklemektedir. Kızların saplantılı bağlanma stili puanları ile okul başarısı arasında, beklendiği gibi, negatif bir ilişki bulunmuştur. Kızlar için üçüncü model de yalnızca saplantılı bağlanma stili için desteklenmiştir. Kızlar tarafından algılanan otoritatiflik (hem Çocuk Yetiştirme Stilleri Ölçeği hem de, Otoritatiflik Ölçeği ile ölçüldüğü şekilde) ile kızların saplantılı bağlanma stili puanları arasında, ve saplantılı bağlanma stili puanları ile okul başarısı arasında negatif birer ilişki bulunmuştur. Bu bağlamda ayrıca, otoritatifliği oluşturan alt boyutlara bakıldığında ise, saplantılı bağlanma stili puanları ile kızların algıladıkları sevgi/ilgi/kabul ile negatif fakat, sıkı denetim ile pozitif bir ilişki, ve psikolojik özerklik tanıma (Otoritatiflik Ölçeği) ile negatif bir ilişki gözlenmiştir. Bu sonuçlar, hem bağlanma stillerinin ölçümünde kullanılmış olan İlişki Anketi hem de, otoritatifliğin ölçümünde kullanılmış olan iki ölçeğin bu kültür için geçerliği hakkında kaygı uyandırmaktadır. Bağlanma stilleri ile ilgili hipotezlerin hiçbirinin erkekler için desteklenmemiş olması, o ölçeğin belki de bu kültürde ve bu yaş grubundaki erkekler için geçerli olmadığı izlenimini yaratmaktadır. Benzer şekilde, kızlar için yalnızca saplantılı bağlanma stili ile ilgili hipotezler için destek bulunmuş olması da düşündürücüdür. Otoritatiflik Ölçeği ise, kızlarda otoritatifliğin ölçümü için sorunlu gibi gözükmektedir. Somut olarak, kabul/ilgi alt ölçeğinin bazı maddeleri ile okul başarısı arasında negatif korelasyon bulunması, bu ölçek ile ilgili daha etraflı çalışmalar yapılmasını gerektirmektedir. Çocuk Yetiştirme Stilleri Ölçeği’ne verilen cevaplardan hesaplanan otoritatiflik puanları ile okul başarısı arasında bir ilişki bulunamaması da düşündürücüdür. Sonuç olarak, bu çalışmada kullanılan ölçekler ile ilgili yeni çalışmalar yapılmadan, sınanmak istenilen kuramsal modellerin doğruluğu hakkında bir çıkarım yapmanın yerinde olmayacağı görüşündeyiz.

 

B#80 Ergen Ruh Sağlığı ve Göç

Zübeyit Gün

Ege Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Gelişim Psikolojisi Anabilim Dalı

İnsan gelişiminde fiziksel, sosyal ve kültürel çevre çok önemli yer tutar. Özellikle de riskli bir gelişim evresinden geçen çocuklar ve ergenler için çevre ve çevredeki faktörlerin istikrarlı bir seyir izlemeleri önemlidir. Göç; ekonomik, toplumsal ve/veya siyasal nedenlerle bireylerin veya toplulukların bir ülkeden başka bir ülkeye, bir bölgeden başka bir bölgeye veya bir yerleşim yerinden başka bir yerleşim yerine gitmeleri olarak tanımlanabilir. Bu durumda, göçün; göç edenlerin ve özelliklede kritik gelişimsel bir dönemden geçen ergen ve çocukların, hayatlarındaki istikrarlı ortamın bozulmasına neden olan bir faktör olarak belirebileceği düşünülmektedir. Dünyada ve Türkiye’de göç her zaman önemli bir olgu ola gelmiştir. Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye önemli göçler yaşamıştır (nüfus mübadeleleri, iç göçler, Bulgaristan’dan göçler v.b.). Ülke tarihinde göçün bu kadar yer tutmasına rağmen ruh sağlığı açısından hemen hemen hiç incelenmemiş olması önemli bir eksikliktir. Bu çalışma ile ilk adım atılmak istenmektedir. Göçü ve göçün çocuk ve ergenler üzerindeki etkilerini incelerken başvurulabilecek en uygun kuramın ekolojik kuram olduğu düşünülmektedir. Ekolojik kuram, öncesi olmakla beraber, Bronfenbrenner (1979) tarafından geliştirilmiştir. Ekolojik model, dört temel yapısal sistemi (mikrosistem, mezosistem, eksosistem ve makrosistem) ve onların etkileşimlerinin doğasını betimleyerek sosyo-kültürel çevreyi anlamaya çalışır. Bu dört temel yapısal sistemin insan davranışlarına karşılıklı etkileşerek şekillendirdiği düşünülmektedir. Göç ile beraber bu dört temel yapısal sistemin dinamiklerinde farklılaşmalar meydana gelir. Bu araştırmada öncelikle göç etmiş ergenlerle göç etmemiş ergenlerin, yaşam doyumu, benlik saygısı ve sosyal destek ağları açısından karşılaştırmaları amaçlanmıştır. Bununla birlikte, göç etmiş ergenlerin yaşam doyumları, benlik saygıları, sosyal destek ağları ve kültürlenme düzeyleri ile ilgili olabilecek değişkenlerin de incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçlar doğrultusunda, Kızıltepe-Nusaybin’e bağlı köyler de yaşayan 61 (31 kız, 30 erkek), Kızıltepe-Nusaybin doğumlu 64 (31 kız, 33 erkek), Kızıltepe-Nusaybin’ne göç eden 60 (30 kız, 30 erkek), İzmir doğumlu 60 (30 kız, 30 erkek) ve son olarak İzmir’e göç eden 60 (30 kız, 30 erkek) olmak üzere toplam 305 ergen (152 kız,1 53 erkek) ile çalışmalar yürütülmüştür. Bahsi geçen 5 ayrı örneklem grubunun yaşam doyumları, benlik saygıları, kültürlenme düzeyleri ve sosyal destek ağları, ilgili olduğu düşünülen değişkenler ışığında karşılaştırılmışlardır. Çalışmada ergenlerin; benlik saygılarını ölçmek için, Rosenberg (1963) tarafından geliştirilen Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (Rosenberg-Self-Esteem-Scale,RSE), yaşam doyumlarını ölçmek için Diener ve arkadaşları (1983) tarafından geliştirlen Yaşam Doyumu Ölçeği (Satisfaction with Life Scale) ve sosyal destek ağlarını ölçmek için ise Sosyal Destek Ağları Ölçeği kullanılmıştır. Göç etmiş ergenlerin kültürlenme düzeylerini belirlemek için ise yazar tarafından geliştirilen Kültürlenme Düzeyi Ölçeği Kullanılmıştır. Verilerin analizi için SPPS for Windows 7.5 kullanılmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgular, araştırmanın amaçları doğrultusunda şöyle özetlenebilir: Yerli gruplar, göç etmemiş grup ve Kızıltepe-Nusaybin’e göç etmiş grup ile İzmir’e göç etmiş grup arasında benlik saygısı ve yaşam doyumu açısından anlamlı farklılık bulunmuştur. Sosyal destek ağlarında farklı bir durum söz konusudur. Öyle ki; İzmir doğumlu ergenlerin sosyal destek ağları diğer dört gruptan hem nicelik hem de niteliksel açıdan farklılaşmaktadır. Diğer yandan göç etmiş ergenlerin sosyal destek ağları ile yaşam doyumu, benlik saygısı ve kültürlenme düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunamamışken, sosyal destek ağalarındaki kişi sayısı ile göç etmiş ergenlerin benlik saygıları ilişkili bulunmuştur. Göç etmiş ergenlerin yaşam doyumları, benlik saygıları, sosyal destek ağları ve kültürlenme düzeyleri yaş ve cinsiyetlerine göre farklılaşmamaktadır. Göç etmiş ergenlerin okul durumları, yaşam doyumlarıyla, iş süreleri (part-time, sürekli) kültürlenme düzeyleri ile, evde kullandıkları dil, benlik saygıları ile, genelde kullandıkları dil hem kültürlenme düzeyleriyle, hem benlik saygılarıyla hem de yaşam doyumlarıyla ilişkili bulunmuştur. Diğer yandan göç zamanı, yaşam doyumuyla ilişkiliyken, göç nedeni ile geri dönmeyi isteyip istememelerinin kültürlenme düzeyleriyle ilintili olduğu bulunmuştur. Göç edilen yerin yaşam doyumu ve benlik saygısı ile olduğu gibi kültürlenme düzeyiyle de anlamlı bir ilişkide olduğu tespit edilmiştir. Bu bulgular ekolojik kuram çerçevesinde değerlendirilmiştir.

 

B#81 Ergenlerde Aile Ortamı, Aileyi Değerlendirme ve Benlik Kavramı

Hadiye Küçükkaragöz

Dokuz Eylül Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Psikolojik Danışma ve Rehberlik Programı

Zahit Harmanlı

Dokuz Eylül Üniversitesi, İlköğretim Bölümü

Aile ortamı bireyin kişiliğinin gelişimi açısından, çocuğun doğduğu andan başlayarak çok yönlü gelişiminin gerçekleştiği temel kurumdur. Ailede; anne babanın kişilik yapıları, eğitim durumları, meslekleri, sağlık düzeyleri, sosyo-ekonomik ve kültürel durumları, yetiştirilme tarzları ve ailelerinden gördükleri disiplin, ayrı ya da birlikte olmaları,aile içi ilişki ve iletişim v.b. etkenler yoluyla; çocuğa yaklaşım tarzlarını ve dolayısı ile çocugun-ergenin benlik algısını etkilemektedir (Ponzetti ve diğ,1989; İmamoğlu,1987;1991a;1991b; Noller ve Callan,1991; Blasi ve diğ, 1991; Kağıtçıbaşı,1996a; Karadayı,1994;; Küçükkaragöz,1996; 1999). Bilindiği gibi akran grupları da bu dönemde ergenin duygu, davranış ve düşünce gelişimi ve yapılanmasını etkileyebilmektedir. Bu etkinin gücü aile ilişkilerindeki yakınlığa bağlı olarak değişebilir (Ericson,1968; Baumrind,1989; Elkind,1976). Dolayısıyla kimlik gelişiminin en yoğun yaşandığı bu dönemde ergenin aile ortamının ve aileye ilişkin algısının onun benlik kavramını doğrudan etkilediği düşünülmektedir. Benlik gelişiminde ailenin taşıdığı önem, aile içi sağlıklı etkileşime ilişkin çeşitli kuram ve yaklaşımların gelişmesine yol açmıştır. İletişimde anne baba ve çocuk arasında çelişkili mesajların benlik gelişiminde tehlikelerine dikkat çekilmiştir (Poster,1982). Araştırmanın evrenini İzmir İl Merkezindeki orta ve orta üst sosyo- ekonomik düzeyde ailelerin ilköğretim okullarının 7. ve 8. sınıflarında öğrenim gören ergenler, örneklem grubunu ise bu öğrencilerden sosyal ve ekonomik düzey olarak yakın gruplardan seçilen 250 ergen-öğrenci oluşturmaktadır. Verilerin toplanmasında öğrencilere, aile algısını değerlendirmek üzere Epstein ve arkadaşlarınca (1983) geliştirilen ve Bulut (1990) tarafından Türkçe’ye uyarlanan Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ), aile ortamı ölçeği ve benlik algılarını değerlendirmek üzere davranış, zeka ve okul durumu, bedensel görünüm,kaygı,gözde olma, mutluluk gibi altı alt boyutu içeren Piers-Harris Benlik Kavramı Ölçeği (PHBKÖ) uygulanmıştır (Çataklı,1986; Küçük,1987;Bulut,1990; Öner ve Usluer,1990;). Öğrencilerin kendileri ve ailelerine ilişkin bazı demografik değişkenler ile akran etkisine ilişkin görüşleri kişisel bilgi formu ile elde edilmiştir. Uygulama doğrudan araştırmacılar tarafından gerekli açıklamalar yapılarak sınıflarda ders saati sırasında yapılmıştır. Araştırmada yaş, cinsiyet, kardeş sayısı, anne ve babanın mesleği - öğrenim durumu,rehberlik yardımı alıp almadığı v.b. bağımsız bireysel değişkenlere göre aileyi değerlendirmenin farklılaşıp farklılaşmadığı,aile değerlendirme ile benlik değerlendirmenin ilişkili olup olmadığı ve diğer ilişki ve farklılıklar SPSS 10.0 paket istatistik programında varyans analizi-anova ve manova analizleri - t testi ve korelasyon ile incelenmektedir. Bazı demografik ve bireysel değişkenlerde önemli (p<.01;.05) farklılıklar gözlenmiştir. ADÖ den elde edilen puanların yüksekliği birlikte olmaktan zevk alan,birbirine destek ve cesaret veren kendi ve diğerinin görüşlerine saygı duyan, açık iletişim içinde, iş yapan ve ş bitiren önce evlilik ikinci derecede ebeveynlik doyumu yaşayan, birbirine yakın ancak kişisel farklara saygı duyan, yeni deneyimlere açık,aşırı kontrol ve üstünlüğün olmadığı-fikir alışverişi yapabilen sağlıklı-fonksiyonel aileyi göstermektedir. Bu anlamda araştırmadaki ADÖ puanları yükseldikçe benlik kavramı puanlarının da yükseldiğini gösteren korelasyon sonucu sağlıklı fonksiyonel ailede ergenin benlik kavramının olumlu gelişeceği düşünülmektedir. Araştırmada diğer değişkenlerden elde edilen veriler ve bulgular makalede tartışılmaktadır.

 

B#82 Az Gören ve Hiç Görmeyen Çocuklarda, Piaget’nin Korunum, Sıralama ve Sınıflandırma Becerilerinin Gelişimi

Berivan Deniz Turgutoğlu, Hatice Çelik ve Z. Hale (Aksuna) Ergenç

İstanbul Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Piaget’ye göre, işlem öncesi evreden somut işlemler evresine geçiş, algıya dayalı akıl yürütmeden mantığa dayalı akıl yürütmeye sıçrama yapmakla mümkündür. Gören çocuklarda kavram gelişimi, yaşamın başlangıcında dokunma duyusuna dayanırken, yaş arttıkça dokunma, görme ve işitmenin birleşmesiyle ilerler. Görme engelli çocuklarda ise, görsel algının hiç olmamasının (hiç görmeyenlerde) veya belli derecelerde yer almasının (az görenlerde), onların kavram gelişimlerini olumsuz etkilediği düşünülmektedir. Görme engelli çocukların, yetişkinlerin doğru yönlendirmemeleri sonucunda, görsel algı yetersizliğini işitsel algıyı gereğinden çok daha fazla kullanarak telafi ettikleri, öte yandan hareket yetersizlikleri sonucu da dokunsal algılarını gerektiğinden çok daha az kullandıkları gözlenmektedir. Duyuların ve algıların olağan gelişimdeki gibi kullanılmaması sonucu, görme engelli çocuklarda kavram gelişiminin ne şekilde ilerlediğini, Piaget’nin deneyleri yoluyla araştırmanın uygun olacağı düşünülmüştür. Bu çalışmanın amacı, az gören ve hiç görmeyen çocukların kavram gelişimlerinin, Piaget’nin korunum, sıralama ve sınıflandırma becerilerinin gelişimi ele alınarak incelenmesidir. Sözü edilen bilişsel becerilerin görme engelli çocuklarda hangi yaşta geliştiği, az görenlerle hiç görmeyenlerin gelişimi arasında ve görme engelli çocuklarla gören çocukların gelişimleri arasında anlamlı fark olup olmadığı araştırılmıştır. Araştırmanın örneklemini, İstanbul’da bir görme engelliler ilköğretim okulunda 1inci ile 5inci sınıf arasındaki yaşları 6 ve 15 arasında arasında değişen, 60 az gören ve 38 hiç görmeyen (gelişim problemi olduğu gözlenen öğrenciler hariç) olmak üzere toplam 98 öğrenci oluşturmuştur. Bu çocukların çoğunluğunun kırsal kesimden gelen ve düşük sosyo-ekonomik düzeydeki ailelerin çocukları olduğu görülmektedir. Bu çalışmadaki görme engelli öğrencilere, Piaget’nin standart sayı, madde miktarı, sıvı miktarı, ağırlık korunumları ile sınıflandırma ve sıralama deneyleri yaptırılmıştır. Az gören öğrencilerin önce gözleri bağlanarak çalışılmıştır. Böylece az gören öğrencilerin, hem hiç görmeyenlerle hem de kendi içlerinde (hepsinin görme dereceleri aynı olmadığı için) aynı duruma getirilmesi, yani sadece dokunma duyularının kullanılması sağlanmıştır. Daha sonra da gözleri bağlanmadan çalışılarak, doğal durumdaki performansları araştırılmıştır. Sonuçlar, ki kare ile analiz edilmiştir. Sayı korunumunun hiç görmeyenlerde 6 yaşında, az görenlerde ise gözleri kapalı da olsa açık da olsa 10 yaşında geliştiği; Madde miktarı korunumunun hiç görmeyenlerde 12 yaşında, az görenlerde ise gözleri açıkken 13 yaşında geliştiği ve gözleri kapalıyken çok daha ileri yaşlara kaldığı; Sıvı miktarı korunumunun hiç görmeyenlerde 7 yaşında, az görenlerde ise gözleri açıkken ve kapalıyken 11-12 yaşlarında geliştiği görülmüştür. Ağırlık korunumunun hiç görmeyenlerde 11 yaşında geliştiği, az görenlerde ise çok daha ileri yaşlara kaldığı; Sıralama becerisinin hiç görmeyenlerde ve az görenlerin kapalı ve açık durumlarında 12-13 yaşlarında geliştiği; Sınıflandırma becerisinin hiç görmeyenlerde 6 yaşında, az görenlerde gözleri kapalıyken 8 yaşında, gözleri açıkken çok daha ileri yaşlarda geliştiği görülmüştür. Az görenlerin, gözleri kapalı olarak verdikleri cevaplar ile açık olarak verdikleri cevaplar karşılaştırılmıştır. Bazı yaşlarda gözleri açık, bazı yaşlarda da gözleri kapalı iken daha doğru cevap verdikleri görülmüştür. Bu durumun tesadüf olduğu ve farklı yaşlara farklı görme derecesinde olan çocukların yoğunlaşmasından kaynaklandığı düşünülebilir. Yaş ayırımı yapılmadan incelendiğinde, az görenlerin gözleri kapalıyken sayı, madde miktarı ve sıvı korunumları ile sıralama deneylerinde; gözleri açık iken sınıflandırma deneyinde anlamlı şekilde daha fazla doğru cevap verdikleri görülmüştür. Sadece ağırlık korunumu deneyinde, gözleri hem kapalıyken hem açıkken aynı miktarda doğru cevap vermişlerdir. Görme engelli çocukların sonuçlarını, gören çocukların sonuçları ile karşılaştırmak üzere; daha önceden Ergenç-Aksuna ve ark. tarafından İstanbul’da 430 düşük sosyo kültürel düzeydeki gören çocuklarla korunum, sıralama ve sınıflandırma deneylerini içererek yapılmış olan araştırmanın sonuçları kullanılmıştır. Gören düşük sosyo kültürel düzeydeki çocukların sayı, madde miktarı, sıvı miktarı ve ağırlık korunumlarını 9 yaş ve sonrasında; sıralama becerisini 7 yaşlarında kazandıkları belirlenmiş olduğu için, görme engellilerin sonuçları ile karşılaştırıldığında şu durum ortaya çıkmıştır. Sayı ve sıvı miktarı korunumu ile sınıflandırma becerisini; hiç görmeyenler görenlerden daha erken, az görenler ise daha geç yaşlarda kazanmışlardır. Madde miktarı ve ağırlık korunumları ile sıralama becerisini hem hiç görmeyenler, hem de az görenler görenlerden daha geç yaşlarda kazanmışlardır. Bu sonuçlar ortaya koymaktadır ki; herşeyden önce hiç görmeyenler az görenlere göre kavram geliştirmede daha avantajlı durumdadırlar. Çünkü dokunma duyusunu daha çok kullanmak zorunda kaldıkları için bazı kavramların görenlerden bile daha erken yaşta geliştiği görülmektedir. Diğer kavramların ise, bu çocuklara yeterli deneyim fırsatı verilmediği için ötekiler kadar gelişmediği düşünülmektedir. Az gören çocukların ise, sahip oldukları yetersiz görüşlerine güvenerek dokunma duyularını yeterli derecede kullanmamaları sonucu, kavramlarının hem hiç görmeyen hem de gören yaşıtlarına göre daha yetersiz geliştiği düşünülmektedir.

 

B#83 Zihinsel Engelli Çocukların İnsanların Değişebilen Özelliklerle Değişemeyen Özellikleri Ayırtetme Düzeyleri

Mine Özkamalı

Samsun Rehberlik ve Araştırma Merkezi Özel Eğitim Hizmetleri Bölümü

Zeka insan beyninin karmaşık bir yeteneğidir, bir çok yeteneğin uyumlu bir şekilde çalışması sonucunda ortaya çıkar. Zeka; zihnin öğrenme, öğrenilenden yararlanabilme, yeni durumlara uyum sağlayabilme ve yeni çözüm yolları bulabilme yeteneğidir. Zeka geriliği ise zihnin yukarıda sayılan işlevlerinin çeşitli nedenlere bağlı olarak, yavaş gelişmesiyle ortaya çıkan bir durumdur. Zihinsel engelli çocuklar, anlama, konuşma, öğrenme, kavrama ve çevreye uyumda yaşıtlarından çok geri kalmış çocuklardır. Kimde zeka geriliğinin olduğunu, kimde olmadığını tanımlamak için epidemiyolojik çalışmalarda farklı ölçütler kullanılmaktadır. En fazla kullanılan ölçüt, “istatistiksel model”e dayanan psikometrik ölçümdür. Zeka geriliği tanısı için genellikle kabul edilen kesme noktası, ortalamanın 2 standart sapma altındaki zeka bölümü (Intelligence Quotient, IQ)dür. Bu değer 70 (-2 s.s.) puanın altını ifade eder. Ayrıca tanı, bir tıbbi yönelimden elde edilen “patolojik model” e dayanılarak da konur. Bu model birincil olarak özürlerin ve hastalıkların belirtileri ve etiyolojisi ile fizyolojik işlevsel bozukluklar ve gelişimsel gecikmelerle ilgilenir. Zeka geriliği, toplumsal olarak tanımlanan rol ve durumları içeren “toplumsal sistemlerin görünüşü” ne göre de tanımlanır. Buna göre insanlar, üyesi oldukları bir sosyal sistem (ör. okul sistemi) tarafından etiketlendirildiklerinde zihinsel özürlüdürler. Zihinsel özürlü çocuklar hem geç hem de güç öğrendikleri için bir beceriyi öğrenirlerken normal çocuklara göre daha uzun zaman harcarlar. Öğrenmeleri için çok tekrar yapmaları gerekir. Yapmaları gereken işteki mantıki sırayı izlemede güçlük çekerler veya izleyemezler. Bu nedenle de sık sık uyarılmaları gerekir. Dış uyaranlardan kolaylıkla etkilendikleri için dikkatleri çok çabuk dağılır. Hatta zaman zaman ne yaptıklarını unuturlar. İnsanların değişebilen ve değişmeyen özellikleri vardır. Mesela; saç, tırnak, boy uzaması; yürüyebilen bir insanın koşabilmesi, sakalsız-bıyıksız bir erkeğin sakalının-bıyığının çıkmasını değişebilen, göz, kulak, burun, ağız sayıları ve yerlerinin normal şartlarda değişemeyen özelliklerdir. Zihinsel engelli çocuklar bu özellikleri ne derecede ayırt edebilmektedirler? Yapılan literatür taraması sonucunda zihinsel engelli çocuklar ve aileleriyle ilgili bir çok araştırmaya rastlanmış, fakat bu konuyla ilgili hiç araştırma yapılmamıştır. Bu araştırma sonucunda zihinsel engelli çocukların “insanlarda değişebilen ve değişmez özellikleri ayırt etme düzeyleri” tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu araştırmada Wisc-R ve araştırmacı tarafından geliştirilen 40 adet resimli ölçek kullanılmıştır. Aileden çocuğun yaşam öyküsü alınmıştır. 12’si kız, 23’ü erkek toplam 35 çocuğa yapılan zeka testlerinin sonuçları alınmıştır ve sınıflandırılmıştır. Resimli kartlarla yapılan uygulama sonucu toplanan veriler, SPSS paket programının çeşitli alt programları kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular şu şekilde özetlenebilir: 1. Zihinsel engelli çocukların zeka katsayıları arttıkça, “insanlarda değişebilen ve değişmez özellikleri ayırt etme düzeyleri” artmaktadır (0.01 ve 0.05 ); 2. Eğitim aldıkları sınıf yükseldikçe “insanlarda değişebilen ve değişmez özellikleri ayırt etme düzeyleri” artmaktadır (0.01 ve 0.05 ); 3. Çocukların cinsiyetlerine göre “insanlarda değişebilen ve değişmez özellikleri ayırt etme düzeyleri” değişmektedir (0.01); 4. Zihinsel engellilik nedenlerine göre “insanlarda değişebilen ve değişmez özellikleri ayırt etme düzeyleri” farklılık göstermiştir(0.01); 5. Değişmeyen özelliklerin değişen özelliklere göre ayrımı arasında da bir ilişki bulunmuştur (0.01); 6. Yaşlara göre “insanlarda değişebilen ve değişmez özellikleri ayırt etme düzeyleri” farklılık göstermiştir (0.01-0.05). Zeka geriliği, zihin yeteneklerinin eksik ya da yetersiz gelişmesidir. Bir çocukta zeka geriliği belirlenmişse esas tedavi mevcut yeteneği ile en yüksek verimde çocuğun aktivitesini ve topluma uyumunu sağlayabilmek, mümkün olan düzeyde eğitimini sürdürebilmektir. Zihinsel engelli çocukların öğrenim oranı ve gelişimleri diğer çocuklara göre her alanda daha yavaştır. Bu çocuklar erken teşhis edilip özel eğitime alınmalıdır. Zihinsel engelli bir çok çocuk değişik alanlarda yetenekli olmaktadır. Bu yetenekleri ön plana çıkaracak çalışmalar yapılmalı ve meslek edinmelerine yardımcı olunmalıdır. Zeka geriliği olan çocukların ruhsal durumlarının incelenmesiyle, bunlardaki bilişsel ve duygusal süreçlerin nasıl geliştiği daha iyi anlaşılmaktadır. Psikiyatrik çalışmalar, zeka geriliğinde davranış bozukluklarına hangi etmenlerin yol açtığını ve bunlarda hangi tedavilerin daha etkin olduğunu aydınlatmaktadır. Toplumda, genel olarak, zeka geriliği olan kişilerin daha iyi bütünleşmesine ve böyle çocukların daha fazla eğitilmesine doğru bir güdülenme vardır. Ancak, zeka geriliği olan kişilerin normal bir duruma gelmesi ve bunların toplumda olağan bir yaşam sürmeleri için daha çok şeylerin yapılması gerekir. Onların öğrenme ve gelişmeleri için daha çok bizim sevgimize, desteğimize ve güvenimize gereksinimleri vardır. Çocukların günlük yaşam becerilerini kazanmalarının desteklenmesi onların daha erken bağımsızlaşmalarını sağlarken, kendilerine olan güvenlerinin artmasını sağlar. Bütün bunlar çocuğun aileye verdiği yükü hafifletir. Ailenin ileriye dönük endişeleri azalır.

 

B#84 Bir-Üç Yaş Çocuklarında Sosyal Çevre ve Duygusal-Sosyal Gelişim

Biran Mertan ve Evren Celal

Doğu Akdeniz Üniversitesi, Psikolojik Danışmanlık Rehberlik ve Araştırma Merkezi

Birçok ülkede olduğu gibi Kuzey Kıbrıs'ta da çalışan annelerin giderek artan bir yoğunlukla iş dünyasında yer almalarıyla, kreş ve gündüz bakım evlerine olan gereksinim de artmıştır. Okulöncesi eğitim merkezleri konusunda gelişmekte olan KKTC'de yeterli sayıda kreş ve gündüz bakım merkezlerinin bulunmaması, ayrıca 3 yaş altı çocukların, yakın aile bireyleri veya yakın akrabalar tarafından daha fazla ilgi ve sevgiyle büyütülebileceği inancının büyük bir çoğunluk tarafından benimsenmesi, bakıcı-büyükannelere teslim edilen çocuk sayısının artmasına ve bu tür bakım şeklinin yaygınlaşmasına neden olmuştur. Yaşla birlikte çocuğun sosyal çevresi ile olan ilişkileri zenginleşip belli biçimler almaktadır. Çocuk yakın çevresindeki kişilerle ilişkileri sonucu onlara karşı sevgi duyma, onları taklit etme, onların sözünü dinleme veya, onlara karşı saldırgan davranışlarda bulunmayı öğrenir. Kuşkusuz onun bu davranışlarının biçimi sosyal çevre özelliklerinden bağımsız değildir. Dolayısıyla, sosyal ve duygusal gelişimi hem zaman boyutunda, hemde çevresel farklılıklar çerçevesinde düşünme gereği vardır. Bu araştırmanın amacı, sıralama dönemindeki (toddlerhood) çocukların ailelerine karşı tepkileri ve ailelerin çocuklarına karşı davranışlarını, anneler tarafından rapor edildiği üzere, incelemektir. Gerek sosyal çevre özelliklerinin, gerekse çocuğun sosyal ve duygusal davranışlarının ölçülmesinde, açık uçlu ve çoktan seçmeli 354 sorudan oluşan Çocuk Günlüğü Envanteri (Balleyguier, 1979) kullanılmıştır. Envanterde çocuğun ve ailesinin (anne, baba ve kardeşler) günlük yaşamlarından yedirme, giydirme, oyun, gezinti, temizlik gibi davranışlar örneklenmiştir. Annenin sorulara verdiği yanıtlar 13 kategoriden oluşan Çevre ve 31 kategoriden oluşan Çocuk olmak üzere iki ayrı Cetvelde puanlanmaktadır. Envanter sorularına verilen yanıtların yanında, anneden, aileyle ilgili demografik bilgiler de alınmıştır. Çocukların seçiminde, tanıdık-bildik aracılığıyla küçük çocuğu olanlara ulaşılmış ve bunlar arasından yaş ölçütüne uygun olanlar denek olarak alınmışlardır. Araştırma grubu, yaşları 12 ile 36 ay arasında değişen toplam 60 çocuğun annesinden oluşmuştur. Bunlardan 31'i ücret karşılığı bir işte çalışmakta, geri kalan 29'u ise herhangi bir işte çalışmamaktadır. Annesi çalışan çocukların ortalama yaşı 28.50 ay (standart sapma 3.10), çalışmayanların ortalama yaşı ise, 26.66 ay (standart sapma 4.41) olup bu iki ortalama arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir. Çalışan anne grubunda ortalama çocuk sayısı 0.35 (standart sapma 0.48) iken çalışmayan anne grubundaki ortalama 0.62 (standart sapma 0.67) olarak bulunmuştur. İki grup arasında istatistiksel anlamda fark yoktur. Çalışan anneler (12.67) çalışmayan annelere (9.30) kıyasla daha uzun süre eğitim aldıkları görülmüştür (t (60) = 5.18, p <.001). Aynı doğrultuda Çalışan anneler grubundaki babaların (13.38), çalışmayan anneler grubundaki babalara (9.96) kıyasla daha uzun süre eğitim aldıkları görülmüştür (t (60) = 4.52, p <.001). Çalışmaya katılan ailelerin, kentlerde yaşayanlarının sayısı (33) köylerde (27) yaşayanlara kıyasla daha fazla olmasına rağmen (X² = 6.60, p <.001), bahçeli konutta (41) yaşayan aileleler, apartman dairelerinde (16) yaşayanlardan daha fazla sayıda olduğu görülmüştür. Ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlılık düzeyine ulaşmamıştır. Ailelerin yaşadıkları konutların, kendi ebeveyinlerine yakınlık mesafesine bakıldığında ise, kendi ebeveyinleri ile aynı bina içinde yaşayanların sayısının (23) kendi ebeveyinlerinden uzak mesafede (37) yaşayanların sayısından daha fazla olduğu bulunmuştur. Annenin çalışıp, çalışmama statüsü ve yaşanılan mekanların kendi ebeveyinleriyle yakınlık mesafesi arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Yaşamlarının ilk yılında çocukların, kimler tarafından bakıldığı ile annenin çalışıp, çalışmama statüsü arasında bir ilişki olduğu görülmüştür. Çalışan anne grubundaki çocukların %16.1'inin (5) anneleri ve 83.9'ununda (26) büyükanneleri tarafından bakılırken, çalışmayan anneler grubunda, çocukların %93.1'i (27) anneleri ve %6,9'uda (2) büyükanneleri tarafından bakıldıkları görülmüştür (X² = 35.66, p <.001). Daha sonraki yıllarda, çocukların kreşe başlamaları ve aile-içinde bakılmaları arasında bir ilişki olduğu bulunmuştur. Anneleri çalışan çocukların %32.3'ü (10) kreşe %67.7'si büyükanne tarafından bakılmaya devam ederken, anneleri çalışmayan çocukların %3.4'ü kreşe (1) ve %96'u (28) aile-içinde (anne veya büyükanne tarafından) bakıldığı ortaya çıkmıştır (X² = 8.30, p <.01). Çocuk, yakın çevresi olan; anne, baba ve kardeşlerinin davranışlarından etkilenmektedir. Çocuğun davranışlarının etkilediği kategoriler Çevre Cetveli'nde hesaplanmıştır. Çevre Cetveli'nin toplam 120 maddelik 13 kategorisi sırasıyla: Annenin Sevecenliği (MA), Sertliği (MS), Tedirginliği (Max), Katılığı, (MR), Eğiticiliği (ME), Zayıflığı (MF), Esnekliği (RL) ve Tuvalet Eğitimini Verişi (MP), Babanın Sevecenliği (PA), Sertliği (PS), Tedirginliği (Pax), ve Kardeşlerin Sevecenliği (FA) Saldırganlığı'ndan (Fag) oluşmaktadır. Çocuk Cetveli, çocuğun yakın çevresideki kişilere (anne, baba, kardeş) karşı gösterdiği davranışlarla hesaplanmaktadır. Çocuk Cetveli'ndeki, Anneye Sevgi (AM), Anneyi Taklit (IM), Annenin Sözünü Dinleme (SM), Babaya Sevgi (AP), Babayı Taklit (IP), Babanın Sözünü Dinleme (SP), Kardeşe Sevgi (AE) ve Kardeşi Taklit (IE) toplam 74 madde sekiz kategoride hesaplanmıştır. Çevre ve Çocuk Cetvellerindeki kategoriler, annenin çalışıp, çalışmama statüsüne göre karşılaştırılmıştır. Çevre Cetveli için hesaplanan 13 kategoriden üçünde, çalışan anne ve çalışmayan anne grupları arasında farklar olduğu ortaya çıkmıştır. Çalışan anneler grubunda, annelerin (t (60) = 2.79, p <.01) ve çalışmayan anneler grubunda da, babaların (t (60) = 2.90, p <.005) çocuklarına karşı daha Sevecen davrandıkları bulunmuştur. Çalışamayan annelerin, çalışan annelere kıyasla çocuklarına daha sert davrandıkları (t (60) = 2.57, p <.01) ortaya çıkmıştır. Annenin çalışıp, çalışmama statüsüne göre, Çocuk Cetveli için hesaplanan 8 kategoriden, çocuğun, babayı ve kardeşi taklit davranışının, istatistiksel olarak, anlamlılık düzeyleri farklı bulunmuştur. Çalışmayan anne grubundaki çocuklar kardeşi daha çok taklit ederken (t (60) = 3.44, p <.001), çalışan anne grubundakilerin babayı daha çok taklit (t (60) = 2.18, p <.01) ettikleri görülmüştür. Bu çalışmada, ölçek olarak kullanılan, Çocuk Günlüğü Envanterinden seçilen kategoriler, annenin, çalışıp, çalışmama statüsüne göre, sıralama dönemi çocukları üzerinde beklenen düzeyde farklılıklar ortaya çıkartmamakla birlikte, azımsanmayacak kadar farklı sosyal ve duygusal davranışlar ortaya çıkarmıştır.

 

B#85 Sağlık Davranışı Modellerinin Sağduyuya Dayanan Temelleri

Seda Usubütün

Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Sağlık psikolojisinde tanımlanmış olan sağlık davranışı modelleri psikologlarca sağlık alanındaki insan davranışlarını yordamakta yaygın olarak kullanılmaktadır. Temelde herkesin sağlıklı yaşamak isteyeceği ve insanların istekleri doğrultusunda davranışlarını yönlendirdikleri varsayımlarına dayanan bu modellerin yerel sağlık davranışlarını ve öznel deneyimleri açıklamakta yeterli olup olmadıkları günümüzde tartışılmaktadır. Rasyonel bakış açısı ile sağlık davranışı modelleri olan Sağlık İnanç Modeli, Gerekçelendirilmiş Eylem Kuramı, Planlanmış Davranış Modeli ve Toplumsal Biliş Kuramı dayandıkları ortak varsayımlar ve kullandıkları ortak kavramlar yönünden incelendiğinde tümünün Heider’den günümüze kadar psikoloji teorisyenlerince paylaşılan ortak bir davranış modeline sahip oldukları söylenebilmektedir. Bu ortak modele göre bir davranışın ortaya çıkabilmesi için kişinin bunu yapabilmesi (can) ve denemesi (try) gereklidir. Yapabilme boyutu yapılacak işin özelliklerine ve kişinin bu işe uygun olan-olmayan yetilerine bağlıdır. Deneme boyutu ise kişinin isteğine, bu davranışın onun istediği sonuçlara yol açacağına olan inancına ve kendisinin bu davranışı gerçekleştirebileceğine olan inancına bağlıdır. Sayılan bu gerek ve yeter koşullar rasyonel bakış açısıyla mantıksal bir tutarlılığa sahiptir ve bu nedenle görgül olarak test edilmeleri gereksizdir. Sağlık davranışlarını yordamaya çalışan psikologlar için asıl araştırma konusu olması gereken sağduyuya dayanan bu temel ilişkilerin ilgilenilen sağlık davranışı için geçerli olup olmadıkları değil öznel deneyimler söz konusu olduğunda ne şekillerde gözlendikleridir. Sağlık davranışları alanında görgül çalışmalar için yol gösterici olan bu saptamaları paylaşan ancak insan davranışlarının rasyonel temellerini sorgulayan diğer bazı yeni yaklaşımlarda ise sağlık davranışı modellerinin dayandığı sağduyu geçmişten günümüze psikologların paylaştığı bilimsel bir sağduyu olmaktan öte aynı dili paylaşan tüm insanların sağduyusu olarak görülmektedir. Bu anlayışa göre de sağlık davranışı modelleri sağduyuya dayanmaktadır çünkü bu modellerin uygulanmasından fayda görecek kimselerin anlayabileceği ölçüde basit ama aynı zamanda bu modelleri uygulayacak profesyonellerin uzmanlığını sorgulatmayacak ölçüde karmaşık olmaları gerekir ki işlev görebilsinler. Bu bildiri ile rasyonel olan ve olmayan bakış açılarından sağlık davranış modellerinin sağduyuya dayanan temellerine ilişkin olarak sürdürülen tartışmaları sizlere aktarmanın yanı sıra içinde bulunduğumuz yerel kültürel ortam ve paylaştığımız dil bağlamında literatürde yer alan sağlık davranış modellerinin bizim sağduyumuza ne oranda seslendiğini tartışmaya açmayı hedefliyorum.

 

B#86 Mahremiyet Algısı ve Mekan Kullanımı

Ezgi Denizel ve Elif Bor

Psikoloji açısından mahremiyet kavramı uzun süre tek yanlı bir süreç olarak, yalnızlık ya da diğer insanların isteklerinden ve varlıklarından uzak durma özgürlüğü (Kıra,1976); kişinin geçmişi veya bugünü ile ilgili deneyimleri, davranışları ve geleceğe ilişkin niyetleri gibi özel enformasyonu başkalarından gizleme isteğinin bir sonucu olarak ortaya çıkan, diğer insanların algıları ya da inançlarını kontrol etme ihtiyacı (Jourard, 1969); kentsel yaşamda aşırı uyarılmalardan kaçınma arayışı, bir geri çekilme süreci (Milgram, 1970) biçimindeki yaklaşımlarla tanımlanmıştır. Daha sonraki yaklaşımların mahremiyeti tek yönlü bir süreç olarak görmekten çok, kişiler arası kontrol, benliğin diğer insanlara açık ya da kapalı oluşu ve ilişkide seçme özgürlüğü, tercih hakkı üzerinde durdukları görülmektedir. Örneğin Westin (1970) mahremiyeti bireylerin, grupların ve kurumların kendileriyle ilgili enformasyonun, ne ölçüde ne zaman ve hangi koşullarda başkalarına ileteceğini belirleme hakkı olarak tanımlamıştır. Altman (1976), çevresel mahremiyet mekanizmaları üzerinde özellikle durmuş, konuyu daha iyi anlamak için kişisel mekan ve alansallık ile mahremiyet ilişkisini iyi kurmak gerektiğini savunmuştur. Kişisel mekan, benliğe en yakın ve kapalı tabaka olarak tanımlanmıştır. Alansallık ise genel olarak, organizmanın veya grupların kendilerini fiziksel bir mekan sahibi olarak görmelerini temel alan davranışlar dizisidir. Bu çerçevede çalışmada, kişilerin, İzmir’in Bornova ilçesinde bulunan ve Küçük Park olarak adlandırılan alana ilişkin mahremiyet algıları ile bu alandaki mekanları kullanımlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Alanda genellikle üniversite öğrencilerinin tercih ettikleri cafeler ve yerli insanların tercih ettikleri mekanlar bulunmaktadır. Her iki grup bir diğerinin sıkça gittiği ve mahrem olarak nitelendirdiği mekanlar açısından belirgin bir biçimde farklılaşmaktadır. Bu alanın seçilmesinin nedeni alanın mahrem ilişkiler kurmaya uygun oluşu, bu alanı kullanan insanların sürekliliğinin bulunması (müdavimliğe olanak sağlaması) ve konuyla ilgili olarak 1950’lerden bu yana alanda çok az bir değişimin gözlenmiş oluşudur. Şöyle ki Ege Üniversitesinin kurulmasıyla bşirlikte geğişmeye başlayan Bornova ilçesinin özellikle üniversite çalışan ve öğrencilerinin buluşma noktası olması nedeniyle alandaki café ve içkili mekanlarda artış gözlenmiştir. Araştırmanın öngörüsü, mahremiyet algısı ve ihtiyacı ile mekan kullanımının, o mekana ilişkin deneyimlere göre değiştiği yönündedir. Uygulamada Küçük Park’ın basitleştirilmiş bir krokisi kullanılmış, çalışmaya katılan kişilerden krokide yer alan mekanları algıladıkları mahremiyet düzeyine göre; mahrem, yarı mahrem ve kamusal mekan olarak işaretlemeleri istenmiştir. Daha sonra belirledikleri bu mekanlara neden bu şekilde atıfta bulunduklarını bir cümleyle ya da kelimeyle ifade etmeleri istenerek mekana yönelik seçimlerinin nedenlerin belirginleştirilmesi amaçlanmıştır. 100 kişilik bir örneklem grubuyla çalışılmış olup uygulamada herhangi bir demografik ya da başka kota kullanılmamıştır. Alanı kullanan her yaş ve eğitim düzeyindeki deneklerle sosyo-ekonomik seviyelerine bakılmaksızın çalışılmıştır. Yani rastlantısal olarak seçilen bir örneklem grubuyla çalışılmıştır. Çalışma yürütülürken seçilen mekanlar belirgin olarak müdavimiyet kimliği olan mekanlardır. Bulgular, kişilerin mekana ilişkin mahremiyet algı ve ihtiyaçları ile mekan kullanımları ilişkisi açısından tartışılmıştır. İlk bakışta elde edilen, insanların kendilerini çok rahat ve özgür hissettikleri mekana mahrem; çok fazla insanın bulunduğu, kalabalık ve arkadaşlık ilişkilerinin az olduğu mekanlara ise kamusal mekan olarak atıfta bulunmuş olmalarıdır. Yarı mahram olarak belirlenen mekanlarda da yine arkadaşlık ilişkilerinin niteliği önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Araştırmanın analizlerin kalitatif yönteme ağırlık verilerek incelenmiştir;bunun yanı sıra kantitatif yaklaşımdan da yararlanılmıştır. Konuyla ilgili analizler devam etmektedir.

 

B#87 Makyavelizmle Yabancılaşma, Bireycilik /Toplulukçuluk Eğilimleri ve Bazı Demografik Değişkenler Arasındaki İlişki

Serap Arslan

Mersin Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Makyavelizm, ünlü İtalyan düşünür Nicolle Machiavelli’nin (1469-1527) fikirlerine dayanılarak geliştirilen, amaçların araçları meşru kıldığı görüşünü temel alan bir düşünce sistemidir. Christie ve Geis (1969, 1970) insanların davranış çeşitliliğinin bir kolu olarak makyavelizm üzerine ilk çalışan psikologlardır. Makyavelizmi, kişinin diğer insanlarla ilişkilerinde, onları ne derece manipüle edebileceği ile ilgili duygularını içeren bir kişilik eğilimi olarak ele alırlar. Yani makyavelizm bir bireyin diğerleriyle olan ilişkisinde kullandığı genel bir stratejidir. Makyavelist kişilik özelliği taşıyan bireyler, başkalarının davranışlarını kendi amaçları doğrultusunda yönlendirirler. Bazı çalışmalar makyavelizmin bir çeşit yanlış uyum (maladjusment) olduğunu ileri sürmekte ve yabancılaşmanın çeşitli boyutları ile (kuralsızlık, güçsüzlük, sosyal izolasyon, benlik yabancılaşması) ilişkilendirmektedir (Mchoskey 1999). Christie ve Geis’in makyavelizmi bir kişilik özelliği (disposition) olarak ele almalarına rağmen, yapılan araştırmalar, makyavelizmin sabit bir özellik olmadığını, deneyimlere ve koşullara göre değiştiğini göstermektedir. Çin gibi, bireyciliğin desteklenmediği ülkelerde makyavelizmin daha az görüldüğü; köylerde ve kırsal kesimlerde yaşayanların, şehirde yaşayanlara göre daha az makyavelist oldukları gözlenmiştir. Ayrıca, yapılan çalışmalar makyavelizmin cinsiyet, eğitim seviyesi, yaş gibi bazı değişkenlerle de ilişkili olduğunu göstermektedir. Kadınlar erkeklere göre daha az makyavelist bulunmuşlardır. Turner ve Martinez (1977) yüksek eğitim seviyesi ile makyavelizm arasında pozitif, düşük eğitim seviyesi ile makyavelizm arasında ise negatif korelasyon bulmuştur. Bu çalışmanın amacı, makyavelizmle yabancılaşma, bireycilik/toplulukçuluk eğilimleri, eğitim seviyesi ve cinsiyet arasındaki ilişkiyi incelemektir. Araştırmaya Ankara, İstanbul, İzmir ve Mersin’de yaşayan 403 yetişkin birey katılmıştır. Katılımcıların 174’ü kadın, 229’u erkektir. Makyavelizm eğilimini ölçmek için, Christie (1969) tarafından geliştirilen ve Türkçe’ye tarafımca uyarlanan MACH IV ölçeği kullanılmıştır. Bu ölçek 7'li likert tarzında ve toplam 15 sorudan oluşmaktadır. Bu örneklemde Alpha güvenilirlik katsayısı . 79’dur. Ölçekten alınan yüksek puanlar yüksek makyavelist eğilime işaret etmektedir. Yabancılaşma düzeylerini ölçmek için tarafımca geliştirilen ve 43 sorudan oluşan Anomi/Yabancılaşma ölçeği kullanılmıştır (mevcut örneklemde Alpha = .91). Ölçekten alınan yüksek puanlar yüksek yabancılaşma düzeyi anlamına gelmektedir. Bireycilik/toplulukçuluk eğilimini ölçmek için ise Hui ve Triandis’in (1986) geliştirdiği ve Melek Göregenli (1995) tarafından dilimize uyarlanan INDCOL ölçeğinin akrabalık, komşuluk, arkadaşlık, iş ilişkileri alt ölçekleri kullanılmıştır. Bu ölçeğin toplam soru sayısı 33’tür ve 6’lı likert tarzındadır. Örneklemimizde Alpha güvenilirlik katsayısı .72 bulunmuştur. Bireycilik/toplulukçuluk ölçeğinden alınan yüksek puanlar, yüksek toplulukçuluk düşük bireycilik eğilimi, düşük puanlar ise düşük toplulukçuluk yüksek bireycilik eğilimi anlamına gelmektedir. Ayrıca soru formunda cinsiyet ve eğitim bilgilerini içeren sorulara da yer verilmiştir. Veriler, hiyerarşik regresyon (stepwise) tekniği ile analiz edilmiştir. Sonuçlar cinsiyet ile makyavelizm arasında anlamlı bir ilişki olmadığını göstermektedir. Anomi, bireycilik/ toplulukçuluk eğilimi ve eğitim düzeyi hep birlikte varyansın % 31.5’ini açıklamaktadır. Anomi düzeyi için R2 = .29.1 (F (1,401) = 152.60, p< .000)); bireycilik/toplulukçuluk eğilimi için R2 = .013 (F (400) = 6.97, p< .006); eğitim düzeyi için R2 =.011, (F (399) = 5.74, p< .01)’dir. Yüksek yabancılaşma düzeyi makyavelizmi pozitif yönde açıklarken (Beta = 494, t = 11.41); yüksek toplulukçuluk eğilimi (Beta = – 124, t = -2.89) ve yüksek eğitim düzeyi (Beta = -105, t = -2.49) negatif yönde açıklamaktadır. Araştırmanın sonuçları HcHoskey’in yabancılaşma ile makyavelizm arasında pozitif korelasyon bulgusuna; Okanes ve Murray (1982), Oksenberg (1971) Kuo ve Marsella (1977)’nın, bireyciliğin desteklenmediği Çin gibi ülkelerde ve kırsal kesimlerde makyavelizmin düşük çıktığı yönündeki bulgularına uygundur. Daha önce yapılan araştırmaların, kadınların daha az makyavelist oldukları yönündeki sonuçlarına bu araştırmada ulaşılamamıştır. Ayrıca, bu çalışmadaki bulgular, Turner ve Martinez’in yüksek eğitim seviyesi ile makyavelizm arasında pozitif korelasyon olduğu bulgusuyla ters düşmektedir. Bu araştırmadaki veriler, eğitim seviyesi yükseldikçe makyavelizmin azaldığını, makyavelizmle yüksek eğitim seviyesi arasında negatif ilişki olduğunu göstermektedir.

 

B#88 Kolektif Özsaygı, Bireysel Özsaygı, Egemenlik Duyumu Değişkenlerinin İş Doyumuna ve Yaşam Doyumuna Etkisi: Basketbol Antrenörleri Üzerinde Bir Çalışma

Ünsal Yetim

Mersin Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Turhan Toros

Mersin Üniversitesi, Spor Psikolojisi Uzmanı

Araştırmada iki hedef gözetilmektedir. Bunlardan ilki, basketbol antrenörleri kapsamında yaşam doyumunu ve iş doyumunu kolektif öz saygı, bireysel öz saygı, egemenlik duyumu değişkenleri yoluyla açıklayabilmektir. İkincisi, iş doyumunun yaşam doyumu içerisindeki ağırlığı ve önemini belirleyebilmektir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda benliğin sosyal, grupsal ve bireysel yanlarının davranışa olan etkisi kapsamlı olarak ele alınmaktadır. Yine kontrol inancı ve egemenlik duyumunun davranışla olan ilişkisi öteden beri incelenen bir olgudur. İşten, mesleğinden doyum bulma ve yaşamını olumlu değerlendirme kapsamında ilgili değişkenler literatürde çok yönlü incelenmektedir. Örneğin bireysel öz saygı ve yüksek kontrol algılarının yaşam doyumu ve iş doyumu ile olumlu ilişkide bulunduğu bildirilmektedir. Kültürler arası çalışmalarda bireysel ve kolektif öz saygının farklı kültürel yapılarda öne çıktığı gözlenmektedir. Özetle bireyci kültürlerde bireysel öz saygı ve birincil kontrolün, toplulukçu kültürlerde kolektif öz saygı ve ikincil kontrolün iş ve yaşam doyumu ile daha fazla ilişkide olduğu belirlenmiştir. Ülkemizde belirtilen bu değişkenlerin iş ve yaşam doyumu ile ilişkisi ele alınmamıştır. Yaşam doyumu, bireyin pek çok yaşam alanını değerlendirmesi sonucu ulaştığı genel bilişsel bir yargıdır. İş ve meslek alanı gibi günümüz dünyasında merkezi hale gelen bir yaşam alanındaki doyum yargılarının yaşam doyumu içerisindeki ağırlığı, öteden beri ilgi çeken bir konu olmuştur. Batıda yapılan araştırmalar iş doyumu ile yaşam doyumu arasında orta ve/veya zayıf düzeyde korelasyonun olduğunu ortaya çıkarmıştır. Çeşitli araştırmalar iş doyumunun yaşam doyumuna olan katkısının küçük olduğuna işaret etmiştir. Ülkemizde ekonominin yaşamda temel hale geldiği gözlenmektedir. Yaşanan ekonomik güçlükler, krizler iş ve meslek alanının giderek daha fazla öne çıkmasına neden olmaktadır. Bu nedenle ülkemizde iş doyumunun yaşam doyumu içerisindeki ağırlığını belirlemek önem taşımaktadır. Araştırmaya Türkiye I. ve II. Liginde çalışan baş antrenör ve yardımcı antrenörlerden 152 kişi katılmıştır. Antrenörlük ele aldığımız öngörücülerle yakından ilişkili olan bir meslektir. Antrenörler bir yandan takım lideri olma yanları ile kolektif süreçlerle ve grup kimliği ile; öte yandan rekabeti, başarıyı, üstünlüğü gözetme yanları ile bireysel özelliklerle bağlantılıdırlar. Yine inisiyatif, kontrol, egemenlik bakımından antrenörlüğün daha fazla olanağı ve fırsatları bulunmaktadır. Araştırmada güvenirlik ve geçerlikleri Türk toplumu için denetlenmiş kolektif öz saygı, bireysel öz saygı, egemenlik duyumu, iş doyumu ve yaşam doyumu ölçekleri uygulanmıştır. Ölçeklerin tümü Likert tipi değerlendirme sistemine dayanmaktadır. Uygulama bire bir görüşmelerle, 2001 Ocak-Haziran aylarında yapılmıştır. Elde edilen veriler path analizi istatistiksel tekniği yardımıyla analiz edilmiştir. Yapılan path analizi çerçevesinde iş doyumunun yaşam doyumu varyansının %55’ini istatistiksek olarak anlamlı düzeyde açıkladığı bulunmuştur. İş doyumunu öngörmede en etkili değişkenin egemenlik duyumu olduğu ortaya çıkmıştır. Egemenlik duyumu iş doyumu varyansının %42’sini anlamlı düzeyde açıklamıştır. Kolektif öz saygı iş doyumu varyansının %22’sini ve bireysel öz saygı %15’ini açıklamıştır. Antrenörlerin yaşamdan aldığı doyumu açıklamada bireysel öz saygı öne çıkmıştır. Yaşamdan alınan doyum varyansının %19’unu bireysel öz saygı, %18’ini egemenlik duyumu istatistiksel olarak anlamlı düzeyde açıklamıştır. Kolektif öz saygı değişkeni yaşam doyumu varyansının negatif yönde %7’sini açıklamıştır. Araştırmada, basketbol antrenörlerinin iş doyumunu açıklamada, egemenlik duyumu, kolektif öz saygı ve bireysel öz saygı değişkenlerinin oldukça güçlü öngörücüler olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ancak aynı değişkenlerin yaşam doyumunu açıklamada, istatistiksel olarak anlamlı olmalarına rağmen güçlerini yitirdikleri gözlenmiştir. Yaşam doyumunun en güçlü öngörücüsü iş doyumu olarak ortaya çıkmıştır.

 

B#89 Gelecek Depremlere İlişkin Tutum ve Beklentilerin Psikolojik Belirleyicileri

Nur L. Yeniçeri, Serra Müderrisoğlu, Güler Okman Fişek ve Güler Özkarar

Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu bildirinin amacı Boğaziçi Üniversitesi Afet Yönetimi ve Uygulama Merkez’inin başkanlığında yürütülen depremlere hazırlık projelerine psikososyal boyutta katkıda bulunmak üzere sürdürülen kapsamlı bir araştırmanın sonuçlarının bir kısmını sunmaktır. Araştırmanın genel amacı halkın önceki depremlerden ne derece etkilendiğini ve gelecekteki olası depremlere hazırlık konusunda beklenti, tutum ve davranışlarının ne olduğunu belirlemektir. Elde edilen bulgular doğrultusunda depremlere hazırlık için gerekli psikolojik ve eğitim çalışmalarının içeriğini saptamak planlanmaktadır. Bu sunumda halkın olası depremler öncesinde hangi kaynaklardan gelen bilgilere güven duyduğu, kendilerini ne kadar risk altında olarak algıladığı ve depreme ne ölçüde hazırlıklı hissettiği üzerinde odaklanılacak ve bu faktörler üzerinde etkili olduğu belirlenen psikolojik değişkenler aktarılacaktır. İncelenen psikolojik değişkenler arasında 17 Ağustos Kocaeli depreminden önce şiddetli bir deprem yaşanıp yaşanmadığı ve bu depremden sonra gözlenen Travma Sonrası Stres belirtileri yer almaktadır. Araştırma verileri İstanbul’un beş ayrı bölgesinden (Avcılar, Fatih, Beşiktaş, Beykoz ve Erenköy) toplam 254 kişinin katılımı ile elde edilmiştir. Örneklemin yaklaşık dörtte üçü kadın katılımcılardan oluşmakta ve eğitim ve gelir seviyeleri özellikle bölgelere göre önemli farklılıklar içermektedir. Veriler bu araştırma için hazırlanan 124 maddelik bir anket kullanılarak, katılımcılarla bire bir görüşmeler neticesinde elde edilmiştir. Bu görüşmeler özel eğitimden geçirilen profesyonel anketörler tarafından gerçekleştirilmiştir. İlk olarak iki bölgede (Avcılar ve Rumelihisarüstü) 50 kişi ile bir pilot uygulamada sınanan anketin son formu esas araştırmada kullanılmıştır. Verilerin analizi regresyon analizleri ve ANOVA uygulanarak değerlendirilmiştir. Bu sunum çerçevesinde üç bağımlı değişken incelenmektedir. Anketin ilgili maddelerinin toplamından halkın depremlerle ilgili bilgi kaynaklarına ne kadar güven duyduğuna, ne ölçüde risk altında olduğunu düşündüğüne ve gelecek depremler için kendini ne derecede hazırlıklı hissettiğine dair üç ayrı puan elde edilerek bağımlı değişkenler belirlenmiştir. Bu bağımlı değişkenler üzerinde Travma Sonrası Stresin etkisi incelenmiş, bu doğrultuda anketin bu semptomlara işaret eden maddelerinin toplamı bu bağımsız değişkenin ölçümünü belirlemekte kullanılmıştır. Katılımcıların 17 Ağustos Kocaeli depreminden önce şiddetli bir deprem yaşayıp yaşamadıkları ise kategorik bir veri olarak incelenmiş ve bir diğer bağımsız değişken olarak ele alınmıştır. Ayrıca, cinsiyet, eğitim ve gelir düzeylerinin bağımlı değişkenler üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Elde edilen sonuçlar katılımcıların eğitim düzeylerinin depremlerle ilgili bilgilere güven duyma konusunda ve gelecek depremlere ne ölçüde hazırlıklı hissettikleri üzerinde en belirleyici faktör olduğunu göstermektedir. Travma Sonrası Stres ise katılımcıların gelecek depremler karşısında kendilerini ne derecede risk altında algıladıkları konusunda en etkin faktör olarak tespit edilmiştir. Bu araştırmanın bulguları depremlere hazırlık çalışmalarında eğitim ve bilgilendirmenin önemini vurgular niteliktedir. Psikolojik faktörlere ağırlık veren çalışmaların ise halkın risk algısı üzerinde etkili olacağı düşünülebilir.

 

B#90 Depremin Okul Yaşı Çocuklar (9-18) Üzerindeki Etkisinin Nicel ve Nitel Yöntemler ile İncelenmesi

Candan Ertubey

Luton Universitesi, İngiltere

Melek Göregenli

Ege Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Deprem gibi doğal felaketlerin kişiler üzerinde uzun dönemli olumsuz etkisi olacağı bilinmektedir. Bu tür doğal felaketlere tanık olan kişilerin bir kısmının felaketi izleyen 6 ay içinde travma sonrası stres ve gerginlik sonucu uzun dönemli problemler yaşamaları olasıdır. Okul yaşındaki çocukların yaşamında bu tür yaşam deneyimlerinin eğitim üzerinde de olumsuz etkisi olduğu bilinmektedir (Keppel-Benson, Ollendick, Benson, 2002; Udwin, Boyle, Yule, Bolton ve O'Ryan, 2000). Ayrıca, nedensel yüklemelerin depresyon ve stresi belirlemede etkili olduğu bilinmektedir (Dalgeish, Moradi,Taghavi, Neshat Doost, Yule, Canterbury, 2000; Joseph, Yule ve Williams, 1993). Bu çalışma, nitel ve nicel yöntemlerin ortak kullanımı ile doğal felaketin çocuklar ve gençler üzerindeki etkisini araştırmayı amaçlamaktadır. Elde edilecek sonuçların uzun dönemli programlarda on bilgi olarak kullanılması amaçlanmaktadır. Araştırma İzmit depreminden 13 ay sonra İzmit ve Gölcük yöresinde 8 okulda, ilk, orta öğrenim ve lise öğrencileri ile yapılmıştır. Nicel veri 1200 kişilik bir örneklemden, standart ölçekler ile depresyon, anksiyete ve stres ölçümleri yapılarak elde edilmiştir. Nitel verinin toplanması amacıyla, ek olarak 100 öğrenciden kompozisyon yazmaları istenmiştir. Bu kompozisyonlar daha sonra CAVE (Paterson ve diğerleri, 1983) adı ile bilinen bir tür içerik analizi yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Bu yöntemle kişilerin nedensel yüklemeleri saptanmıştır. Niceliksel veriden elde edilen bilgiler öğrencilerin stres düzeylerinin okul başarılarını olumsuz yönde etkilediğini göstermiştir. Depremi izleyen dönemde öğrencilerin okul başarılarındaki düşüş oranı stres düzeyleri ile bağlantılı olarak farklılaşmaktadır (M = 51.99-61.07 p < 0.001; M = 42.86-47.00, p < 0.001; M = 32.54-38.42, p < 0.001; M = 24.19-29.68, p < 0.001). Bu sonuçlar stres ve depresyon ölçeklerinden yüksek puan alan öğrencilerin okul başarılarında daha sıklıkla düşme olduğunu göstermektedir. Nitel verinin (İçerik) analizi sonucunda depremin nedenleri ile ilgili öğrencilerin yaptıkları yüklemelere bakıldığında sadece %5'in yüksek risk göstererek içsel (internal), sabit (stable) ve kapsamlı (Global) yüklemeler yaptıklarını göstermiştir, % 23'ünün ise olumlu başa çıkma yöntemlerini geliştirmeye yardımcı olacak dışsal (external), değişken (unstable) ve duruma özgü (specific) yüklemeler yaptığını göstermiştir. Geri kalan %72'nin ise bu iki uç nokta arasında çeşitli derecelerde dağıldığını ve genellikle olumlu yüklemeler kullandığını göstermiştir. Bu sonuçlar çocukların depremden etkilenmekle birlikte kullandıkları olumlu yüklemeler nedeniyle, belli bir oranda bu olumsuz deneyimle başa çıkabildiklerini göstermektedir. Elde edilen bu bilgilerin ileride uygulanacak tedavilerde doğru yöntemin saptanması amacıyla ön bilgi olarak kullanılması mümkündür.

 

B#91 17 Ağustos Depreminin Bilişsel, Duygusal ve Davranışsal Erken Sonuçları Üzerine

Kerim Edinsel

Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Aşağıda özetle 349 depremzede ile Kasım 1999-Temmuz 2000 arasında yapılan bir araştırmanın yukarıdaki başlık altında toplanabilecek bazı sonuçları verilmektedir. Araştırmada veri toplama araçları olarak Almanya/Kiel Christian-Albrechts Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Afet Araştırmaları Merkezi’nin 80’li yıllarda Kuzey Anadolu Fay Hattı yerleşim bölgelerinde yaptığı bir araştırmanın sonuçları ile karşılaştırılabilecek bir biçimde hazırlanan bir soru cetveli ve SCL-90 kullanılmıştır. Araştırmanın örneklemini 17 Ağustos depremi sonrasında Samsun’a yerleştiren depremzedeler (110), araştırmanın yapıldığı dönemde halen deprem bölgesinde oturmakta olan depremzedeler (89) ve Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nin depremzede öğrencileri (150) oluşturmaktadır. Örneklemin yaklaşık üçte ikisi kadınlardan ve 11-20 ve 21-30 yaş gruplarından, % 47’si yüksek öğrenime devam eden üniversite öğrencilerinden, % 15’i ev kadınlarından, % 11’i ise öğretmenlerden oluşmaktadır. Örneklemi oluşturan depremzedelerin büyük çoğunluğu (% 90) en az beş yıldan beri deprem bölgesinde yaşamaktadır. Yine büyük çoğunluk (% 82) 17 Ağustos 1999 depremi esnasında İzmit, Adapazarı ve Yalova merkez veya çevresinde bulunan ve depremin en az ilk 7 gününü deprem bölgesinde geçiren kişiler oluşturmaktadır (% 81). Deneklerin üçte ikisinin deprem öncesinde oturduğu evin malzeme ve zemin itibarıyla depreme ne kadar dayanıklı olduğunu bilmediği, ancak yaşadıkları bölgenin deprem açısından riskli ve tehlikeli bir bölge olduğunu bildiği, bu deneklerin ezici çoğunluğunun ise (% 88) deprem öncesinde depremden korunmaya yönelik herhangi bir önlem almadığı veya alamadığı görülmektedir. Deprem sonrasında, deneklerin dörtte üçü depremden önceden korunma imkanlarının olduğuna inandığını söylerken, olası başka bir depreme karşı korunmaya yönelik önlem alma istemi ise farklı biçimlerde dile getirilmektedir: Deneklerin yarısından çoğu bundan sonra oturacakları binanın depreme dayanıklılığını kontrol ettireceğini (% 56) ve artık çok katlı binalarda oturmayacağını (% 52), üçte biri ise (% 32) arsa alıp evini kendisinin yaptıracağını söylemektedir. Diğer sonuçlara göre ise deneklerin üçte birinden fazlası (% 37) deprem tahminleri konusunda hiç kimseye güvenmemekte, % 56’sı ise depremin yerinin tahmin edilebileceğine inanmakta, ancak bu inanışın davranışsal sonuçları daha yüksek çıkmaktadır: Dörtte üçlük bir çoğunluk ilerki bir günde bölgeye yetkili kişilerin gelerek birkaç hafta içinde orada büyük bir deprem olacağını bildirmeleri durumunda evlerini terk edeceklerini söylemektedirler. Aradan bir yıl geçmesine rağmen deprem olmaması ve tekrar aynı şekilde bir uyarı yapılması durumunda evlerini terk edeceklerini söyleyenlerin oranı yine yüksek kalmakta, ancak % 61’e düşmektedir. Deprem tahminleri konusunda hiç kimseye güvenmeyenlerin yanısıra (% 37), tek güvenilir kurum ve kişiler olarak ise üniversiteler/bilim adamları (% 61) ortaya çıkmaktadır. Depremzedeler ağır hasar gören veya yıkılan binaların sorumlusu olarak “depremin şiddeti ve büyüklüğü”nden çok (% 31), “binaların teknik denetimini yapanlar”ı (% 53), “Belediye İmar Müdürlükleri”ni (% 50), “Müteahhit”leri (% 52) veya “Deprem bölgelerini imara açan devlet”i (% 45); depreminin büyük hasar ve insan kaybına yol açmasının ana nedenleri arasında ise depremin şiddetinden (% 73) daha yüksek ve en yüksek oranla (% 78) “enkaz kaldırma ve kurtarma çalışmalarının yetersizliği”ni görmektedir. Yönetsel mekanizmayı ve işleyiş biçimini sorumluluk merkezine oturtan bu bilişsel yapılandırmanın bilişsel/duygusal sonuçları ile davranışsal sonuçları farklı yoğunlukta ortaya çıkmaktadır: Depremzedelerin yaklaşık dörtte üçü (% 78), 17 Ağustos depremi sonrasında hükümetin hasar tespit çalışmalarını, deprem bölgeleri ve depremzedelerle ilgili karar ve uygulamalarını izlediğini, yaklaşık üçte ikisi (% 62) ise bu çalışmalardan, karar ve uygulamalardan memnun olmadığını veya hiç memnun olmadığını belirtirken, evinin orta (86) veya ağır derecede (71) hasar gördüğünü veya tamamen yıkıldığını (34) belirten deneklerden yalnızca 14’ü sorumlu gördüğü kurum ve kişilerin saptanması ve cezalandırılması için bir dava başvurusunda bulunduğunu bildirmektedir. Deprem sonrasında deprem bölgesinden ayrılanların % 43’ü tekrar geri dönmeyi düşünmekte, % 15’i geri dönmeyeceğini, % 24’ü ise kararsız olduğunu söylemektedir. Deneklerin hemen hemen yarısı (% 47) malk-mülk edinme heveslerinin azaldığını, % 41’i eskiye göre daha hırçın ve sinirli olduğunu, % 39’u ailelerinin daha sıkı birbirine kenetlendiğini, % 31’i düşman saydıkları milletlerin de Türk’lerin dostu olduğunu, % 30’u ise geleceğe yönelik plan yapmadığını ve yine % 30’u dine bağlılığının güçlendiğini belirmektedirler. Deneklerin % 65’i “gelecek kaygısı ve derin üzüntü” duymakta, % 37’si ise depremden sonraki yaşamlarının daha iyi olmayacağını düşünmektedirler. Yaşamlarının daha iyi olmayacağını düşünen denekler arasında, deprem nedeniyle işini kaybedenlerin oranı bir hayli yüksektir (% 78) ve depremden sonra işsiz kalanların genel semptom ortalamaları, işini kaybetmeyenlere göre daha yüksek oranda “yüksek” ve “çok yüksek” çıkmaktadır (% 38 ve % 11).

 

B#92 Çocuk ve Ergenlerin Gözüyle Deprem Yaşantısı: Niteliksel Bir Çalışma

Ilgın Gökler ve Banu Yılmaz

Ankara Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Marmara ve Düzce Depremlerinin ardından, travmatik yaşantılar olarak nitelendirilen doğal afetler ve bunların çocuklar ve ergenler üzerindeki psikolojik etkilerini araştırmaya yönelik çok sayıda çalışma yapılmıştır. Bu çalışmaların hemen hepsi niceliksel araştırma yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Psikolojik travma literatürü açısından çok zengin katkılar sağlayan niteliksel yöntemlere dayalı araştırmaların sayısının ise yok denecek kadar az olduğu dikkati çekmektedir. Bu çalışmada, 1999 Marmara Depremi’ni yaşayan çocuk ve ergenlerin deprem ve sonrasına ilişkin olumlu ve olumsuz öznel yaşantıları, duygu ve düşünceleri ve geleceğe ilişkin beklentilerinin niteliksel açıdan değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma örneklemi, 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi sırasında Adapazarı’nda bulunan 97’si kız, 103’ü erkek olmak üzere 10-15 yaşları arası toplam 200 çocuk ve ergenden oluşmaktadır. Veriler, çocuk ve ergenlerin deprem yaşantılarını anlamak üzere hazırlanmış olan açık uçlu sorular ve cümle tamamlama yöntemiyle, depremden 6 ay sonra toplanmıştır. Elde edilen veriler, içerik analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. Analizin ilk aşamasında yapılan ön inceleme sonrasında, çocuklardan elde edilen yanıtların içeriklerine göre kategoriler saptanmıştır. Kategoriler oluşturulurken, homojen olmaları (farklı ögelerin aynı kategoride yer almaması), bütünsellik taşımaları ve ayırdedici olmalarına (bir ögenin farklı kategorilerde yer almaması) özen gösterilmiştir. İkinci aşamada, bu yanıtlar, saptanan kategoriler göz önünde bulundurularak üç ayrı değerlendirici tarafından kodlanmıştır. Değerlendiriciler arası güvenirlik yüksek bulunmuştur. Son aşamada ise, her bir kategorinin yoğunluğunu ve önemini anlamak üzere, kategorisel analiz üzerinde frekans analizi yapılmıştır (her bir kategorinin görülme sıklığına bakılmıştır). Çocuklara depremden bu yana kendilerini en çok üzen üç şey sorulduğunda, verdikleri yanıtlar çoğunlukla, yakın kaybını, gündelik yaşantıları ve çevrelerinde meydana gelen olumsuz değişiklikleri (örneğin, arkadaşlarından ayrı kalma, evden ayrılma, gereksinimlerin karşılanamaması vb.) yansıtan kategoriler altında toplanmıştır. Çocuklara depremden bu yana kendilerini en çok mutlu eden üç şey sorulduğunda ise, verdikleri yanıtların çoğunlukla sosyal destek akışı, gündelik yaşamın eski haline dönmesi ve yakınlarının depremden sağ olarak kurtulması gibi duygu durumunu olumlu yönde destekleyen faktörleri yansıtan kategoriler altında toplandığı görülmüştür. Cümle tamamlama maddelerinin analizi sonucunda ise, çocuk ve ergenlerin deprem öncesi, deprem sonrası ve bir sonraki yıla ilişkin görüş ve beklentilerini yansıtan bulgular elde edilmiştir. Bu çalışma, sosyal bilimlerde olguları daha derinlemesine anlamayı sağlayan ve davranıştan çok anlamları ele alan niteliksel araştırma yöntemlerine dayandığından, travmatik deprem yaşantısının, araştırılan kişilerin, yani çocuk ve ergenlerin bakış açısından anlaşılmasına katkıda bulunmaktadır. Elde edilen bulgular, bugüne kadar doğal afetler karşısında çocuk ve ergenleri anlamaya yönelik olarak elde edilen niceliksel araştırma bulgularını niteliksel verilerle desteklemektedir. Böylece, travmatik yaşantılar sonucunda ortaya çıkan stres tepkilerinin altında yatan nedenler ve duygu durumunu olumlu yönde destekleyen etmenler, çocuk ve ergenlerin kendi aktarımlarından elde edilen bilgiler ışığında daha iyi kavranabilecektir.

 

B#93 Hamilelik Döneminde Çiftlerin Doğacak Çocuklarını Nasıl Hayal Ettikleri ve Çocuk Yetiştirme Tutumları

Sine Egeci ve Gül Şendil

İstanbul Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Anne-babalık rollerine geçiş için bir hazırlık dönemi olarak değerlendireceğimiz hamilelikte çiftler, doğacak çocukları ile ilgili çeşitli hayaller kurarlar. Doğacak çocuğun sağlık durumu, cinsiyeti ve kime benzeyeceği gibi bir çok konu çiftlerin zihinlerini meşgul eder. Bu çabaların, bir yandan çiftleri yeni anne-babalık rollerine hazırlama, diğer yandan da doğacak çocuk için olumlu bir duygusal-sosyal ortam hazırlama işlevi vardır. Bu çalışmanın amacı, çiftlerin doğacak çocuklarını nasıl hayal ettikleri ve çocuk yetiştirme tutumlarının belirlenmesidir. Ayrıca bu değişkenlerle cinsiyet, eğitim düzeyi ve kaçıncı kez çocuk sahibi olunduğu gibi değişkenler arasındaki ilişki de incelenecektir. Çalışma, bir yıldır devam eden, “Doğumlarından İtibaren 15 Ay Boyunca, Çocukların Genel Gelişimlerinin İncelenmesi: Boylamsal Bir Çalışma” isimli projeye katılan, hamileliğinin son dönemindeki 60 kadın ve eşiyle gerçekleştirilmiştir. Seçim kriterleri, çalışmaya katılmaya istekli olmak, bir arada yaşıyor olmak, en az orta okulu bitirmiş ve orta/yüksek gelir düzeyine sahip olmaktır. Hamile kadınların yaş ortalaması 30,8 , eşlerinin 34,5’ tir. Çalışmada, “Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumu Ölçeği (PARI)” ve “Hamilelik Dönemini Değerlendirme Formu” kullanılmıştır. Araştırmacılar tarafından hazırlanmış olan, “Hamilelik Dönemini Değerlendirme Formu”, hamilelik dönemi ve çiftlerin demografik özellikleriyle ilgili bilgileri içermektedir. Sorular, açık uçlu veya çoktan seçmelidir. Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumu Ölçeği (PARI), anne-babaların çocuk yetiştirme tutumlarını ölçmektedir. Schaefer ve Bell tarafından geliştirilmiş olan bu test, Le Compte ve Le Compte (1978) tarafından Türkçe’ye uyarlanmıştır. Test, 60 madde ve 5 alttestten [aşırı annelik, demokratik tutum ve eşitlik tanıma, ev kadınlığı rolünü reddetme, geçimsizlik, sıkı disiplin] oluşmaktadır. Çiftlerin doğacak çocuklarını nasıl hayal ettikleri ile ilgili cevapları 6 kategoride toplanmıştır. Bunlar: “Sağlıklı olması” (%43), “Fiziksel özelliklerle ilgili beklentiler” (%33), “Beklentinin olmaması” (%33), “Olumlu sıfatlar atfetme” (%21), “Tutum ve davranışlarıyla ilgili beklentiler” (%11) ve “Zihinsel düzey ve performansla ilgili beklentiler” (%8). Ki-kare analizlerine göre, bu kategoriler eğitim, yaş, cinsiyet ve gelir düzeyi değişkenleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılaşma göstermemiştir. İlk kez çocuk sahibi olan ve daha önce çocuk sahibi olanlar PARİ’nin tüm alt test puanları açısından karşılaştırılmış ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Ayrıca eşler de birbirleriyle bu test puanları açısından karşılaştırılmış, anlamlı bir fark görülmemiştir.

· İstanbul Üniversitesi Araştırma Fonu tarafından desteklenmektedir (1624/30042001 sayı)

 

B#94 Türk Üniversite Öğrencilerinin Cinsel Tutum ve Davranışlarının Bir İncelemesi: Cinsiyet Farklılıklarına Kültürel Bir Bakış

Duysal Aşkun

Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu araştırmada Türk üniversite öğrencilerinin cinsel tutum ve davranışları ve bu değişkenler üzerinde oluşan cinsiyet farklılıkları bir çok yakın ve uzak etken göze alınarak incelenmiştir. Uzak etkenler öğrencinin Türkiye’nin hangi bölgesinde (1. Büyük şehir-özellikle Kozmopolit yapısı olan, örnek olarak İstanbul-Ankara-İzmir verilebilir; 2. Şehir-İlçe 3. Kasaba-Köy) yetiştiği ve bağlı olduğu dini kültür; yakın etkenler ise anne-babanın cinsellik konusundaki tutumu ve öğrencinin o andaki (araştırma yapıldığı tarih itibariyle) yaşama şekli (yalnız, yurtta, arkadaşla, erkek-kız arkadaşıyla, eşiyle, akrabayla ya da aileyle) olarak düşünülmüştür. Yakın etkenler ile ortaya çıkan davranışsal ve tutumsal sonuçlar arasında aracı etken olarak cinsiyet rolleri (özellikle erkekler için) düşünülmüştür. Uzak etkenlerin din ve yaşanan bölge olarak seçilmesinin sebebi kişinin sahip olduğu cinsel tutum ve davranışlar üzerinde birbiriyle zıt olabilecek etkileri (batılılaşmaya karşı geleneksellik-dini kültür-Türk kültürü) belirleyici özelliklere sahip olmaları; yakın etken olarak aile ve o andaki yaşama şeklinin seçilme sebebiyse ailevi etkinin roller ve dolayısıyla tutum ve davranışlar üzerinde; yaşama şeklininse benzer şekilde davranış ve tutumlar açısından etki ettirici özelliğe sahip olmalarıdır. Türkiye’de üç değişik şehirde (İstanbul, Eskişehir, Kütahya) bulunan üç üniversitedeki toplam 559 öğrenciye (Yaş aralığı 17-29; Yaş ortalaması 21.0 Standart Sapma 1.78) anket uygulaması yapılmıştır. Anketlerde, öğrencinin bekaret durumu, ilk kez cinsel ilişkiye girdiği anda kaç yaşında olduğu, ilk cinsel ilişkisi sırasında partneriyle var olan ilişki durumu, ilk cinsel ilişkiye karşı duygulanımı ya da duygulanımları, cinselliğe tutumsal açıdan yaklaşımı, pornografi kullanımı, geleneksel çifte standartların benimsenmesi ve cinsellik konusunda anne-baba tutumuyla ilgili sorular sorulmuştur. Buna ek olarak, erkek öğrenciler erkek rolleriyle ilgili bir soru formu (Levant et al., 1992) doldurmuşlardır. Sonuçlara göre, anketlerde sorulan davranış ve tutumlar üzerinde belirgin cinsiyet farklılıkları tespit edilmiştir. Bu farklılıklar özetle şu şekilde sıralanabilir: Kızlara göre erkekler büyük çoğunlukla bakir değildir, ilk cinsel ilişkiye girme yaşı kızlara göre erkeklerde daha erken yaştadır, ilk cinsel ilişki sırasında kısa süreli ilişkiye giren erkekler sayısal olarak kızlara göre daha fazladır, ilk cinsel ilişki sırasında kızlar erkeklere oranla daha fazla olumsuz duygu-suçluluk, utanç, pişmanlık, korku, endişe…vb.-belirtmiştir, pornografi kullanımı erkeklerde daha fazladır, erkekler cinsel davranışa yaklaşım konusunda kızlara göre daha rahat bir yaklaşım içindedir, son olarak erkekler kızlara oranla çifte standartları daha çok benimsemektedir. Bu farklılıklar yanında bir çok yakın ve uzak etkenin değişen şekilde ve derecede cinsel tutum ve davranışlar üzerinde etkileri görülmüştür. En temel etkenlerin başında batılılaşma ve geleneksellik, anne ya da babanın cinsellik konusundaki baskıcı tavrı gelmekte, ayrıca erkek rollerinin de uzak ve yakın etkenler arasında bir aracı etken olarak var olduğu görülmektedir. Yukarıda sıralanan kızlar ve erkekler arasındaki tutumsal ve davranışsal cinsiyet farklılıkları bu yakın ve uzak etkenler göz önüne alınarak ayrıca incelenmiş ve sonuçlar, genel anlamda erkek-kadın ilişkileri ve özel anlamda da erkek psikolojisi açısından bulguların önemi düşünülerek tartışılmıştır. Bu tartışmanın sonucunda toplumsal anlamda bir değişimin gerektiği ve bu değişimin de ilk başta anne-babalarla başlaması zorunluluğu ortaya çıkmıştır.

(Klinik Psıkoloji Yüksek Lisans Tezi, 2000).

 

B#95 Çocuksuzluğun Çiftlere Etkileri ve Ege Üniversitesi Tüp Bebek Merkezi Psikolojik Destek Eğitimi

Nuray Ertürk, Benal İnceer ve Umut Seyfioğlu

Ege Üniversitesi, Psikiyatri Anabilim Dalı

Tüp Bebek Merkezine başvuran infertil kadın ve erkeklerde, klinik gözlemlerimizle saptamış olduğumuz kaygı, depresyon, somatizasyon, cinsel doyum, yaşam kalitesi ve sosyal desteği hissetme alanlarında ne gibi özellikler gösterdiklerine bakmak ve infertilitenin her iki cinsiyette nasıl yaşandığını anlamaktır. Ayrıca Tüp Bebek tedavi aşamaları boyunca çiftlere verilecek psikolojik destek eğitim programını hazırlamaktır. 1999-2001 tarihleri arasında iki ayrı çalışma ile bilgilendirilmiş, onay formu alınmış 248 infertil bireye ulaşılmıştır. Çalışmada kullanılan tüm ölçeklerin Türkiye için geçerlik, güvenirlik ve uyarlanması yapılmıştır. 21-41 yaş arası 123 infertil kadın ve 56 infertil erkek (N = 179) için; Durumluk-Süreklilik Kaygı Envanteri (STAI Spielberger, 1970), Beck Depresyon Envanteri (BDI Beck et al., 1978), MMPI Somatizasyon Alt Ölçeği (Dahlstrom, 1975) puanları yaş, eğitim, evlilik süresi ve cinsiyet gibi değişkenler tek yönlü varyans analizi ile değerlendirilmiştir. Sürekli kaygı ve somatizasyon infertil kadınlarda erkeklerden anlamlı düzeyde (p<.001) yüksek bulunmuş, evlilik yılı ile kaygı puanları ters orantılı saptanmış, erkeklerde infertilite hem kadın hem erkekten kaynaklandığı durumda, anlamlı derecede (p<.001) yüksek somatizasyon puanları elde edilmiştir. Cinsel işlevselliğe bakılan infertil 28 kadın, 15 erkek ile 14 fertil kadın ve 12 erkekten (N: 69) oluşan ikinci çalışmada, isim yazmadan kapalı kutuya atmaları istenen Glombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği (GRCDÖ) sonuçları değerlendirilmiştir. İnfertil ve fertil gruplar arası cinselliğin, sıklık, iletişim, doyum ve dokunma alt alanlarında bir fark saptanmamış ancak infertil kadınlarda, infertil erkeklere oranla kaçınma alt alanında anlamlı derecede (p<.05) daha yüksek değer elde edilmiştir. Çalışmanın üçüncü aşamasında, psikolojik destek amaçlı oluşturulması planlanan eğitim grubu için, tüp-bebek merkezine başvuran ve dosyası yeni açılan çiftlerle ilk görüşme yapılmıştır. Her iki çalışmada infertil kadınların infertil erkeklere oranla daha fazla psikopatolojik yakınma ve test puanları gösterdikleri bulunmuştur. Erkeklerin ifade etme güçlükleri olabileceği nedeniyle ilerde aleksitimik özellikler açısından incelenmesi uygun olabilir. Kadın destek grubunun daha yoğun ve uzun süreli olması gerekli görülmektedir. Başlangıçta 5-6 oturum sadece kadınlara yönelik olan psikolojik destek grubunda tıbbi uygulamalara ilişkin bilgi verilmesi, kaygı ve depresyonla başa çıkıcı bilişler üzerinde çalışılması ve sonraki 5-6 oturumda ise erkeklerin katılımı ile eş ve sosyal destek üzerinde durulması planlanmıştır.

 

B#96 Öğretmenlerde Denetim Odağının Problem Çözmeye Yönelik Yaratıcılıklarıyla İlişkisi

Ülkü Uzunçarşılı ve Esma Genç

Marmara Üniversitesi, Eğitim Bölümü

Günümüzde, bilim ve teknoloji alanlarında yaşanan hızlı gelişmeler sonucu, gereksinim duyulan yetişmiş insan gücünün sağlanmasında, en etkin kaynak olarak eğitim sistemi görülmektedir. Eğitim sisteminin odak noktasında ise, eğitimin işlevsel hale gelmesini sağlayan ve verimliliğini arttıran öğretmen yer almaktadır. Günümüzde gelinen noktada, öğretmen sadece bilgi aktarıcı rolünden sıyrılarak, öğretim ortamında öğrenciler açısından bir model, rehber, organize edici konumuna gelmiştir. Bu noktada da öğretmenin kişiliği, tutumları ve değer yargıları da ön plana çıkmaktadır. Öğretmenin kişiliği; pek çok boyutu kapsamaktadır. Bu boyutlardan birisi de öğretmenin kişilik özellikleri arasında son yıllarda yer almış olan denetim odağı kavramıdır. Rotter’in Sosyal Öğrenme kuramından kaynaklanan bu kavram; bireyleri iki boyutta incelemektedir. Bu boyutlardan biri, yaşadıkları olayların sonuçlarını kendi davranışlarına bağlayan içten denetimli bireyler, diğeri ise olayları kader, şans, talih gibi dışsal etkenlere bağlayan dıştan denetimli bireylerdir. Literatür incelendiğinde, içten denetimli ve dıştan denetimli bireyler karşılaştırıldığında bazı özellikler bakımından birbirlerinden ayrıldıkları göze çarpmaktadır. Ayrıldıkları noktalardan biri de, içten denetimli bireylerin daha yaratıcı olmalarıdır ve yaratıcılık da günümüzde özgünlük, merak, kuşku duyma ve araştırma gibi nitelikleri içermesi açısından önemli bir başka kişilik özelliğidir. Bu bağlamda; hem denetim odağı, hem de yaratıcılık özelliklerinin, toplumdaki değişim süreci içerisinde öğretmen kişiliğinde göze çarpan iki faktör olduğu düşüncesinden hareketle, bu çalışmada, teknik öğretmenlerde denetim odağının problem çözmeye yönelik yaratıcılıklarıyla ilişkisi araştırılmıştır. Öğretmenlerde yaratıcılık özelliğini ölçmek için, Kirton tarafından geliştirilmiş olan KAI (Adaption-Innovation) Yaratıcılık Tutum Ölçeği ve denetim odağının yönünü belirlemek için de Rotter tarafından geliştirilmiş olan İç-Dış Denetim Odağı Ölçeği (Internal-External Locus of Control) kullanılmış; cevaplayıcılara ilişkin genel bilgi de hazırlanan Kişisel Bilgi Formu ile toplanmıştır. Çalışma, İstanbul'da bulunan Endüstri Meslek Liselerinin Tesviye Bölümlerinde görev yapan teknik öğretmenlerle sınırlandırılmıştır. İstatistiki çözümlemelerde; çoklu grup karşılaştırmaları için p< .05 anlamlılık düzeyinde tek boyutlu varyans analizi, ikili grup karşılaştırmaları için t-testi kullanılmış ve yaratıcılık ile denetim odağı arasındaki ilişkiyi belirlemek için de korelasyona bakılmıştır. Varyans analizi tekniğinde gruplar arası farklılığa rastlandığında, grup puanları arasında ayrı ayrı t-testi yapılarak farklılıklar aranmış, anlamlı farklılığa rastlanan gruplar tablolaştırılarak verilmiş ve yorumlanmıştır. Araştırma sonucunda, ölçeklerden alınan toplam puanlara göre; araştırmaya katılan öğretmenlerden % 82.6'sının orta düzeyde yaratıcı grupta olduğu, % 89’unun içten denetimli olduğu görülmüştür. Yine araştırma sonucunda; öğretmenlerde denetim odağının problem çözmeye yönelik yaratıcılıklarıyla ilişkisini destekleyen bir bulgu elde edilememiştir.